Pages

27 Ocak 2012 Cuma

Evde Kış Olimpiyatları

Sömestride kar yağması güzel. Hava soğuk ama sağlıklı olan bu.
Çocukların okula gitme derdi olmaması kar’ı güzelleştiriyor. En azından onlar için.
Haftaya 3 gün izin alıp Beter Böcek ile maceradan maceraya koşucam. Koşarken buza basıp kaymamak lazım o yüzden ayakkabının üstüne çorap giymekte, donun atletin çine gazete kağıdı koymakta fayda var.

Atılınacak  macera listesi yaptım, sırayla hepsini uygulamak, dünyayı kurtarmak, kurtardıktan sonra arabana atlayıp bilinmeze doğru yola çıkmak gerekiyor. Hoş bunu yaparken filmlerdeki gibi dünyayı kurtarıcam derken nerdeyse bir kenti yok edip asıl kızı kurtarıp, pisliği temizleme işini normal polislere bırakıp hiç bir rapor, tutanak, resmi hareket çekmeyip sadece arabaya binip gitmek biraz komik ama olsun. Filmlerde hep öyle olur.

Herşeyden önce baba oğul hazırlanan kahvaltının tadından yenmeyeceğidir. Yenmez, çünkü tadı öyle kötüdür ki yiyemezsiniz. Üstelik siyah zeytini hamamböceği zanneden bir çocuğunuz varsa (tam tersi olmasında)  elindeki terlikle zeytinleri ezmesini engellerken aynı anda ocağa çay koymak zorundasınızdır. Yaptığınız krep tavaya yapışmış, süt taşmış, mutfağın her köşesi bilfiil yanık kokularıyla işgal edilmiş olabilir. Yumurtalar 120 dakika kaynayıp kayamurta halini aldığında dahi vazifen, ‘’Baba acıkttııımmm’’ sesleri eşliğinde tost yapmaktır. Muhtaç olduğun kaşar buzdolabındaki asil rafta mevcuttur.

‘’Beter Böceeekkkk!! Kıssana şunuuuu!!’’
‘’Kısacaksak niye aldık kiiiii!!’’
!
Bu duruma hak verip alt komşunun tavana vuran süpürge sapını duymamazlıktan geleceksiniz.

Beter Böceğe kar’a işeme stillerini öğretmek bu kışa kısmetmiş. Hep bunun hayaliyle yaşadım. Bütün babalar bunun hayalini kurar ama bahsetmezler. Ben bir ilki gerçekleştiriyorum.  Kar’a adını yazma, imzanı atma, kalp çizip üstüne tuttuğun takımın adının iki harfini yazma, üüüüçç artı biiirrr eşittiiirrrr dööörtt gibi basit artimetik işlemleri. Biz matematiği böyle öğrendik her çocuğa tavsiye ederim.

Leğenle yokuştan kaymak en keyiflisidir. İlinmesi gereken en önemli kural fren yapmak için ayaklarını nasıl kullanacağın konusudur. Topukla fren yapıcaksın yoksa bileğini kırarsın. Ayak frenine karşı olanlar karşılarına çıkan ilk yayaya toslayıp adamı bowling labutu gibi devirmeye mahkumdur. Mahallenin en büyük çocuğuysanız daha küçükleri labut gibi dizip ‘’gıpraşmayın layn’’ tehdidiyle sekizini birden devirmeye çalışabilir. Çocuklar tam çarparken yana çekilirse leğenle duvara toslamak kaçınılmazdır ama her oyunun bir riski var dimi ama?

Tatil güzel.

24 Ocak 2012 Salı

Julie Andrews & Gene Kelly - Just In Time

19 Ocak 2012 Perşembe

Nightmare On Wedding Street

Acısına dayanamadığım şeylerden biri düğünlerdir.

Niye ve ne halt etmeye yapıldıklarını asla bilemezsin. Belli bir mantığı vardır ama hiç bir gelin damat anne babası bu gerçeği vaz avaz söyleyebileceği döte sahip değildir.

İkibinbeşyüz yıl aradan sonra silah zoruyla ve yazılı anlaşma yaparak düğüne götürüldüm. Anlaşmada düğün sahibinin bizi görmesi anından itibaren eve geri dönmek, pist denen cehennem  alanına beşyüz santimden fazla yaklaşmamak gibi kurallar vardı. Kurallarımı kabul ettiler, yola çıktık.

Bizim ev ile düğünün yapıldığı yer arasında dörtbinsekizyüz sigara içimlik mesafe var. Uçakla gitsen ancak gidersin. Biz arabayı tercih ettik çünkü uçak kalkarken kusuyorum. Zaten düğün salonunun yanında da havaalanı olduğunu pek sanmıyorum. En iyimser tahminle paraşütle atlamak zorunda kalırdık ama atlayamam çünkü düşerken kusuyorum.

Düğün insanları düğünleri algılayacak optik antenlerle doğmuştur. Davetiyenin kokusunu yediyüz kilometreden alabilir, kusursuz bir koordinat yeteneğine sahip oldukları için adres sormadan şıppadanak düğün salonunun yerini gözleri kapalı bulabilir. Evrim onlara böyle bir yetenek vermiş. Kanber denen manyağı hiç saymıyorum. O zaten insan değil.

Salonu bulmak için adres sorma görevi benimdi ve arabadan altmışaltı kez inerek büfe, restorant, kaldırımda pinekleyen mahalle yerlisi tipler, kısacası önüme gelen her canlıya soruyormuş gibi yapıp arabaya geri döndüğümde arabanın kapısı açıp kapamaktan yalama olmuştu. Kapıyı iple bağlayıp devam ettik. Zaten sorduklarımın tarifine göre devam etsek Lost adasına düşmüş yolculardan farkımız kalmayacaktı. Bende salonu bulamamak için ‘’kime sorduysam burada öyle bir yer yok diyor hadi geri dönelim’’ dedim ama araba halkı yemedi. Yedibuçuk saat salon arayıp bulduk (fak fak fak shit shit shit shit).

Salona girdiğimizde gelinle damadın düğün salonu parasını amorti edip kalanla balayına gitmelerini sağlayacak takı takma töreni(!) başlamıştı. Başladığını şıppadanak anlamıştım çünkü takı törenlerinde hep kusarım. Çaktırmadan sigara içmeye çıkmak için süzüldüm ama evdeki dişi kişi ensemden yakaladığı gibi beni önüne katıp elime verdiği çeyrek altını göstererek ‘’bunu damadın göğsünde göremeden bir yere bırakmam tut kendini azıcık’’ diyerek tek kaçma planımı da tarihe gömdü. (fak fak fak shit shit shit shit)

Takıyı yöneten adamlar olurmuş. Sıraya girenleri düzene sokar, kıyafetini beğenmediklerini sıranın arkasına alır, çeyrekten az takanı kırbaçlar ve ‘’buna pasta limonata yok’’ diye talimat falan verirmiş. Bizim düğünün de takı yöneticisi vardı. Gelinle damadın arkasında yüksekçe bir iskemlenin üzerine çıkmış elindeki sopayla orkestra yönetir gibi sıradakileri yönetiyordu. Üstelik adam mikrofonu ağzının içine sokup anlaşılmayan bir boğuk ses çıkarıyor bişeyler geveliyor, onbeş saniye de bir de ‘’groaarrrghhh takıya devammm!!!!’’ şeklinde böğürüyordu. Durmadan sopayla sırayı hizaya sokuyor, böğürüyor, kimin ne taktığını laptopta excel’e kaydediyor, takıya devammmm!!! Niaarrghhhhh!!! Diye bağırıyordu. Bu uyarıcı talimatı alan bizler ise zombiler gibi ölü gözlerle bakıp, sağa sola sallanarak sırada yürüyor, takımızı taktıktan sonra tekrar bişeyler takmak için aynı şekilde yavaşça sıranın sonuna geçiyor ve tekrar tekrar takmaya devam ediyorduk. Ancak yönetici Hitler’in çektiğimiz ızdırabı taktığı yoktu. Yorulanlar bir bir düşüyor, düşenler yönetici yardımcısı tarafından başından vurularak salondan çıkarılıyor, yerlerine yenileri sıraya sokuluyordu. Artık tek amacımız takı takmaktı. Bu uğruda yüce damatla ulu gelinin t(f)akılmadık yerini bırakmayacaktık. Israrlıydık ve yemin etmiştik.

Takı sırasının bana geldiğini şıppadanak anlarım çünkü takarken kusuyorum.  Gelinin üstüne kusmak üzereyken son anda gelinliği kurtardık neyseki. Kusarken ,gelinin yanında duran pörtlemiş yağlarına dar elbise giydirmiş bülbül yuvası kafalı ,iğne tepsisi tutan kadından çengelli iğne almayı başarmıştım. Takıyı damada takmaya çalışırken çengelli iğneyi herifin etine geçirip arizona boğası gibi rodeo yaptırdıktan sonra ‘’allah cezanı versin syrakusa’’ nidaları eşliğinde çengelliyi gelinin koluna geçirip sıradan çıktım.

Düğün sahibinin gözüne girmiş, kendimi farkettirmiş ve evini özleyen biri olarak  kadifeden kesesi denen bangırtı başlamadan önce arabaya varmam ve canımı kurtarmam gerekiyordu. Kusmuştum, açtım, sigarasızdım ve piste kadifeden bir kese gelmişti bile. Hızla çıkış kapısına doğru yönelmiş koşarken, evdeki dişi kişinin attığı kement ile geri geldim. Hiçbirinin kim olduğunu bilmediğim bir sürü insanın ‘’syrakusa naaaaber kilo almışsın, eşin sana iyi bakmış’’ laflarını yedikten sonra diyete girmeye karar verdim.

Pistte kaçınılmaz bangırtı son hızda giderken takı yöneticisinin elinde mendili savurarak kendinden geçmiş halde pistte dört döndüğünü, elini tutan halay çekenleri yerlerde sürükleyerek çektiğini, halaycıların pistte sürüklenerek atın üzengisine ayağı takılmış sürüklenen kızılderili gibi tozu dumana katarak savrulduğunu, piste çıkan beş kadar minik veledin takıcı tarafından domates gibi ezilip piste yapıştıklarını izliyordum.  Takıcı yere düşenlerin önünde duruyor ve gelinle damada bakıyordu. Gelinle damat da kendilerine ayrılan yere oturmuşlar, eski Roma da gladyatörlerine parmağıyla ölüm işareti yapan imparatorlar gibi yaparak ezilmelerine onay veriyorlar, takıcı mendili sallayarak son hız üstlerinden geçiyor, salondakiler de alkışlarla yeni gelenleri piste atıyorlardı.

Seksen altı tane tanımadığım adam ve kadının beni öpmelerine izin verip, kilo almışsın diyenlerin üstüne kustuktan sonra beni kollarımdan tutup piste çekmeye çalışan zombilerin elinden kurtulup kendimi dışarı atmayı başardım. Pistte vücudunun yarısı ezilmiş olanlar için yapabileceğim bişey yoktu. Final Destination ölümü onları bulmuştu. Beni de bulmadan sıvıştığım iyi oldu.

Eve geldiğimde kaıyı açınca kapının altından atılmış üst kattaki komşunun düğün davetiyesini görüp ölümün peşimi bırakmadığını anladım. Üst kata sakince çıktım, komşunun kapısını çalıp onu doğradım. Artık gitmem gereken bir düğün yok ölümü kandırdım hihohahahaaa.. HİİİİİHOHAHAHAAAA.. HİAHAHAAAAAAAA!!!!!

17 Ocak 2012 Salı

Kardan Adamlar

Tabiat yine kışı kış gibi yaşayan yerlere kışı verdi, kırıntılarını da bize attı. Hiç değilse mikrop kırıldı diye düşünüp maküs talihimize eyvallah dedik.

Kırıntı kıştan muzdarip megapol şehir, basının da gazıyla gene saçma sapan hareketler yaptı. 1 saat yağan kar ağzımıza sıçtı. Tabiat bize kıçıyla gülerken biz eve dönüş yollarında macera üstüne macera yaşadık.

1985 kışı ile 2003 kışını düşünürsek ne değişti?

Kardan adam yapmayı bilmeyen jenerasyonlar yetişti.Hihohahahaa... Şimdi moda deyimle kardan adam değil kardan insan demen lazım diye gerzeklik yapan amipler de olacaktır. Bilim adamına bilim insanı demek moda ya o bakımdan. 

Küçülen dünyada herşeyden haberdar olmanın toplumsal histeri yaratması ve artık kar yağmaması ( sakın bana dün yağan kar’a kar demeyin) dışında pek bişey değişmedi. Ama sırf bu ikisi bile salaklar sürüsü üretmeye ve her kafadan ses çıkmasına yetiyor.

Basın savaş çıkarabilir, savaşı bitirebilir, devletleri çökertebilir ya da toplumu inek gibi güdebilir. Yeter ki toplum inek adayı olsun. Kışı bir doğa olayı gibi göstermeyip felaket haberciliğini görev bilen basın yüzünden daha yere düşmeden eriyen kar bizi perişan ediyor.

Tabiat bize daha fazla kar vermeli. Yoksa asıl felaketin ne olduğunu gördüğümüzde iş işten geçmiş olacak.

16 Ocak 2012 Pazartesi

Görgüsüzlük Yapmanın Altın Kuralları

Cümle alem benim ne kadar görgüsüz, sonradan görme, önceden görmeme, dağdan inme olduğumu bilir. Bayılırım hava atmaya. Dilenciye para verip para üstü beklerim. Bu konuda madalyam bile var. Amerika başkanı verdi. Verdiği madalyayı saf altınmı acaba diye kameraların önünde dişimle ısırarak kontrol etmiştim. Beyaz Saray’ın bahçesinden çiçek yolup, başkanın arabasının üzerine beni yıka bile yazdım. Hatta başka madalyayı göğsüme takarken ‘’ceketimi mahvettin be adam daha taksitlerini bitirmemiştim’’ diye bağırınca Morning Post’a sekiz sütuna manşet oldum. Sonradan izinsiz manşet yaptıkları için para da istedim ama vermediler. Bende camlarına yumurta atıp danışmada oturan kızın saçını çekip dil çıkarmıştım. Dava sürüyor. Kimseye görgüsüzlüğümü beleşe malzeme yaptırmam.

Görgüsüzlük yapmanın altın kuralları adında bir kitap yazmaya başladım.  Kitaptan notlar...

1- -Sürekli aldığınız ayakkabı hakkında konuşun ve ne kadara aldığınız söyleyip arada bir ayakkabınızı öpün yalayın. Bunu yaparken çevrenizde en az 40 kişi olmasına dikkat edin.

2- - Salonunuza hava atmak için kimsede olmayan ama hiçbir işinize yaramayacak eşyalar alın. Ben piyano almıştım. Hatta hoca tutup nota öğrenmeye bile çalıştım ama hoca ödediğim paranın iki katını bana iade edip bir daha gelmedi. 

3-   -Hiçbir giysinizin etiketini sökmeyin ve etiketi görünür şekilde giyinin. 

4-   -En pahalı cep telefonunu alın ve cebinizde çaldığında çevrenizdekilere ‘’ bir saniye son model telefonum çalıyor deyip, telefonu boks maçında round sayısını gösteren bikinili kızlar gibi herkesin göreceği şekilde gezdirdikten sonra önce üfleyerek tozunu alın sonra açın. Ardından da telefonda ‘’tamam canım bu öğlen geliyor fildişi altın kaplama kazağın’’diyerek ortamı terkedin.

5-   -Arabanıza 80000 wattlık müzik sistemi taktırın ve içeride sesini sonuna kadar açarak ve koltukta belinden zoru olanlar gibi yan yatarak arabayı sürün. Tamam basınç yüzünden öleceksiniz ama olsun asaleti yeter. Asaletin yeter yazısını da arabanın arkasına takmayı unutmayın.  
  
6-   -Restorantta yemek yerken sürekli garsonu çağırıp herkesin göreceği şekilde bahşiş verin ve böbreklerinizin kabul etmeyip kusacağınız içkiler isteyin. Sonra da faturaya itiraz edip kdv oranını doğru yazmışlarmı diye kuruş hesabı yapın.


Bu öğlen dünya görgüsüzler kongresinde baş konuşmacı olarak tecrübelerimi anlatıcam. Mircedess arabamla gidicem. Koltuklar eşek derisi, ses sistemi en kıral böğürtüleri bile çalıyor. Dikize de maşallah koydum. kem gözlere karşı çok hoşgörüsüzümdür.10.000 dolar alıcam konuşma için. 20.000 istedim, ‘’valla kurtarmıyor bacım’’ dedim, derken cep telefonumu çıkarıp gözlerine bile soktum ama nafile. Ne yapalım idare edicez. Görgüsüz şeyler 10.000 doları çok gördüler. Dinlemek isteyen varsa gelsin.




12 Ocak 2012 Perşembe

Herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez.

Ulan iyi ki şu hayata gelmişim de layıkıyla yaşıyorum diyebilmek için gerek şartlar,
Cep aynası’nın bloğunda gösterdiği evler gibi bir ev
Bankada kamyon yüküyle para
Dünyayı kıçına takmayan bir mizaç
Özgür bir hayat
Büyük, çok büyük ekran bir tv ve adam gibi bir ev sinema sistemi. (Bunlar olmazsa olmaz adamın canını sıkmayın. Bunlar olmadan olurmu hiç..olmaz. alla alaaa)

Bunları barındıran kişi sayısı kaçtır? 

MÖ 5000’de dünyanın nüfusu 10 milyonmuş. (!!!) Rahata bak. Bütün istanbul’u dünyaya dağıt o kadar işte. Kargaşa yok, kalabalık yok , iş yok, güç yok, para yok,kanser yok, duman yok, kadın dırdırı yok ( pek emin değilim ama herhalde yoktur.. Yok be vardır olmaz olurmu. Bu içgüdüsel bişey) stres yok, yok oğlu yok.. Ata bin git, 2 ayda bir şansın varsa insana rastlarsın. Şimdi ise az önce yazdığım ‘’yok’’ kelimelerini ctrl+f – replace komutu ile ile var’a çevirin, işte sana bizim güncel muhteşem yüzyıl.

Herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez.(*) 

Ben nalları dikince cezam bittikten sonra ( zor biraz ama neyse ) mükafat olarak (bu da zor biraz ama neyse) şuursuz boyutta tv ve ev sinema sistemi istiyorum. Bütün gün elma yiyip film izliycem.  Öyle kin tutan biri değilimdir cezam bitsin zebanileri benim mekanda toplayıp poker partisi bile verebilirim.

Media player’ımı ev sinema sistemime optikle bağlamıştım. Koaksiyel kablo taksam daha iyi ses verir mi? Akşama bir deyeyeyim de yeni filmimi öyle izleyeyim bakalım. Yarın sonucu bildiririm.

Film: Cehenneme bir adım.

(*) Jose LOUIS