Pages

29 Haziran 2010 Salı

Doktordan İyi mi Bilecen Deyyus

Herşey iyi güzel de, doktorun muayene tahtasına yattığında işin bitmiş demektir gibi geliyor insana. Çaresizsin ve savunmasız bir durumda adamın seni yoğurmasına ses etmeyip dişini sıkıyorsun. Savunmasız demek biraz tuhaf oldu aslında. Savunacak bişey yok ki ortada? Sanki adam seni kesiyor, sende koyun gibi melül melül bakıp The Doors’dan ‘’End’’i içinden söylüyorsun. Yok böyle bişey, doktor sehpasında daha rahat olmanın 10 yolu kitabını okusam iyi olacak.

Avuç içini midenin üstüne koyup iki parmağıyla kendi eline vurma stilinin nasıl bir muayene stili olduğunu hep merak etmişimdir. Ama gene kıvranır vaziyette doktorluk olduğum için gene soramadım. Hoş sorsam da beleşe bu bilgiyi vereceklerini sanmam. Adam 20 sene okuyup, yığınla kadavrayla arkadaşlık edip,15 yıl hamburgerden başka bişey yememiş birinin kaba et ölçüsü kalınlığındaki kitapları okuyup çat diye sana stil öğretecek değilya? Viziteyi %200 arttırıp verir cevabı diye sustum mecburen. Hem sorsan ne olacak? ''Burada soruları ben sorarım ahbap'' dese, zıçtığının resmidir. hem de yattığın yerde. Hadi diyelim deli cesareti geldi sordun.. adam kızıp da XXL beden iğneyi hart diye soksa danalar gibi böğürüp ''....nngghhh!ssskk..mın..'' şeklinde heceler telafuz eder cümle hastaneye rezil olursun.

O değilde adamın eliyle kanlısını boğazlıyormuş gibi mideme bastırıp ‘’ağrı var mı’’ diye sorması da ayrı bir terane. O kadar bastırıp midemi belime yapıştırırsan tabi ağırır! ‘’Bastırırken duyulan ağrının basınç ağrısı mı yoksa hastalık ağrısı mı olduğunun ayrımı ve bildirimi hastaya aittir.’’deyip, ‘’yoh ağrımiir’’ diye cevap vermezsen bırakmıyorlar. Bastırmaya devam. ''Ulen uçan balon değilim yeter be yeterr'' diyecem ama kendi ayağınla gitmiş teslim olmuşsun, üstüne senden önceki beş kişiyi bekleyip, bekleme salonunda piton gibi kıvranmışsın, hele bir de servet büyüklüğünde miktarı görsen? Direk mideyi sök , masanın üstüne bırak çık. Benim mide o kadar etmez, yanında ciğeri de vermek gerek usta. Sıkıysa yeter bastırma de de görelim. Aslında bastırmaya ses çıkarmamak lazım. Bu işin bir de endoskopisi var ki , öl daha iyi.

Doktor ‘’giyinebilirsiniz’’ deyip sıvadığı kollarını indirip masasına yol alırken sen de midenin hala yerinde olup olmadığını elinle şöyle bir kontrol edip, bitarafına iğne yememiş olmanın verdiği huzurla gömleği pantolonuna tıkıştırıvermekle uğraşırsın. Sonra da doktorun karşısına oturup ‘’ölecekmiyim doktor’’ , ‘’lost'daki jack’e ne kadar çok benziyorsunuz’’ , ‘’hangi üniversite ağbi’’ , ‘’şu doktor House varya çok acayip adam dimi doktor?’’ ‘’steteskop çok yakıyo mu usta’’ sorularından hangisini sorsam da şu reçete yazma sesizliğini bozup iki laflasak diye düşünür durursun.

Standart ve herkesin bildiği nükteler.. '' kola yok , çay yok, kahve yok, sinirlenmek yok, düzenli sebze meyve..hamburger yok! ( Allah cezanı versin doktor bunuda mı edeceydin..Sinirlenmeymiş. gel benim mesleği yap da sıkıysa senin mide çelik kasa gibi dursun. Konuşması kolay.hamburger yok o yok bu yok.. Bu dünyada niye yaşıyoruz be..)

Mide ilaçlarının en beter yanı, mide çeperini korusun diye tasarlanmış iğrenç tadı olan ilaçlardır. Genellikle badana kıvamında ve rengindedir. Saldıran asitleri inhibe eder ( Ne demekse). İçmek için önce damardan altın vuruşun bir alt dozunu deneyip cesaret kazanıp sonra içebilirsin. Hele ki midende ‘’Helicobacter Pylori’’ diye bir virüs varsa bittin usta. Bu şerefsiz, mide asidinde yaşayabilen türden bir mikrop. Alien gibi asit seviyor. Yani öldürecem diye kolaydı sodaydı bilimum asitti falan içmenin faydası yok.Aç karnına üç hapı birden yuvarlayıp yan etkilerinden ölmezsen 15 gün sonra biraz kendine gelirsin.

Lafın kısası ( ne kısası bee hayvan gibi yazdın, kendini şirin gösterme boşuna midesiz) keşke mideyi çelikten tasarlasalardı.. Bu dünyada yararlı ne kadar şey varsa lezzetsiz..

28 Haziran 2010 Pazartesi

Gece, Midem ve Bizim Ağrılar


Bu nasıl bir mide ağrısıdır anlamadım. Sabahın yedisinde bir vurdu, daha yataktan kalkamadan zımbalanmış gibi iki büklüm kaldım. Yıllardır pazartesi sendromum yoktur ama pazartesi yoğunluğu mide ağrısıyla birleşince ortaya iğrenilesi bir gün çıktı. Doktor gıda zehirlenmesi dedi. Metsil ve buskopan desteğiyle ayaktayım ama sanırım akşam eve gidince Rocky ile 15 round dövüşmüş tüy siklet gibi kalıcam koltukta.

Bu akşamdan itibaren birkaç gün mide rahatlatıcı gıdalar yesem iyi olacak. Eskiden taş yesem eritirdi benim emektar mide. Şimdilerde içine giren besini eritse öp de başına koy. Neymiş? Ot yemek ‘’bazen’’ yararlıdır. Bu mide bi kendine gelsin, derhal İstiklal’e gidip Kızılkayalar’a balıklama dalıp çatlayana kadar tava hamburgeri yemezsem..

Aha da gene başladı uff... Hay ben!

25 Haziran 2010 Cuma

Nightmare On Bizim Street

Sabahın öyle bir köründe uyanmışım ki horoz’un mesleğini elinden alabilirdim. Saat takmadığım için vakitsiz çemkirip de kelleyi kaptırmamak için mesleği icra etmemeye karar verdim.
Gidip Eren’in üstünü örttükten sonra gene vurdum kafayı yastığa ve dalmışım.

İnsan o saatte tekrar uyuyunca Elm Sokağında Kabus görmekten beter oluyor. Rüyamda Malezya’da koşturup Kutup ayısı pençesi gördüm. Ben bu ayı rüyalarını çocukluğumdan beri görürüm ama kutup kütüğüne kayıtlı olanı ilk kez gördüm. Hadi o bir tür çocukluk kabusu diyelim. Malezya da ne halt ediyordum işte bunu anlayamadım. Bu gece meslek güruhu ile Taksim’de felekten gece çalmasak erkenden horlamayı düşünüyordum. Umarım bu gece bilmediğim topraklara gitmem.
Bilmediğim topraklar deyince aklıma Erden Kıral’ın ‘’Bereketli Topraklar Üzerinde’’ filmi geldi. Akabinde beynimden geçen ise Jean Jacques Annaud'un ''Ayı''sı.Ben bugün iyi değilim. Bu gecenin panoramasını bir sonraki yazıya saklayayım bari.

24 Haziran 2010 Perşembe

Eren'i Beklerken...

Otuzbeşini geçtikten sonra gençliğe selam çakıp, az da olsa eskiyi yad'etmek bile benden geçmiş. Gençliğimin ilahları(hala da öyleler) Metallica’nın Nothing Else Matters’ını kırksekizinci kez dinleyip kendimi bir arabanın içinde uzun ve yağmurlu bir yolda giderken hayal ettikten sonra, sora ‘One’a geldi. Mistik başlayıp ortalarda tozutan ve militarist bir finale uçan One’ı genç modda dinlemek feci halde başağrısı,vertigo ve mide bulantısı olarak bana pek keyif verdi... Desem ??

Eren bugün teyzesinden dönüyor. Özledim herifi. Onsuz evin içinde nereye saldıracağımı şaşırdım. İstediğini istediğin zaman yapmak.. Ne saçma hayat! Alışmadık popoda don durmuyor.Sanki ikiyüz yıldır babayım. E.Ö ve E.S miladlarını düşündüğünde E.Ö. diye bir zaman dilimini hatırlayamıyorum. Bunaklık budur,düşün düşün kudur.

Bu öğlen yeni bir hikaye kitabı ve Süperman çizgi filmi aldım. İzlediği şeyin içinde uçan bir nesne yoksa adamın ilgi alanı dışında kalıyor.Akşama lojistik desteğim tam ve özleme katsayım bilenmiş olarak beklemedeyim.Hafta sonu yağmur yağmazsa bir de vapur gezisi yapmak lazım ki Eren’in en sevdiği şeylerden biridir. Son seferinde makina diaresine giricem diye yırtınmıştı, bu sefer bakalım neye saracak.

Bu akşam ve ertesinde yapılacaklar listesi hazırladım.

- Kitap ve çizgi film dvd’nin üzerinde görünür şekilde sergilenecek.

- En sevdiği oyuncaklar sepetin üstüne konup,muhtemelen yedibininci kez atçılık onyacacağız. Diz kapaklarımla ellerimde toynaklar çıktı ama olsun. Maksat çocuk binicilikten geri kalmasın. Lazım elbet yirmibirinci yüzyılda.

- Gelmesine yakın çocuk kanalı açılıp unuttuğum Calliou bölümlerini bir tekrar etmekte fayda var. Calliou’nun kardeşinin adını hatırlayamazsam bittiğim andır.

- Yemekten sonra araba yarıştırırız. Evde kendi kendime birinci ikinci gelmek hiç keyifli değil. Sonrasında da koridorda top oynayıp alt komşuyu delirttik mi tamamdır.

- Yatmadan önce biraz da kucak kucağa oturup sarıldık mı günü bitirdik demektir.

Bu akşam çok yoğunum. Yarına bütün kemiklerim arabesk kasedi gibi sızım sızım sızlayarak gelip haftayı bitirebilirsem ne ala...

23 Haziran 2010 Çarşamba

İçimde Biri Var


Hiç olmadığın biri gibi davranmak bir süre sonra maskenin çürümesine, maskenin altındaki yüzün kokmasına yol açıyor.
Derler ya; yaşadığın yere, kültüre, inanca ve biçime göre davranırsın diye, 38 yıllık hayatımın bir günü bile böyle geçmiş değil. Doğduğumdan beri içimdeki biri ne yaşadığım yeri, ne kültürünü, ne de biçimini kabullenebildi. Ne yaparsam yapayım sınırlarım dahilindeki hiç bir olguyu içimde hissedemiyor kabullenemiyor, hazmedemiyorum. Ruhum buraya ait değil. Bilincin oluşmadığı bebeklik dönemini saymazsak, kendime geldiğim üç ya da dört yaşından beri içimde hissettiğim şey burada olmamam, bu şekilde yaşamamam gerektiği... Buraya ait hiçbir kültürü,hiçbir yaşam biçimini, hiçbir inancı ve yaşam hedefini içimde hissetmiyorum. Dahası insan olmayı kabullenemiyorum. 35 yıldır tek düşlediğim şey rüzgardan başka bir sesin olmadığı uçsuz bucaksız çayırlarda yürümek. Zamana köle olduğumu hissettiğimden beri saat takamıyorum. Ya ruhsuz doğdum, ya da başka birinin ruhunu taşıyorum.Arada bir bunu yazmalıyım çünkü biriktikçe Darth Vader’a dönüştüğümü hissediyorum. Aslında dönüştüm bile. Çünkü artık geriye dönmek için artık çok geç.

18 Haziran 2010 Cuma

Popüler Sinemada Aykırı Kadınlar

Carrie ( Brian De Palma ) : Piper Lourie , kafayı Tanrıyla bozmuş psikopat anne rolüyle sinema tarihine geçti. Kızı Carrie’yi sırf çirkin ve çelimsiz olduğu için aşağılayıp , ayağı takılsa ‘Tanrı böyle istedi'ye bağlayan histeri kraliçesi tiplemesinde birinci sırada. Mezuniyet balosunda kızına ‘ sana gülecekler’ deyip genç kızlık hayalleriyle oynayınca , üstüne de hakkaten öyle olunca Carrie’ye de baloyu yangın yerine çevirmek düşer . Filmi izleyenler , korku filmi izlediklerini unutmuş , gaflet dalalet ve hatta Küçük Emrah gözlerle Carrie’ye acıyarak bakmakta iseler de , Carrie’nin aslında nasssıl fettan , nasssıll şeytani bir tür ölüm makinası olduğunu atlamışlar ya da patlamış mısıra dadanıp tuzlu parmaklarıyla ‘‘en çok şu uzun boylusu gülmüştü oh olsun’’ kıvamına gelmişlerdir.Sırf anneye kızdık diye mezuniyet gecesi kana bulanırmı yahu ? vur dedik yaktı kardeşim ! Neyse olacak o kadar,çekildiğinde sene 1976 idi.. Belki de negatifler tozlanmıştır, ya da benim gözlüğün miyadı doldu .

Annemi Trenden Nasıl Atarım ( Danny De Vito ) : Valla böyle anne düşman başına ! Danny De Vito’yu delirten Anne Ramsey ikinci sırada. Oğlunu nefes alışverişlerini dahi kontrol eden ¾ uçmuş teyze tam bir kara komedi örneği. Tabii filmi izleyen türk malı erkek evlatlar , ‘ vayy bücür deyyus ! sen nasıl atarsın ananı trenden ! ‘’ modunda 3-5-2 şeklinde saldırıya hazır konuşlanmışken , De Vito ikizi Arnold Adalezenegger ile birlikte ‘‘ genetik çöplüğüme laf yok gebertirim dayaktan ! ‘‘ şeklinde izleyicileri arka koltuktan bir nevi kontrol eder durumda beklemektedir. O bakımdan filmi izlerken dikkatli olunmalı ve terminatör tehditlerine karşı cips , kola , alaska frigo stokları her an güncel durumda tutulmalıdır.

Alien- Yaratık Serisi (Ridley Scott-JamesCameron-David Fincher) : Her ne kadar üçüncü sıraya yazsam da ve de Ridley Scott abimiz ‘’ ben seni devamını yapsınlar diye mi çektiiim ‘’ şarkısını söylese de , bu filmde bile! bir tür kadınlararası birbirini çekememezlik var . Tabii tek fark hatunlardan birisi birazcık çirkin .( Ama kime göre çirkin?) Ripley,uçsuz bucaksız uzayda ayakta terlik , elde taramalı tüfeğiyle kendine evlat edienecek Newt kızımızı bulmuş da bunarken , erkeksi,soğuk ve kaslı çene yapısıyla ilk bölümden bu yana kadınlığını hiç gösterememiş olmanın verdiği ızdırabı sarışın ufaklık Newt’a analık yaparak dindirmeye çalışırken, sırf Avatarcı Cameron 80 lerin süpsüper silahlarını izleyicinin gözüne soksun diye kızını Alien’e esir verir akabinde geri alır.

‘Evlatlığımı alma benden buz gibi soğurum senden’ misali Alien annenin çocuklarını daha yumurta halindeyken ateşe vermesi, çirkin suratlı ( ama kime göre çirkin?) ağız içinde ağızlı,asitten olma damardan kanlı ama kuyruğuna kadar’anne’ olan dişiyi delirtir. İnsanız ya bizde , elbette Ripley’i tutucaz filmde. Elin uzaylı annesine tezahürat izleyiciye yakışmaz. Yok öyle Temel reis izlerken Kabasakal’ı tutmak ! Bir kadından çocuğunu almayacan usta ! Güzel de olsa çirkin de olsa ( ama kime göre çirkin?) iki hatun kapışırlar.Ve Ripley’in o müthiş hakareti sinema tarihine geçer : ‘’ Onu rahat bırak kaltak !! ‘’
Alien’in üçüncüsü gösterime girdiğinde tüm sinema yazarları aynı başlığı kullandı desek yeridir : Uzaylı kaltak geri döndü !!

Serinin 3. bölümünde-ki benim en sevdiğim bölümüdür- finalinde Ripley’in göğsünden fışkıran bebek yaratığı bir anne edası ile şefkatle tutup maden eritme kazanına ağır çekimde atladığı sahne resmen bir anne bebek karşılaşmasıdır. Daha 1993 de ‘’bu herifte iş var’’ dediğim David Fincher’ın zekasına şapka çıkarmak gerek.

Arkası Yarın...(Tabii kafamı toplayabilirsem)

Lüzumsuz Database Edebiyatı


Uyarı: Bu yazı kimsenin hiç bir işine yaramayacak, hiç bir hedef,amaç,dürtme,itme,kör gözüne parmağım mesajı derdi olmayan, laf ola beri gele türünden yazıdır. Okura hiç bişey katmaz. yeni bir sevgili bulmaz, iş para ve mutluluk garanti etmez.


Sağolsun oğlum Beter Böcek pc kasasının tüm harici giriş yuvalarını dinamitlemiş. Hangi bellek yuvasını denediysem elimde kaldı. Kiminin içini dağıtmış, kiminin içine bişeyler tıkmış. Memory Stick yuvasından da ölü sinek çıktı. Şerefsiz sinek! David Cronenberg dediydi de inanmadıydık. Bak görüyormusun başa gelenleri? Bu sinek milleti boş bulduğu kapalı alana dalıp kanadı titretiyor. Titretirken iyi ki parmağı sokmadım yuvaya. Mazallah evde vızıldayarak dolaşmak, işe gitmek için evden çıktığımda apartmanın karşısındaki moklu derede yaşayan kubağaya kahvaltı olmak var.Dikkatli olmak lazım. Veri aktarmak için kala kala fena halde gıcık olduğum usb kablosuna ve sağlam kalan bir usb yuvasına kaldım. Beter Böcek onu da keşfederse yandı gülüm keten kasa.

CD Rom desen parkinsonlu gibi açılıp kapanırken sağa sola yalpalıyor. Fan dersen değil makinayı soğutmak, çalışıcam diye daha fazla ısı yayarak kasanın içinde bir tür armageddon kaosu yaratmakla meşgul.

Hazır elim değmişken dip köşe datasal temizlik yapayım dedim,3 GB çöp çıktı. Ram kartları yuvalarından fırlamış. Onlarda olmasa sistem hayatta çalışmaz.Pinti ve üşengeç bir adam olduğum için işlemciyi değiştirmek yerine üstüste ram takıyorum. İltihaplı dişe rakılı pamuk basmak gibi bişey. Nero çalışmıyor, Optimize programının lisansı bitmiş. Derhal yeni çakma lisans bulmam lazım.Office desen içler acısı. Kaldırıp kurmaya korkuyorum.Yüzlerce word excel’i kaybetmem her an olası.İnternet security bavulu toplayıp anakartı terketmek üzere. O da haklı. Dünya üzerinde sistem dosyasından daha fazla virüs,trojan vs..dosyasına sahip başka bir pc yoktur herhalde.Bu paraya bu koruma çekilmez modunda artık kendini güncellemiyor. Dahası artık sadece inkalarla mayaların hatırladığı win’98 e veda zamanı geldi ama heyhat ki nalet olsun içimdeki nostalji sevgisine.

Üstümdeki ölü toprağını silkeleyip, ‘’titre ve kendine gel ulenn’’ diye çekirip en yakın teknoloji marketin yolunu tutmam lazım. Yeni bir aşk,yeni bir iş,yeni bir kader lazım değil, yeni bir dizüstü lazım.. Hem dizüstü daha iyi olur. Kışın dizimin üstünde ısınıp romatizmalı bacaklarıma iyi gelir diye ümit etmekteyim. Yandan çarklı cd rom yuvasını da jelatinle kaplayıp ortayı deldikmi, çok ergonomik, sağ bileği yormadan uzanılacak çay bardağı koyucusu haline getiririm olur biter.

Annem ‘’yeni alınan herşey yıkanır oğlum’’ demişti bir zamanlar. Sözünü dinlesem mi?

14 Haziran 2010 Pazartesi

Lakırdılukurdu-3


İnsanoğlunun uçma denemeleri no 13254 : büyük ikramiye çıkan bileti rüzgarda elinden kaçırmak..


An’ın mahvoluşu ve kainat günahları : günbatımına karşı şiir okuyan insana nasır ilacı sorulması..

Ruhun bitiriliş anı: 250 kiloluk halter rekorunu kaldırmak üzere olan sporcuya dayısının öldüğünün söylenmesi..

Karşılaşma- kesişme denklemi : tuvalete girip de kapısını kilitlemeyenin, ortama cart diye dalanla göz göze gelmesi..

Teknolojinin affetmeyeceği buluşlar: anneannenin kablolu mouse’u sepet ipi yaparak apartmanın altındaki bakkala sepeti indirmesi..

Çocukmu? Bir daha asla!! : koşarak geçilmeye çalışılan turnike kolunun dönmemesi..

Teknik terimleri yanlış yorumlamak: çift katmanlı dvd okuyucusuna üstüste 2 dvd koyup kapatmak..

Dilsiz olması gereken sinema izleyicisi : Malkoçoğlu’na saçma deyip Matrix Reloaded’e inanan ön sıra müridleri..

Türklerin safari turu : timsah yatağında çizgili pijamayla karpuz kesip rakı tokuşturmak..

10 Haziran 2010 Perşembe

Konuş Benimle Baba


20 Haziran Babalar günü..

Bazen babasını özler erkek çocukları . Bıyığını özler. Kuvvetlice olan kollarını , tatlı sert gülümsemesini özler. Kaç yaşında olursa olsun , babasının çocuğudur o . Saçlarındaki beyaz sayılarına inat , sakalları terlememiş pürüzsüz bir çocuktur onlar babalarının gözünde.
Sonra babalar gider.
Çocukları baba olur



Ama çocukları özlemeye devam ederler babalarını ..
Bir yoldur gider babaya doğru . Hiç konuşamayacak da olsa , çocuklarını dinleyecek , duyacak olan babalar vardır. Soğukta , sıcakta , yağmurda , karda , iyi gününde , kötü gününde çocuğunun yanındadır . Görünmez ..Sessizce..

Siyah beyaz resimlerde kalmıştır ayakta duran halleri. En ‘’baba’’ duruşları resmedileli sanki asır geçmiştir. Ve dilin ucunda küfürdür oğlunun anılarının tercümesi.
Konuş benimle baba?

Ölü babalar bile konuşur oğullarıyla ... Ama yitikse , dargınsa , kırgınsa konuşmaz .
Resmiyle konuşursun , o konuşmaz. Ölü olduğundan değil , kırgındır , sürgündür .. Ondan..

Babam benimle konuşmuyor.
Şarkının dediği gibi ..
Bende bir resmi var
Yüzüme bakmıyor..

4 Haziran 2010 Cuma

Taş Attık Erkekliğimiz Kurtuldu..-Soraya'yı Taşlamak


Stoning of Soraya M.

Şah döneminin ( Rıza Pehlevi) bitişinden hemen sonra Ayetullah Humeyni’nin şeriat devriminin İran’da hüküm sürmeye başladığı yıllarda, ülkenin küçük bir köyünde yaşayan devrim memuru (muhtemelen devrim muhafızı) olup 40 lı yaşlarını süren cinsel şiddete meyilli Ali’nin yata yata sıkıldığı ve yatmaktan çok cinsel anlamda hırpaladığı 4 çocuklu karısı Soraya’nın-Süreyya- eskimesi, şiddet gördüğü için birlikte olmak istemediği Ali’nin ‘’artık kendini vermiyor’’ mantığının ardına saklanıp Humeyni’nin idam edeceği doktor’u idamdan kurtarma karşılığında doktor’un 14 yaşındaki kız çocuğuna göz koyup karısından kurtulmak istemesi! ( islam’ın gerçek ve değiştirilmemiş kanunlarında boşanan erkeğin karısına nafaka ve tazminat vermesi, çocuklarını garanti altına alması esas) üzerine kurulu filmin ana ekseninde Allah’ın insanlar tarafından değiştirilmiş ve erkek toplumuna uygun hale getirilmiş kanunları var.
Soraya’yı taşlamanın senaryo konusunu açıkça buraya yazmama gerek yok. Zaten afiş ve filmin adı bunu açıkça belli ediyor. Yaşanmış bir olay olan Soraya’nın recm’i, tesadüfen İran asıllı Fransız gazeteci Feridun’un eline geçmesinden ( Soraya’nın teyzesinden dinlemesinden) sonra kitaplaştırması üzerine ortaya çıkmış. Pehlevi’nin İran’ı islam devrimine kadar batı ve çağdaşlık yanlısı bir islam devleti görünümü çizse de sonrasından günümüze kadar olan süreç içinde şeriat devleti ve recm’in hayata geçirilişiyle durum günümüz kuşağının bildiği tanıdığı hale geldi. Filmin yaşanmış bir olay olduğunu bilmesek, senaristlerin ana karakter Soraya-Süreyya-‘nın adını Rıza Pehlevi’nin 3. karısı Süreyya Bahtiyari’den aldığını ve Humeyni’nin aslında pehlevi’yi taşladığını söyleyebilirdik. Ancak bu isim benzerliği izleyici gözünde sadece bir tesadüften öte gitmiyor.

İşte Soraya’nın taşlanması islam kanunlarının erkekler tarafından şeriat hükümleri haline dönüştürülmesini anlatıyor. Çocuklarını korumak, onurunu ve ekonomik güvencesini garanti altına almak için gördüğü tüm şiddete rağmen boşanmak istememesi üzerine, kocası Ali’nin köyün ayetullahçı mollası ve az biraz da olsa ılımlı muhtarı İbrahim ile yaptığı komplo teorisi ve gelişmeler Soraya’nın ‘’İran’da kadın olmak’’ kaderinin başlangıcı oluyor. Kadın sesinin bile duyulmadığı bir ülkede Soraya ve teyzesi Hacer umutsuzca dirense de şeriat kanlı yüzünü bize sinir bozucu ve hazmedilemeyen görüntülerle gösteriyor.

Filmin sinematografisinden bahsedecek olursak, Mel Gibson’un ‘’İsa’nın Çilesi’’ filminden ortadoğu tecrübesi olan gazeteci Freidoune rolüyle Jim Caviezel daha önceki tecrübelerinin rantıyla gazeteci rolüne iyi oturuyor. Bizde tanınmamalarına karşın filmin diğer oyuncuları olan Mozhan Marno ( Soraya) ve Shohreh Aghdashloo ( Hacer) rollerinde çok doğallar. Kötü adamlar içinde ise en beğendiğim performans Molla rolüyle Ali Pourtash’a ait. Tecrübeli müzikçi John Debney ise film boyunca sessizliği korumasına rağmen finalde filmin dehşetvari karelerine tam destek vermeyi başarıyor. Yönetmen Cyrus Nowrasteh ise derdini görüntü yönetmeni Joel Ransom’a iyi anlatmış olacak ki, görüntü yönetimi kendi eksiği olan kurgudaki tiyatrovariliği kapatmayı başarıyor.

Sonuç olarak Humeyni’nin İran’ında islam hukuku Allah kanunlarıyla değil, şeriata gem takan erkek egemenler tarafından yazılıyor ve uygulanıyor.

3 Haziran 2010 Perşembe

Chip'sizlikten Müebbet Yemek


Elektronik marketlerine gidip cihazları sevmek, onlarla yanak yanağa cep telefonu ile anı fotoları çektirmek bir başkadır.
Öğle yemeğinden feragat edip, 1 saatlik tatilin yarım saatini cihazların teknik özelliklerini ezberlemeye ayırıp, kalan yarım saatin onbeş dakikasını ayakların popona vura vura markete koşup, son onbeş dakikanın on dakikasında cihazlara sulanıp, final beşte de ofise yetişmek için yırtınmak... Bu keyfin verdiği kalp krizi riski dünyalara bedel.

Bütün tekno marketlerin giriş kapılarında resmim asılı. Üstelik ajan tutup tam da burnumu karıştırıken çekmişler resmi. Güvenlik sokmuyor artık içeri. ''Yav etme iki sevip çıkıcam'' diyorum , nuh diyor LG demiyor adi herif..Kart ekstremde elektronik cihaz borç kayıtları resmi geçit yapıyor. Oğlumun göbek adını sırf bu yüzden Philip koydum. Hafta sonları halkalı çöplüğüne gidip yana yakıla çöpe atılmışmıdır acaba diye laptop eskisi arıyorum.Sürekli bir üst modeli çıkaran canavar ruhlu üreticiler hiç bana acımadan, daha cihazın üstünde çizik yokken yenisini çıkarıp beni delirtiyorlar.Düğmem kopuk, paçam sökük, oramda buramda çengelli iğneler.. Bir de çengelli iğne nazar bozar derler. Sahi, çengelli iğnelerin de wi-fi bağlantılı olanı varmış. Uzaktan kumandayla kumaşa tutturabiliyormuşsun. Dalga mı geçtiler, adam mı seçtiler bilmiyorum ama iz üstündeyim..Doğruysa bi deneyelim bakalım.

*******

Alooovvv! Banka mı ? kredi kartlarımın limitlerinin, tiplerinin,cinslerininin,alım güçlerinin yükseltilmesini istiyorum. Yeni bir tv gelmiş alacam onu çabuk olun!

Olmaz lan beyfendi yırtınarak arttıyoruz beş dakka da icabına bakıyorsunuz. Ödemeye gelince yaz tahtaya al haftaya dimi..

Yahu bakın ellerim titriyor, harmanım diyorum almazsam kriz geçiririm diyorum kime diyorum heyyy!

I ııııhh! Olmaz dedik.

Başka almıycam valla bakın. Yalanım varsa iki lcd televizyonum önüme düşsün kırılsın. Kameram bir daha çalışmasın.. Hafıza kartlarım pertlesin ki söz..

Bakın bu son tamam mı?

Tamam. Valla tamam.Bu son söz..

Parmaklarınızı çapraz yapmadan ve tek ayak üstünde durmadan söz verin..

Ulan telefonda nerden gördün !! Hay ben...Tamammm dedik ya Hadi çabuk yaa..

Şimdi sırasıyla telefonunuzun tuşlarını kullanarak...

Yav tamam biliyorum yaptım zaten . sırayla 3-6-8-1’i tuşla bekle tuşla bekle. Hadi canım kardeşim, bak gidiyor sınırlı sayıda cihaz. Çok büyük günaha giriyorsun..

Çene yapma beyfendi tuşla diyorsak tuşla.

Innghh!! 3-6-9-1

Yanlış yaptın beyfendi. 8 dedik 9’u tuşladın.

Ben sana bi tuşlayacam 3 sene kendine gelemiycen şimdi !! Arttır lan şu limiti, özkaynağına,likiditene zıcharım senin şimdi !!!!

Likiditemize zıchtınız kaybettiniz. Arttırmıyoz.

Fak!

***********

Yahu beyfendi nedemek saatimi vereyim tv ile takas edin?

Almam lazım diyorum size. Bak çok baba saattir, yüzelli yıldır geri kaldığı ileri gittiği görülmemiştir. Saat artı cep telefonum. Ha ? Ne diyorsun ? İyi teklif dimi ama ? ha ne diyorsun?

Beyfendi lütfen.

Sensin lütfen! Bak ellerim titriyor. Ödüm kopuyor biri gelicek son kalanı alacak diye. Saat,cep ve kravat son teklif.

Güvenliikkk!

Yahu dur bi dakika senet sepet imzalayayım? Evin tapusunu üstüne yapayım?

Kardeşim belamısın git yav!

Bakkal Hamzadan iki teker kaşar araklamıştım onlarıda vericem bak

Güvenlik, beyfendiye çıkışı gösterirmisin?

Haaayıırrrr!! Acı banaaa!! Yapmaa...Kaşarın yanında bi kangal sucukkkk!

Diğer müşteri: Şu lcdyi alıyorum.

HİAAAA!!! ALAMAZSINNN!!! BIRAKKKK!

Beyfendi sürünmeyin yerlerde manyakmısınız, çıkarın şunu dışarı artık!

Bak o tv ye bi elini sür bak, cehennemin olucam, papua yeni gine’ye gitsen bulucam seni uvaaaaa!! Valla bu son valla dedim ya.. verin tv’yi nolur yaa..Ühüüüü...

*********
Ayağa kalkın.. KARAR!

Yukarıda açık kimliği yazılı Google’dan olma Blogspot’tan doğma Syrakusa Beter Böcek’in doktor raporlarından ve kendisini muayene eden doktorun kolundaki elektronik saati doktorun kolunu ısırarak almaya çalışmasından da anlaşılacağı üzere iflah olmaz bir elektronik bağımlısı olması, akli dengesinin yerinde olmadığından cezai ehliyete haiz olmayacağı sonucuna varılarak belirlenecek akıl hastanesinde tedavi edilmesine karar verildi, verilen karar usul gereği yüzüne karşı açıkça okunup anlatılamadı. Vekillerine anlatıldı.

Kararı neden daktiloyla yazıyorsunuz katibe hanım?
Bilgisayarı bu sabah yerinde bulamadık efendim.

THE BİTTİ

1 Haziran 2010 Salı

Hard Candy

Benim korsancı’nın adını sanını bilmem. Hiç sormadım. Ben ona kısaca Hüsamettin Sparrow diyorum. Kendisine de söyledim. ‘’Abi küfür etmiyon di mi’’ diye sorduktan sonra sırf her seferinde 5 cd aldığım için sesini çıkartmaz ama içten içe bana gıcık olduğunun da farkındayım.

Geçen gün yaptığım son ziyaretimde beklediğim misillemesini de gerçekleştirmiş oldu. Cd’leri tararken cart diye tablasından çektiği filmi bana uzattı.

‘’Abi bak bu süper bi psikopat manyak filmi. Tam sana göre. Al sen seversin’’ diyerek cdyi iç cebime sokuşturuverdi. Bu arada herife fazla yüz vermişim. Adam iç cebime ve içişlerime müdahale ediyor! Syrakusa, silkelen ve kendine gel ve iç cebine fare kapanı yerleştir!

Karşıdan bakıldığında Norman Bates’e mi benziyorum bilmem ama cd seçen diğer tüm finans sektörü çalışanlarının bir adım geri çekilerek (özellikle bayanların) tüm tablayı emrime verdiklerini hissettim. Alçak Hüsam Sparrow biri eksik köpek dişlerini göstererek, rezil oluşumu bağırsaklarına kadar çektiği sigara dumanını suratıma üfleyerek kutladı. Ben ona yapacağımı bilirim. 5 alıp 3 ödeyip kaçmazsam şerefsizim!

Psikopat manyak filmi diye elime tutuşturduğu film Hard Candy’miş. Bizde ‘’Lolipop’’ diye çevrilip, sübyancı güruhunun salya akıtıp ilgi gösterdiği ve ‘’ layn bu ne biçim lolipop a.k.’’ protestoları ile çöpe attığı filmi bana veren Hüsam’ı bir dahaki sefere tebrik edicem. ( ama gene de 5 al 3 öde ve kaç operasyonum bakidir)

Ergen kızları entellektüel fotoğrafçı kimliğiyle kandırıp eve attığından süphelenilen adamımız ile son chatleştiği 14’lük yeniyetme kızımızın eve girişinden önceki açılış’ın görüntü yönetimi ve izleyiciye pek çaktırmadan verilen üstü kapalı ‘çok cinsel hareketler bunlar’ tanışma sekansı bana nedense Mary Harnon’un Amerikan Sapığı’nı anımsattı ve uzun süredir böyle keyifli görüntü yönetimi izlemediği hissettim. ( Sakın Hüsam’a söylemeyin. Zaten beni sapık sanıyor, bir dahaki sefere iç cebime porno cd koyar valla.)

Nitekim eve girişten itibaren açılış sekansının görüntüleri de çehresi değişiyor ki, işte burada yönetmen David Slade’in gizli silahı Ellen Page döktürmeye başlıyor. David Slade filmin tüm yükünü iki karaktere eşit yüklemeye çalışsa da, belki bilerek belki de bilmeyerek iki handikapı da beraberinde getiriyor. Birincisi karakterlerden kimin kurban, kimin psikopat olduğunun film boyunca izleyicide net bir şekilde oluşmamasını sağlamak. İkincisi ise yeniyetme Ellen Page’in entellektüel ve gerçekten çok beğendiğim dengesiz oyunculuğu. ( ya da oynadığı karakterin davranışı) Bu ikisi çelişkimidir diye soran olursa ‘’eski bir tanıdık stil dersin sevgilim’’ diye cevap vermek saçma olur mu ? Olur.

Film aslında bize önceden planlanmış bir tür hadım etme seramonisi sunarken, karakterlerin birbirlerine karşı giriştiği satrançvari altetme ataklarında kullanılan diyaloglar, uykusuzsanız biraz sıkıcı olabiliyor. Ancak finale dek kimin ne olduğunu anlamak zor olduğundan ertesi gün işe yarım saat geç kalmaya değecek türden 2 kişilik bir filmle karşı karşıya kalıyorsunuz. Film boyunca kime gıcık olacağınız ise size kalmış.

İzlemeyip de bu filmi yukarıdaki yazı yüzünden izlemek isteyenler, ya da sırf bana karşı Korsancı Hüsam Sparrow’un tarafını tutanlara tavsiye olunur.