Acısına dayanamadığım şeylerden biri düğünlerdir.
Niye ve ne halt etmeye yapıldıklarını asla bilemezsin. Belli bir mantığı vardır ama hiç bir gelin damat anne babası bu gerçeği vaz avaz söyleyebileceği döte sahip değildir.
İkibinbeşyüz yıl aradan sonra silah zoruyla ve yazılı anlaşma yaparak düğüne götürüldüm. Anlaşmada düğün sahibinin bizi görmesi anından itibaren eve geri dönmek, pist denen cehennem alanına beşyüz santimden fazla yaklaşmamak gibi kurallar vardı. Kurallarımı kabul ettiler, yola çıktık.
Bizim ev ile düğünün yapıldığı yer arasında dörtbinsekizyüz sigara içimlik mesafe var. Uçakla gitsen ancak gidersin. Biz arabayı tercih ettik çünkü uçak kalkarken kusuyorum. Zaten düğün salonunun yanında da havaalanı olduğunu pek sanmıyorum. En iyimser tahminle paraşütle atlamak zorunda kalırdık ama atlayamam çünkü düşerken kusuyorum.
Düğün insanları düğünleri algılayacak optik antenlerle doğmuştur. Davetiyenin kokusunu yediyüz kilometreden alabilir, kusursuz bir koordinat yeteneğine sahip oldukları için adres sormadan şıppadanak düğün salonunun yerini gözleri kapalı bulabilir. Evrim onlara böyle bir yetenek vermiş. Kanber denen manyağı hiç saymıyorum. O zaten insan değil.
Salonu bulmak için adres sorma görevi benimdi ve arabadan altmışaltı kez inerek büfe, restorant, kaldırımda pinekleyen mahalle yerlisi tipler, kısacası önüme gelen her canlıya soruyormuş gibi yapıp arabaya geri döndüğümde arabanın kapısı açıp kapamaktan yalama olmuştu. Kapıyı iple bağlayıp devam ettik. Zaten sorduklarımın tarifine göre devam etsek Lost adasına düşmüş yolculardan farkımız kalmayacaktı. Bende salonu bulamamak için ‘’kime sorduysam burada öyle bir yer yok diyor hadi geri dönelim’’ dedim ama araba halkı yemedi. Yedibuçuk saat salon arayıp bulduk (fak fak fak shit shit shit shit).
Salona girdiğimizde gelinle damadın düğün salonu parasını amorti edip kalanla balayına gitmelerini sağlayacak takı takma töreni(!) başlamıştı. Başladığını şıppadanak anlamıştım çünkü takı törenlerinde hep kusarım. Çaktırmadan sigara içmeye çıkmak için süzüldüm ama evdeki dişi kişi ensemden yakaladığı gibi beni önüne katıp elime verdiği çeyrek altını göstererek ‘’bunu damadın göğsünde göremeden bir yere bırakmam tut kendini azıcık’’ diyerek tek kaçma planımı da tarihe gömdü. (fak fak fak shit shit shit shit)
Takıyı yöneten adamlar olurmuş. Sıraya girenleri düzene sokar, kıyafetini beğenmediklerini sıranın arkasına alır, çeyrekten az takanı kırbaçlar ve ‘’buna pasta limonata yok’’ diye talimat falan verirmiş. Bizim düğünün de takı yöneticisi vardı. Gelinle damadın arkasında yüksekçe bir iskemlenin üzerine çıkmış elindeki sopayla orkestra yönetir gibi sıradakileri yönetiyordu. Üstelik adam mikrofonu ağzının içine sokup anlaşılmayan bir boğuk ses çıkarıyor bişeyler geveliyor, onbeş saniye de bir de ‘’groaarrrghhh takıya devammm!!!!’’ şeklinde böğürüyordu. Durmadan sopayla sırayı hizaya sokuyor, böğürüyor, kimin ne taktığını laptopta excel’e kaydediyor, takıya devammmm!!! Niaarrghhhhh!!! Diye bağırıyordu. Bu uyarıcı talimatı alan bizler ise zombiler gibi ölü gözlerle bakıp, sağa sola sallanarak sırada yürüyor, takımızı taktıktan sonra tekrar bişeyler takmak için aynı şekilde yavaşça sıranın sonuna geçiyor ve tekrar tekrar takmaya devam ediyorduk. Ancak yönetici Hitler’in çektiğimiz ızdırabı taktığı yoktu. Yorulanlar bir bir düşüyor, düşenler yönetici yardımcısı tarafından başından vurularak salondan çıkarılıyor, yerlerine yenileri sıraya sokuluyordu. Artık tek amacımız takı takmaktı. Bu uğruda yüce damatla ulu gelinin t(f)akılmadık yerini bırakmayacaktık. Israrlıydık ve yemin etmiştik.
Takı sırasının bana geldiğini şıppadanak anlarım çünkü takarken kusuyorum. Gelinin üstüne kusmak üzereyken son anda gelinliği kurtardık neyseki. Kusarken ,gelinin yanında duran pörtlemiş yağlarına dar elbise giydirmiş bülbül yuvası kafalı ,iğne tepsisi tutan kadından çengelli iğne almayı başarmıştım. Takıyı damada takmaya çalışırken çengelli iğneyi herifin etine geçirip arizona boğası gibi rodeo yaptırdıktan sonra ‘’allah cezanı versin syrakusa’’ nidaları eşliğinde çengelliyi gelinin koluna geçirip sıradan çıktım.
Düğün sahibinin gözüne girmiş, kendimi farkettirmiş ve evini özleyen biri olarak kadifeden kesesi denen bangırtı başlamadan önce arabaya varmam ve canımı kurtarmam gerekiyordu. Kusmuştum, açtım, sigarasızdım ve piste kadifeden bir kese gelmişti bile. Hızla çıkış kapısına doğru yönelmiş koşarken, evdeki dişi kişinin attığı kement ile geri geldim. Hiçbirinin kim olduğunu bilmediğim bir sürü insanın ‘’syrakusa naaaaber kilo almışsın, eşin sana iyi bakmış’’ laflarını yedikten sonra diyete girmeye karar verdim.

Pistte kaçınılmaz bangırtı son hızda giderken takı yöneticisinin elinde mendili savurarak kendinden geçmiş halde pistte dört döndüğünü, elini tutan halay çekenleri yerlerde sürükleyerek çektiğini, halaycıların pistte sürüklenerek atın üzengisine ayağı takılmış sürüklenen kızılderili gibi tozu dumana katarak savrulduğunu, piste çıkan beş kadar minik veledin takıcı tarafından domates gibi ezilip piste yapıştıklarını izliyordum. Takıcı yere düşenlerin önünde duruyor ve gelinle damada bakıyordu. Gelinle damat da kendilerine ayrılan yere oturmuşlar, eski Roma da gladyatörlerine parmağıyla ölüm işareti yapan imparatorlar gibi yaparak ezilmelerine onay veriyorlar, takıcı mendili sallayarak son hız üstlerinden geçiyor, salondakiler de alkışlarla yeni gelenleri piste atıyorlardı.
Seksen altı tane tanımadığım adam ve kadının beni öpmelerine izin verip, kilo almışsın diyenlerin üstüne kustuktan sonra beni kollarımdan tutup piste çekmeye çalışan zombilerin elinden kurtulup kendimi dışarı atmayı başardım. Pistte vücudunun yarısı ezilmiş olanlar için yapabileceğim bişey yoktu. Final Destination ölümü onları bulmuştu. Beni de bulmadan sıvıştığım iyi oldu.
Eve geldiğimde kaıyı açınca kapının altından atılmış üst kattaki komşunun düğün davetiyesini görüp ölümün peşimi bırakmadığını anladım. Üst kata sakince çıktım, komşunun kapısını çalıp onu doğradım. Artık gitmem gereken bir düğün yok ölümü kandırdım hihohahahaaa.. HİİİİİHOHAHAHAAAA.. HİAHAHAAAAAAAA!!!!!