Pages

30 Nisan 2010 Cuma

Kybele,Fanzin ve anıların resmi geçidi.

1994 yılında tepemin tası atıp, Bankadan tası tarağı toplayıp istifayı basmıştım. Kafam neye bozulmuştu hatırlamıyorum ama şimdilerde de neye bozulduğunun bir önemi kalmadı zaten.Soluğu hayal kurmak ve nerde sabah orda akşam yaşamak üzere bilimum caddelerde sokaklarda ve de kaldırımlarda alıp sonu belli olmayan bir yolda yürümeye başladım. Yanılmıyorsam ki yanılıyorsam da sorun değil,
temmuz falandı. Beyazıtta Hukuk Fakültesinin önünden yürüyüp büyük çınar ağacının altındaki Hüseyin Avni Dede’nin bit pazarı süprüntülerine bir göz atmak için elimde simitle çınarın altına girdim. Hüseyin Avni Dede  –şimdilerde çınarın altı pek bir ıssız-  hoşgeldin gibilerinden suratıma bir bakış fırlatıp çoklu yüzüklü o koca ama narin elleriyle sigarasını içmeye devam ederken omuzuma bir el dokundu.
Murat Öksüz daha önce tiyatro’dan tanıdığım hayalleri benden daha bir güçlü ama bir o kadarda çapraşık bir adamdı. Omuzuma dokunan elin onun eli olduğunu anladığımda pek bir sevinmiştim ama şimdilerde niye o kadar sevindiğimi pek hatırlamıyorum.
‘’Kybele’yi çıkarıyorum. Dizgi tasarım yapacak biri lazım sen yap’’dedi bana. Tam da istediğim hayat istediğim işti derken kendimi köhne bir İMac’in başında yazıp çiziktirirken buluverdim.
Kybele , 1994 den 1995’e kadar benim de içinde olduğum bir şiir dergisiydi. Farkı normal dergi formatına hiç benzemeyen , A4 kağıdına önlü arkalı basılan ilüstrasyonlu bir dergi tasarımıydı. Birgün gene İmac başında A4 boyutlarına sıkışıp kalmışken Murat bana ‘’senin de şiirini basalım’’ dedi. Deyim yerinde olurmu bilmem ama ‘öküzün trene baktığı gibi’ Murat’ın suratına bakıp ‘ne diyon lan sen ‘ diye soruverdim. Bu arada, kendime öküz dediğim için kendimi hiç affetmiyorum herkes bilsin.
Şiir okumasını bile bilmeyen bir adamın şiir yazmasını kafam bir türlü almamıştı. Reddettim. Nice sonra ite kaka kalem sürttüğüm bir kaç dize Kybele’de yayımlandı. Adı ‘’Soğuk ve Siyah Beyaz’’dı.

Şimdilerde hatırlıyorum da , Kybele akıl hastanelerinde dağıtılan , belediye otobüslerinin koltuklarının arasına sıkıştırılıp bırakılan, binaların çatısından havaya savrulup rüzgarın etkisiyle diğer ilçelere ulaştırılan, abone olanlara bir avuç misketin bedava verildiği , bir dönemin ve anılarımın ilk ve tek dergisiydi.

Fanzin* tarzındaki bu dergi sonralarda yollarımızn ayrıldığı Murat Öksüz'ü hatırlayınca aklıma şimşek hızında geldi geçti. Benden bu kadar.


*Fanzin, İngilizce FANatic ve magaZINE kelimelerinin kısaltılmasıyla oluşturulan finansal kaynaklardan ve hiyerarşik yapılardan uzak alternatif bir basılı materyeldir. Farklı yöntemlerle çoğaltılan örnekleri olmakla beraber genellikle fotokopi aracılığı ile çoğaltılarak, satış amacı güdülmeden dağıtılan yayınlardır. Dergiden (Süreli yayınlardan) ayrı olarak, süresi belirsiz olarak çıkar ve daha amatörce hazırlanır.

12 Nisan 2010 Pazartesi

Dalga Geçip Adam Seçmek




Kültürel ve tarihi yapıları yıktırmazlar.
Cezası vardır.

Müteahhite veremezsin. Kazara yangın çıksa bittin. 200 yıllık ayakta zor duran kararmış tahtaları tamir ettir diye sana para verirler ama yaptırdığın tamir tadilat bir işe yaramaz.
Yıkamazsın, içinde oturamazsın..

Ama Emek sinemasını el birliğiyle yıkarlar.
Sebep ?
Koltuklar yağlı.

Pire için yorgan yakmak deyimi hiç varolmasaydı bile sırf bunun için yaratılabilirdi.
Tarihi ve kültürel yapı olduğu tescilli, Beyoğlu’nun adıyla birlikte anılan , film festivallerinde akla gelen tek sinema salonu ‘’iyileştirmek’’ adına yıkılacak.

Yağlı koltuklar değiştirilecek , fuayesi düzenlenip genişletilecek... miş !
Sanırım Beyoğlu’na yeni bir wc alanı ya da otopark lazımdı.

Yeniyetmelerin ağzında tekerlemeye benzer bir deyim vardır.

‘’Dalgamı geçiyon adam mı seçiyon’’ diye söyleyince komik bir eda oluşturan aslında hoş bir deyim.

‘’geçiyon -seçiyon’’ yerine ‘’geçiyorsun- seçiyorsun’’ denilse daha ciddi bir protesto izlenimi verecek olan bu cümle de yıkanlar için uydurulmadı ama cuk oturdu.

Tarihi binalar yıkılamazsa Emek sineması ne demeye yıkılıyor?
Hem dalga geçip hem bina seçmek diye buna denir.

7 Nisan 2010 Çarşamba

L'amants de Pont Neuf

Gözüm Kulağım Körlük


Bu filmi izlediğimde çok gençtim .


Alex ve Michele hala aklımda. Michele görmeye başladımı bilmiyorum ama , Alex bencilce olan aşkını köprünün üstünde tutmayı başarabilmeliydi.

Körlük kötü bir hastalık.
Körlerin dünyası diye bir şey varmı bilmiyorum . Hatta bizim karanlık dediğimiz rengi , bizim hayal ettiğimiz şekilde mi görüyorlar onu da bilmiyorum . Kör değilim çünkü.

Aptalım .
Bu ne cüret ! Siyaha hakkını vermeden renk cümbüşünden pay kapmaya çalışıyorum. İris tabakam beni affetsin!
Cüret gözlerimi kör etmiş olmalı ki bu yazıyı yazmaya yeltendim .
Ne dedim ?

Yazı yazmak karın mı doyuruyor !! Gel içeri de bir sıcak çorba iç körolmayasıca !
Annemi dinleyip eve gitsem iyi olacak .

Günün birinde kör olursam bu yazdığımı anımsayıp gözüme parmağımı sokacağım .

Dipnot : Hala müthişsin Binoche ..