Büyük dayım koooocaman adam olmadan önce çocuktu.Annem de benim annem olmadan önce çocuktu. O iki çocuk şimdilerde yaşlı başlı torun torba sahibi insanlar oldu. Ama annemin hatırlararının resmi geçidinde hala onlar birer çocuk.
Bu iki insanın çocuk olduğu yıllar, ikinci dünya savaşı yılları olarak anılıyor. Ozamanın Yeşilköyünde o zamanlarda çocuk olmak, bana göre şimdilerde çocuk olmaktan çok daha sevimli, çok daha temiz ve çok daha çocuk gibi olmakmış. Ve elbette dedem Ahmet Remzi Bey’in deyişiyle ‘harbe dair’ günlerin yaşandığı ve şimdiki gibi herşeyin olmadığı zamanlar da olsa, kimseciklerin olmadığı, herkesin birbirini tanıdığı, sessiz sakin kaliteli ve bir hayatmış.
İşte o hayatın içinde hala yaşayan annem anlatır; anneannemden makarna isteyen dayımın isteği geri çevrildiğinde dayım bahçe duvarına tüneyip avazı çıktığı kadar bağırarak ‘’bir makarna yapmıyorsun sen bizi acımızdan öldürücenmiiii gaddar kadınnn’’ diye hınzır feryatlar atar ve bunu duyan Madam Anjel, ahşap ve boyası dökülmüş penceresinden başını çıkarıp iki göz iki çeşme ‘’ellerin kırılsın vre Lemuş (Leman) makarna yapasın pasama’’ diye anneanneme söylenirmiş.Bu işten en karlı çıkan ise bahçe duvarı horozu dayım olurmuş elbette.
Ben çocukken, artık hayal meyal hatırladığım, ama hiç unutmadığım o muhteşem güzellikteki Yeşilköy’e annemle giderdik. Bakırköy’den trene binip Yeşilköy’e vardığımızda altgeçitten geçerken duyduğum koku ağaç kokusuydu. Tek derdimin Roma Dondurmacısından dondurma almak ve Rönepark’a gitmek olan, iştahsız cılız bir çocuk olan ben, o zamanlar 50.Yıl Lisesinin önündeki toprak yoldan yürüyüp anneannemin bahçeli ve mis kokan evine vardığımızda sırf yiyeyim diye bana dayıma yapılmayan o nefis makarnadan yapılır mideye idirmem için tüm Yeşilköy turlanırmış. Maksat yorulup temiz havada acıkayım diye. Berber Nejat amca saçlarımı alegarson keser, toprağı bol olsun Madam Anjel’in kızı Sofia bana elma tadında elma verirdi. Eğer paramız yeterse en sevdiğim şeyin faytona binmek olduğunu da hatırlıyorum. Ara sıra bu anılarımı tekrar yaşatmak için Büyükadaya gidip faytona binerim. Kısmetse bu yaz Erenle gidip bineceğiz faytona.
Karpuzun bostanda yetiştiği ve genetik kodunun da kimseyi ilgilendirmeyip çocuklar için yemesinin gayet keyifli olduğu, ve karpuzun karpuz gibi koktuğu yıllarmış annemin çocukluk yılları. Yeşilköy’e girmeden önce Yeşilyurt’taki Hava Harp Okulunun hemen yanındaki bostana karpuz ekildiğinde annem ve iki dayım ellerinde uzunca ve kalın bir sopa ile bir teneke ile gider, tezekleri suya karıştırıp karpuzların dibine dökerlermiş. Bu işlemin adı o zamanlar ‘’boka gitmek’’ olarak tanımlanır ve her çocuk evin kapısına gelip bağırarak annesinden izin alırmış. ‘’Anneeee! Boka gideyim miiii?’’ Annemin ve benim hatıralarım, hatırlayabildiğimiz kadarıyla siyah beyazmış. Bir dönemin Yeşilköy’ü o zamanlar gerçekten yeşilmiş. İnsanları insan gibi, bıraktığı anılar anı gibiymiş.Islak mendilin ve anti bakteriyel zımbırtıların icat edilmediği zamanlarda boka giden çocuklar boktan bile mikrop kapmadan yaşamışlar. Bu paragrafın sonu da ‘’masal da burda bitmiş’’ olsun..

7 kişi okudu cevap verdi..:
Ne kadar güzel yazmışsın, bir solukta okudum...
gerçek istanbul'lular yeşilköy'de yaşarmış o zamanlar zaten. bizim gibi kosova ve civarından göçenler ise fatih, aksaray filan... çok çok güzel yerdi yeşilköy eskiden. uzun zamandır görmedim, son halini bilemiyorum.
ayrıca roma dondurmacısı bile yok artık :( lanet olsun! bırak annelerimizin çocukluğunu filan, bizimkine dair bile bir şey kalmayacak yakında.
Sıradan bir sazan teşekkürler.
Aslı H.; son hali içler acısı artık. Eren'i götürdüğümde yazımda yaşadıklarımın hiçbirii yaşayamadım. Haklısın bizimkiler bile yokoldu gitti artık..
bizim yazacak,anımsayacak,anlatacak kirlenmemiş anılarımız var...ya çocuklarımızın....
çok dokundu bu yazı bana kalemine sağlık
Çocuklarımızın anıları bizimki kadar doğal olmayacak Gülay.Ben de ona yanıyorum.
çok çok keyifliydi, ellerine sağlık...
Anne kaleminden; teşekkürler ..
Yorum Gönder
Sesli Düşün !