Eminim yüzlerce sinema bloğu vardır. Sinemayı kafaya takan herkes ama eğri ama doğru birşeyler karalayıp sinema yazarlığı ( eleştirmenliği değil) yapmaya yeltenmiştir. Kimisi de bu işi layıkıyla yapar kimisi de beyazperdeye öküzün trene baktığı gibi bakıp gördüğünü yazar.( bu deyim yazılarımda bolca geçmeye başladı nedir bilinçaltımdaki öküz tren sevdası anlamadım.)
Lakin Antichrist değil işi layıkıyla yapan blogcuların, kırk fırın ekmek yiyen sinemacıların bile zorlanarak yazabileceği türden bir film. Ben ne halt etmeye yazıya başladım bilmiyorum.
Antichrist hakkında yazmak için sadece sinemacı ya da sinema yazarı olmak yetmiyor. Lars Von Trier’in anlattığını yorumlamak için beyindeki sistem gereksinimlerinin tecrübeli ve güçlü bir bilgisel hardware’e ihtiyacı var. Öncelikle Hristiyan mitlerini bilmek lazım. E bunun içinde ya her haltı okuyan biri olmak ya da hristiyan olmak gerekiyor. Trier filmini kendi kültürüne ait alegorilerle yaptığı için dünyanın her yanındaki sinemacıların filmi okuyabilmeleri deşifre edip çözümlemeyi yazıya dökmeleri çok zor. (bkz. Sen ne demeye yazıyorsun ozaman ? )
Tüm bu nedenler yüzünden Antichrist’i bugün buraya yazarken filmin alt metin incelemesini yap-a-mayacağım. Ancak filmi sinematografik açıdan deşifre etmem mümkün.
1992 de ‘’Avrupa’’sını izlediğim Trier, belki de İngmar Bergman’ndan sonra iskandinav sinemasında ustasının kemiklerini yüceltiyor. Her ne kadar Antichrist’i Tarkowski’ye ithaf etse de filmin final epiloğu dışında görüntüsel bir benzerliği yok. Tarkowski kurgusunu uzun tutarken izleyiciye düşünme fırsatını verir. Antichrist’da bu fırsatı verirken daha çok huzursuz etmeyi seçiyor ki Lars Von Trier’in huzursuz etmemesi zaten pek alışılageldik bişey değildir. Öyle ki, hatırlamayan ve izlemeyenler için belirtmeliyim, TV için yaptığı ve biz de rating almadığı için cnbc-e’de güme giden "Medea"( Hastane-1998) Kopenhag’ın ortasındaki Krallıkta kurulu hastanenin içindeki görkemli bir medyumluğu izletirken ortaya çıkan bir korku dizisinden çok bir gerim gerim geriliş dizisiydi.)Huzursuz etmek kavramı tam da Antichrist’in açılış sekansına yakışır bir deyim oldu. Filmin Haendel’in aryası ile siyah beyaz başlaması Trier’den beklenen bir ironi. İroni dedim çünkü aryanın o muhteşem dinginliği, pornografi kategorisinde sevişmenin ( bu sahnenin neden gereki olduğu film boyunca düşünülüp izleyicinin filmi çözümlemesine kadar soru işareti de olsa film bittikten sonra yerine oturuyor) ve hikayenin yolunu açan o dayanılması zor ihmalle birleştiğinde ilk beş dakika izleyicinin tahammül sınırıyla oynuyor.
Lars Von Trier filmini bölümlemiş. Bölüm başlıkları hem dinsel mitleri hem de karakterlerin çözümlenmesi için ipuçları verse de gene de zorluyor. İhmal sonucu oğullarını kaybeden bir karı kocanın ekseninde –film de başka insan karakter yok- kadın yaşadığı şok ve suçluluk duygusunun esaretinde geçirdiği depresyonun, bilinen depresyonlardan farklı gelişmesi üzerine terapist olan kocasının karısını incelmeye alması ve muhteşem bir orman içindeki dağ evine götürüp karısını çözümlemeye başlamasıyla psikanaliz ve mitlerin karşı karşıya gelmesi üzerine çok farklı sonuçlarla karşılaşıyor.
Aslında Jung ve Huxley bilenlerin ve Exorcist’i izlemiş olanların filmi izlerken şansları daha da yüksek. Ancak burada insan karakterlerin dışında filme dahil olan mitler karşımıza farklı bedenlerde çıkarak Trier anlatmak istediği mitlere destek çıkıyor.
''Kadın... Şeytan’ın vücudu ve doğa da Şeytan’ın tapınağıdır. ''
Kadın’ın erkeği kandırdığı varsayılan ilk günahtan bu yana Şeytan’ın kadınla olan işbirliği , doğanın sessizliği içindeki gizem – burada da Tarkowski var- kadın’ın içinde bulunduğu insani bunalım ile ölüm dürtüsü ve insan dışı mitsel kişiliği, kocasının finale yaklaşırken çözümlediği sonuç karşısında karşımıza çok acımasız ve cesur ve dayanması zor ve metaforlarla dolu (annenin günahın verdiği buhran üzerine kendi klitorisini makasla kesmesi) bir cevaplar dizisi çıkarıyor. Fimdeki ‘Kaos – Acı Hükmeder’ epiloğundan itibaren filmin çözümlemesi hız kazanırken yavaş yavaş ortaya çıkan Üç Kral finalde hristiyan mitolojisine uygun seyredip finalle birleşirken izleyici kastığı adalelerini yavaş yavaş gevşetiyor.
Koca rolünde William Dafoe ve Karısı rolündeki Charlotte Gainsbourg rollerini korkmadan ve oldukça cesurca oynuyor. Özellikle Charlotte Gainsbourg’un performansı bilinen tüm Rose Mary’nin Bebeği modundaki anne performanslarından kat kat daha iyi.
Sonuçta Lars Von Trier gerek Cannes film festivali gerekse vizyonda sınır ve sinirleri epeyce zorlayacağa benziyor.
3 kişi okudu cevap verdi..:
öyle bir giriş yapmışsın ki, anlamam herhalde boşuna seyretmiyim oldum:)
ama seninki mitolojik ve metaforik öğelerden çok ipucu vermeden merak uyandırıcı ve entelektüel pekçok bilgiyle dolu harika bir yazı olmuş.
Ödevimin zorluğunu şimdi farkettim ve evde bekleyen ve birtürlü elim gitmeyen dvdyi şimdi daha da gerilere kaldırıcam:))
dediysem de sanırım biran önce seyretmek için sabırsızlanıyorum.
Acaba önce İncilimi okusam:)
Aman estağfurullah:) ben sinemacı değil meraklı bir izleyiciyim sadece.Ben sizin dergide daha da detaylı ve filmi anlayabileceğim sizin kalemden çıkmış bir yazı olursa filmi anlarım diye düşündüm. Dvd yi geriye itmeyin. Sakin bir gecede, çoluk çocuk varsa uykuya gönderip izleyin derim. Çok keyifli bir gerginlik yaşayacaksınız.
İzledim:)
Sarsıcı, herhalde ilk akla gelen kelime bu oluyordur insanda. Sarsıldım, acıttı..
Şimdi bana gidip Nietzche ve bu kitabıyla ilgili kitapları araştırımak kalıyor birde yönetmenin röportajlarını:))
Yorum Gönder
Sesli Düşün !