Pages

28 Mayıs 2010 Cuma

Lakırdılukurdu-2/Pirates Of The Teknolocian


Korsan cd seçerken tablacıya sorulan soru :
Temiz mi ?
Çok orcinal kopya abi!

Korsancının tablasının üstündeki yazı:
Sidi var!

Korsan cdlerin en güldüren yanı:
Başlangıçtaki yasal uyarı ilanının da kopyalanmış olması.

Korsancının reklamasyonu
Bunu izle abi çok güzel
Sen izledin mi?
Yok, en çok bunu satıyom ondan.

Korsancının kabusu
..... programı arıyorum.
Yok abi program satmıyoruz. Çok büyük suç cezası büyük.

Korsancının milliyetçi desteği
Nefes filmi var mı?
Yok abi sinemada izle onu kopyalamıyoz şimdilik. Devlete zeval gelmeye.

Korsancının hukuki savunması
Bu flm bozuk çıktı?
Filmi kötü çekmişler abii!

Korsancının teknik desteği
O filmi alma abi sesi bozuk, hiç ses yok..Seslisi gelince ben sana söylerim. ( Potemkin Zırhlısı -1915)

17 Mayıs 2010 Pazartesi

Antichrist

Eminim yüzlerce sinema bloğu vardır. Sinemayı kafaya takan herkes ama eğri ama doğru birşeyler karalayıp sinema yazarlığı ( eleştirmenliği değil) yapmaya yeltenmiştir. Kimisi de bu işi layıkıyla yapar kimisi de beyazperdeye öküzün trene baktığı gibi bakıp gördüğünü yazar.( bu deyim yazılarımda bolca geçmeye başladı nedir bilinçaltımdaki öküz tren sevdası anlamadım.)

Lakin Antichrist değil işi layıkıyla yapan blogcuların, kırk fırın ekmek yiyen sinemacıların bile zorlanarak yazabileceği türden bir film. Ben ne halt etmeye yazıya başladım bilmiyorum.

Antichrist hakkında yazmak için sadece sinemacı ya da sinema yazarı olmak yetmiyor. Lars Von Trier’in anlattığını yorumlamak için beyindeki sistem gereksinimlerinin tecrübeli ve güçlü bir bilgisel hardware’e ihtiyacı var. Öncelikle Hristiyan mitlerini bilmek lazım. E bunun içinde ya her haltı okuyan biri olmak ya da hristiyan olmak gerekiyor. Trier filmini kendi kültürüne ait alegorilerle yaptığı için dünyanın her yanındaki sinemacıların filmi okuyabilmeleri deşifre edip çözümlemeyi yazıya dökmeleri çok zor. (bkz. Sen ne demeye yazıyorsun ozaman ? )

Tüm bu nedenler yüzünden Antichrist’i bugün buraya yazarken filmin alt metin incelemesini yap-a-mayacağım. Ancak filmi sinematografik açıdan deşifre etmem mümkün.

1992 de ‘’Avrupa’’sını izlediğim Trier, belki de İngmar Bergman’ndan sonra iskandinav sinemasında ustasının kemiklerini yüceltiyor. Her ne kadar Antichrist’i Tarkowski’ye ithaf etse de filmin final epiloğu dışında görüntüsel bir benzerliği yok. Tarkowski kurgusunu uzun tutarken izleyiciye düşünme fırsatını verir. Antichrist’da bu fırsatı verirken daha çok huzursuz etmeyi seçiyor ki Lars Von Trier’in huzursuz etmemesi zaten pek alışılageldik bişey değildir. Öyle ki, hatırlamayan ve izlemeyenler için belirtmeliyim, TV için yaptığı ve biz de rating almadığı için cnbc-e’de güme giden "Medea"( Hastane-1998) Kopenhag’ın ortasındaki Krallıkta kurulu hastanenin içindeki görkemli bir medyumluğu izletirken ortaya çıkan bir korku dizisinden çok bir gerim gerim geriliş dizisiydi.)

Huzursuz etmek kavramı tam da Antichrist’in açılış sekansına yakışır bir deyim oldu. Filmin Haendel’in aryası ile siyah beyaz başlaması Trier’den beklenen bir ironi. İroni dedim çünkü aryanın o muhteşem dinginliği, pornografi kategorisinde sevişmenin ( bu sahnenin neden gereki olduğu film boyunca düşünülüp izleyicinin filmi çözümlemesine kadar soru işareti de olsa film bittikten sonra yerine oturuyor) ve hikayenin yolunu açan o dayanılması zor ihmalle birleştiğinde ilk beş dakika izleyicinin tahammül sınırıyla oynuyor.

Lars Von Trier filmini bölümlemiş. Bölüm başlıkları hem dinsel mitleri hem de karakterlerin çözümlenmesi için ipuçları verse de gene de zorluyor. İhmal sonucu oğullarını kaybeden bir karı kocanın ekseninde –film de başka insan karakter yok- kadın yaşadığı şok ve suçluluk duygusunun esaretinde geçirdiği depresyonun, bilinen depresyonlardan farklı gelişmesi üzerine terapist olan kocasının karısını incelmeye alması ve muhteşem bir orman içindeki dağ evine götürüp karısını çözümlemeye başlamasıyla psikanaliz ve mitlerin karşı karşıya gelmesi üzerine çok farklı sonuçlarla karşılaşıyor.

Aslında Jung ve Huxley bilenlerin ve Exorcist’i izlemiş olanların filmi izlerken şansları daha da yüksek. Ancak burada insan karakterlerin dışında filme dahil olan mitler karşımıza farklı bedenlerde çıkarak Trier anlatmak istediği mitlere destek çıkıyor.

''Kadın... Şeytan’ın vücudu ve doğa da Şeytan’ın tapınağıdır. ''
Kadın’ın erkeği kandırdığı varsayılan ilk günahtan bu yana Şeytan’ın kadınla olan işbirliği , doğanın sessizliği içindeki gizem – burada da Tarkowski var- kadın’ın içinde bulunduğu insani bunalım ile ölüm dürtüsü ve insan dışı mitsel kişiliği, kocasının finale yaklaşırken çözümlediği sonuç karşısında karşımıza çok acımasız ve cesur ve dayanması zor ve metaforlarla dolu (annenin günahın verdiği buhran üzerine kendi klitorisini makasla kesmesi) bir cevaplar dizisi çıkarıyor. Fimdeki ‘Kaos – Acı Hükmeder’ epiloğundan itibaren filmin çözümlemesi hız kazanırken yavaş yavaş ortaya çıkan Üç Kral finalde hristiyan mitolojisine uygun seyredip finalle birleşirken izleyici kastığı adalelerini yavaş yavaş gevşetiyor.

Koca rolünde William Dafoe ve Karısı rolündeki Charlotte Gainsbourg rollerini korkmadan ve oldukça cesurca oynuyor. Özellikle Charlotte Gainsbourg’un performansı bilinen tüm Rose Mary’nin Bebeği modundaki anne performanslarından kat kat daha iyi.

Sonuçta Lars Von Trier gerek Cannes film festivali gerekse vizyonda sınır ve sinirleri epeyce zorlayacağa benziyor.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Algıda Seçicilik

Algıda seçicilik insanların toplumda diğerlerinden ayrılmasını sağlar. Toplumda genellikle sanatçılar için kullanılan ‘’farklı bakış açısı’’ deyiminin diğer bir açıklaması da denebilir.
Algının kapılarını zorlamak kimin görevi ?
Sanatçının? Aydının? Okurun? Körlerin? Tavşanların? Godzillanın? Makinelerin? Mickey Mouse’un? Zorlamakla yetkilendirilmiş-nedemekse- olanların?
Kimin?
Herkesin diyemeyiz. Herkes aynı olsaydı dünya yaşanmaz bir hale gelirdi. İnsan olmaktan çıkıp bir makinanın ürettiği makinalar haline gelmiş olurduk.

Algıyı kim zorlar?

Zorlaması gereken insanlar daha önceden seçilmez. Zeka kavramını en erken farkeden birey bunu çalıştırmaya başlayıp neden üzerine tasarladığı cümlelerini sonuç olarak ortaya düzgün bir şekilde atmayı başarmışsa bir süre sonra o cümleyi ünlü sözler başlığı altında biryerlerde okursunuz.

Bilim ve sanat neden üzerine kafa yorarken sonucu hırpalamaya çalışanlar ne neden ne de sonuç üzerine zeka motorunu çalıştırmaz. Bakmak ile görmek, duymak ile dinlemek arasındaki farkı bu yazıyı okurken düşünürseniz hırpalamaya çalışmaktan çıkar, bireyselliğin size vermiş olduğu gerekli zeka antremanını da yapmış olursunuz. İnsanın hayatı boyunca sarfettiği cümle ve beyninin ortaya koyduğu ide yumaklarının yüzde seksenyedisi boştur. Ya da jet hızıyla sol kulaktan sağ kulağa doğru hareket ederken, neden ve sonuç ilişkisini belirleyecek olan beynin orta kısmındaki çengellere takılmadan uzay zamana savrulur. Uzay zamandaki tüm boş düşünce yumaklarını bir araya getirdiğinizde ise ortaya anlamlı bir dizin değil kaos çıkar. Kaosun düzen yaratıp yaratamayacağı ise bilinemez. Uzayın sürekli genişlemesi belki de bu yüzdendir. Ses ve görüntülerin uzay zamana savrulmasından doğan kütle, sürekli genişleyen bir boşluğa ihtiyaç hisseder.

Algılanan kavramın zekada somut hale getirilmesinde geçmişe yönelik kaydedilen düşün dizisi içindeki benzerliği dejavu’yu ortaya çıkarır. An içinde ortaya çıkan kavramın kayıtlı olan diğer kavramların daha önce yarattığı sonuçla benzeşmesi, en son ortaya çıkan kavramın da geçmişle örtüşmesine yol açar. Dejavu, tıpkı aynı derede iki kez yıkanılamayacağı*** gibi aynı kavramın farklı uzay zamanda yer almasına yol açamaz.

Algının seçiciliğinin bilinen hayatta kullanılmasının bireyê kattığı artıları düşünebilmek, uzay zamana yollayabileceğiniz ve çengele takılıp biçimlendirilen nadir dizinlerden biridir.

***Herakles

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Sağol Anne

Küf kokan ve artık çok da ziyaret edilmeyen sandığın içindeki siyah beyaz resimlerini çalan benim anne. Eski Yeşilköy resimlerinde gördüğüm seni hala 6 yaşında bir çocuğun gözüyle görüyorum. Denize sallanan mendilin ardından başlayan yağmur ne uzun zaman önceydi değilmi anne ?
Dün seni ziyarete geldiğimizde bana kapıyı açan sendin. Ama tıpkı 32 yıl önceki halinle açtın kapıyı bana. 6 yaşında sarı saçlı bir çocuktum oysa dün. Dizleri yara bere içinde kısa pantolonlu ve kırmızı kasketli bir çocuğun annesi olmak nasıl bir duygu bilmiyorum anne ?
Nasıl bir duygu sahi ?
Bilemem ama , senin oğlun olduğum için kimi zaman dünyaya küfretsem bile yine de seni seviyorum anne.
Göle elbiselerle girdim diye beni küvette elbiselerimle yıkasan da , göl kenarındaki çayırları tutuşturup kaçsam da , bisikletimle davulcuyla zurnacının peşine takılıp kaçsam da, plastik düdüğümle Bach çalmaya çalışıp kırmızı pikabımla babamın plaklarını dinlerken onları bozsam da, piyano çalıp Salzburgda bir katedralin sivri kulesine tüneyip hayal kurmayı dilerken bankacılığa terfi etsem de , beni sevmekten vazgeçmediğin için......
Sağol anne.

Beter Böcek 1

4 Mayıs 2010 Salı

Kokmayan Salgı

Köpek olmalıydım ..
Hem öfkenin kokusunu alabilir , hem de rahatça , hayvancasına çıkarabilirdim dışarıya. Tıpkı beni gezmeye çıkaran sahiplerim gibi bende öfkemi tasmalar , dışarı çıkarır , sonra çözer çimenlerin üstüne akmasına izin verirdim .
Sürpüntücüler süpürür sonra ..
Öfke renksiz gibi görünür ama renklidir. Renklerinin koyuluk derecesi şiddetiyle doğru orantılıdır. Aritmetik bir formüle vurursak eğer ,
İnsanın ruhunun karesi'nin öfkesi ile olan açısı evrene eşittir.
Nasıl çıkarmalı dışarıya ?

Kişiden kişiye değişir belki de. Bende kontrolsüz gelişen bir algıda bilinç kaybı öfke. Ne kelimelerin , ne bedenin sınır tanımadığı bir tür kusmuk öfke. Öyle bir çıkıyorki ruhumdan , ruh rahatlatıcı hiç bir müsekkin o an görevini yapmıyor.
Görevsizlik kararı verilmiş bir kimyasal oluyor..

***
Gittim .
Yol aktı ben gittim .
Ben gittim yol aktı.
Aktıkça vurdum ruhumun içindeki öfkeyi.
Belki de tek müsekkin yol oldu.
Yol bitince ben bittim .
Ben bitince öfkede bitti.
Döndüm .