Pages

28 Temmuz 2010 Çarşamba

Yaktın Beni Arşimed

Oldum olası suyun kaldırma kuvvetine inanmam.
Neden mi?
Beni kaldırmıyor çünkü.

Beni kaldırmayan bir suyun kuvvetine niye inanayım? Fizik kanunları yüzde yüz doğrudur diye bişey yok azizim. Ya Arşimed hamamda yıkanırken can simidi taktıysa? 15 santimlik suyun içinde su seni yukarı kaldırmaya tenezzül etmez, çünkü zaten suyun üstündesindir. Arşimed’i boyu geçen suya davet ediyor ve söz konusu ünlü ‘’evrekaaa’’ haykırışını ağzına su dolmadan yapmasını rica ediyorum.
Ne! öldü mü?

Niye biri bunu bana daha önce söylemedi? Ayıptır yahu. İnsan böyle bir bilgiyi saklarmı..

Uzatmayalım, ruhu şad, hamam tası yad olsun. Kaldırmayan suyun kuvvetine güvendiğim zamanlarda başucu yaptığım atasözüm ‘’erkek adamın ayağı yere basacak’’ iken, milletin ‘’yanındayız korkma, hık desen tutarız’’ dolduruşlarına gelip de ayağımın yere basamayacağı derinliklerde kulaç atmaya çalışırken, milletin tam teçhizat ve geri beslemeli daldığı yerlere tüpsüz dalmışlığım çoktur. O hain su, bütün kuvvetini başkalarını kaldırmaya harcayıp bana dirhemini göstermezken jet hızıyla dibe çöküp, yanından geçtğim deniz altı canlılarının bön bakışları eşliğinde kendilerine ‘’baba naber’’selamı çakıp inmeye devam ederdim. Sırf bu üstün özelliğim sayesinde Marian Çukurunun dibini gören tek insanoğlu benim. Ama dipte neler var neler yok söylemem. TV kanallarına parayla satıp kendime dalgıç kıyafeti alıcam. Aslını söylemek gerekirse Marian Çukuruna saatte 50 mil hızla inmeninde yararları var. Basınç! Dalmadan önce 1 metre 55 santim ve 147 kilo olan bendeniz, çukurun dibine selam çakıp yukarı çıktıktan sonra 1 metre 85 santim ve 68 kilo olarak yaşantıma devam etmekteyim. Diyeceğim; ölüm diyeti, akdeniz diyeti, kaf dağının tepesindeki çiçeğin suyu zayıflatıyor teraneleri boş işler. Dal dibe duba gibi, çık yukarı manken gibi.
Denizler altında yirmibin boğulma maceralarım bitmez. Hep o şerefiz suyun kaldıramama kuvveti yüzünden. Ama işin fena kısmı bu değil. Asıl felaket toplum içinde düştüğüm o acınası ve hayatımın bundan sonraki kısmını operadaki hayalet gibi geçirmeme neden olan enstantanelerdir. Hık deyince tutarız deyip de kimsenin tutmadığı derinliklerde deniz dibi canlılarıyla tavla oynamaktansa, boyu geçmeyen, güvenli ve adil bir su birikintisinin içinde kalmayı yeğlerim. Ama yeğlerken de olacakları kabullenip mayona, pardon yüreğine taş basa basa yaşamayı da peşinen kabullendin demektir.

İşte o güvenli mekanın adı çocuk havuzu. 35 santimlik birikintiye kamyon şambriyeli ile girip ‘’alay edeni oyarım’’ bakışları atarak havuza oturup ellerinle kürek yaparak suda oynarken kafa suyun üstünde ama karizma suyun dibindedir. Hatta bir keresinde Eren’in arkadaşları ‘’ baban mı?’’ diye sorduklarında Eren ‘’yok ne münasebet’’ cevabı ile beni ihya etmişti.3 yaşlarında bir kız çocuğu da plastik sarı ördeğini oynamam için getirip önüme bıraktığında oteldeki 2000 kişinin kahkahasıyla şenlendi Antalya.

Havuzun beşte birini kapladığın için diğer çocukların ebeveynleri tarafında da pek sevilmiyor, akşam sohbetlerine dahil edilmiyor ve selam verip oturma izni istediğinde eline plastik bir kürekle kova tutuşturulup ‘’kum havuzu sağda’’ şeklinde muamele görüyorsun. Garson bile olayın farkında, getirdiği çay genellikle 4-6 yaşa uygun paşa çayı oluyor.

Benim bu maküs talihten kurtulmamın yolları var elbette ve hepsi de son derece bilimsel, son derece gerçekçi ve sorunu kökünden halledecek yöntemler.
Ameliyatla solungaç taktırmak, şambriyeli çıkarıp Eren’in kolluklarını vücuda sabitlemek, küvette eğitim görmek gibi...Sadece karar meselesi bu üstüme gelmeyin tamam mı üstüme gelmeyin!! Bu sene kesin kararlıyım, birinde karar kılıp ben de suyun kaldırma kuvvetine nail olucam..

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Solgun ve Umutsuz Yetişkinlerin filmi: Children of Men

Vizyona sessiz sedasız gelip, sessiz sedasız giden ve hak ettiği övgüden nasibini alamamış filmlerden birini dün akşam bir tv kanalında yeniden izleme şansım oldu. Children of Men.(2006)

Alfonso Cuaron’un adını herkes duymamış olabilir. 'Harry Potter-Azkaban Tutsağı'nın yönetmeni ve o muhteşem 'Pan’ın Labirenti'nin yapımcısı Meksikalı yönetmenin Harry Potter’dan sonra böylesine bir iş çıkardığını görmek benim listemde ‘takip edilecek yönetmenler' bölümünde üst sıralara oturdu.

Günümüzden birkaç yıl sonrasının Britanyasında, ülkeye kaçak giren göçmenlere sokak köpeğinden beter davranıldığı ve hükümet ile göçmenler arasında savaş sürerken asıl sorunun kaç göç işi değil, bilinmeyen bir şekilde artık dünyada kadınların doğurma, erkeklerin üreme yeteneklerin olmadığı,18 yıl boyunca hiç çocuğun doğmadığı ve insan ırkının önümüzdeki bir kaç çeyrek yıl içinde sonun geleceği bir gezegenin ada portesi resmediliyor. En genç insanın (20’li yaşlarda ünlü bir şarkıcı) bir cinayete kurban gitmesiyle artık genç kuşak denen neslin kalmadığı, dünya üzerinde yaşayan insanlar için umudun tükendiği, savaşın ve kaosun hüküm sürdüğü zamanlarda film gerek politik gerekse ana tema itibariyle bir tür ‘’yetişkin’’ filmi havasında karamsar bir tablo çiziyor.

Amaçsızca ortada dolanan ve eski püskü tanıdıkları da olmasa kimin tarafında olduğunu çoktan unutmuş Theo’nun, eski sevgilisi ve yeni çete liderinin isteği üzerine Kee adlı siyahi kızı sınırdan geçirme serüveni, filmi bir bütün olarak izlediğimizde bir hollywood filminin klişe görüntülerinden çok uzağa, Alfonso Cuaron’un kamerasındaki etkin ve seçkin bir kaliteyi bize gösteriyor. Filmi izlerken bende biraz John Frankenheimer’ın The Year of the Gun (1991) tadı bırakıp, ister istemez her iki yönetmeninde adını anımsamam gerektiğini bana söyleten ama konu itibariyle birbirinden bağımsız çok farklı bir hava bırakan bir film.Kee’nin hamile olması onu dünya üzerindeki tek nitelikli insan yaparken aynı zamanda bir göçmen olması çetelerle ve hükümet arasındaki köşe kapmacada önemli bir politik yere oturtuyor. Zira doğacak bebek insan ırkının devamı için tek umut olacakken, göçmenler bebeği daha iyi bir dünya, hükümet ise soylu ve elit İngilterenin devamı ve tek varisi olarak görüyor. Bu çekişmenin cevabı finalde ve sadece görüntülerde saklı bana göre. Ancak spoiler olmaması açısında film hakkında çok fazla bilgi vermeyeceğim. Lakin özellikle yazmalıyım ki başrol oyuncularını bir yana koyup hayranlıkla izlediğim Michael Caine , marihuana satıcısı ve eski bir hippi olarak filmde resmen oyunculuk dersi veriyor.

Bizde Son Umut adıyla gösterilen ve sessiz sedasız çekip giden bu filmi tv de izlemeyenler varsa dvd dükkanlarından alıp izlesinler derim ben bizzat şahsen kendim.

23 Temmuz 2010 Cuma

KÜRE-CELL Cinnet ve Syrakusa'nın Dazlak Halleri


Kent yaşamında kurallar bütünü kentte rahat etmenin standartlarını ve bir anlamda kentli olanın biçimini belirler.Kentli olmayı sırf o kentte ikamet etmekle karıştıranlar ya siyasetçi ya da melezdir. Ancak kent yaşamına ayak uydurmak, sizin günlük hayatta gördüğünüz kadar sığ ve ‘’gördüğünüz kadar’’ değil.

Yok , bu konudan vazgeçtim. Küfredip biraz deşarj olasım var en iyisi bunu yazayım.

Küreselleşin en insan ırkı..Sınırları kaldırın,tüm gezegen birleşsin ama gezegenin güneyinde bir yerlerde hala çocuklar ölüp cesetlerini akbabalar yiyor ve buna çözümünüz LIVE AID’de şarkı dinlemek ise siz bir salaksınız!!

Parmağınız ağrıdığında bile viziteye çıkmaktan vazgeçin. Evinizdeki ilaç bitmeden kıçınızdan hastalık uyudurp da dünyanın en pahalı ülkesinde yiyecek ekmeğiniz yokken bari ilaçları hor kullanmayın. Bir ülkenin dörtte üçü hastaysa zaten o ülkeye toplum denmez.Kendinizi dinlemekten vazgeçin.

Kağıtlar henüz bokunuzdan üretilmiyor.Nefes alamıyorsak siz kağıtları çöpe attığınız içindir.

Aşırı iyimserlik ya bilgeliktedir ya da aptallıkta. Alayınız bilge olmadığına göre her olaya hümanist yaklaşımlarda bulunmak için bu gezegen biraz fazla kirli değil mi ?

Kusuruz bir dünya milyonlarca yıldır hiç olmadı, bundan sonraki milyonlarca yıl boyunca da olmayacak. Bunu beklemekten vazgeçin.

Küre-cell’leşmek gezegenin cell halidir. Cell’de yaşayabilen tek organizma mı olmak istiyorsunuz? Gezegen aslında hala geniş ve insan denen pisliğin içine etmediği yerler var ama söylemem. Gider orayı da kirletirsiniz.

Gün gelecek ve bu gezegene maymunlar hükmedecek. O zaman tüketmenin ve AIDS’in ne demek olduğunu anlayacaksınız.

Parayı amaç edinenleri, gezegeni kirletenleri,üretmeden tüketenleri,çalanları,aklıevvel geçinen homo sapiens’den bozma melez beyinlileri yoketmek kanuni olacak birgün. O güne kadar siz birbirinizi öldürün bize uyar.

20 Temmuz 2010 Salı

Müziği Tanımlamak

Okulda öğretilen en kaba müzik tanımı neydi?
Saçını iki yandan kurdela yapmış kızın, ya da yakası önlüğünden kaymış oğlanın ayağa kalkıp, yutkunduktan sonra en tiz sesiyle ‘’duygu ve düşüncelerimizi seslerle anlatmamıza müzik denir öörtmenim’’ deyip baş selamı verdikten sonra oturmasıydı. Yeni kuşak bön bön okumayın bu tanımı. Bizim zamanımızda okullarda askeri samuray eğitimi vardı. İki kere ikiyi bilemediği için harakiriye zorlanmadan önce yirmi cetvel yiyen bir sürü öğrenci hatırlıyorum. Evden çaldığım çatal bıçakları trenyoluna koyup üstünden tren geçmesini bekleyen bendeniz ise sadece bir kaç tokat ve tahta önünde tek ayak üstünde yirmibin fersahla kurtulmuşumdur.

Müzik yapmak demek, o dönemlerde kafanıza silah dayanmış şekilde plastik flütle ‘turisti sev’ (sevmiyorum ulen sevmiyorum ya ) şarkısını çalmak demekti. Sırf bu yüzden nice dehalar flütlerini toprağa gömüp sıradan bir hayatı seçtiler. Ve hiçkimsenin müzik öğretmenini ziyarete gidip bir demet çiçek verdiğini sanmıyorum. Zira ben gitmezdim, çünkü dönemin testeresi’ni tekerlekli iskemlede dahi karşımda bulsam, yıllarca sakladığım o flütü gözüne sokmaktan çekinmezdim. Bu yaştan sonra da elin moruğu için ikinci ‘’aldırma gönül, mapus yata yata biter’’ şarkısını besteleyemem.

Gürültü... Çağın kabuslarından biri. Betonlaşan dünyada doğal sesleri öldüren soyut virüs. Bu tanımın dışında gürültünün bir tanımı daha var: Armonik olarak anlamsız şekilde üstüste binen her türlü ses topluğu gürültü olarak adlandırılır. Peki gürültü buysa müziğin tanımı ne ? Okul sırasındaki tanım değil elbette. Yıllarca içiçe yaşadığım müziğin tanımı bir gece ansızın gelebildi aklıma. ‘’İnsanoğlunun doğadaki sesleri taklit etme dürtüsünün sonucu müziktir.’’ Bu tanım henüz ham ve müziğe bir tür giriş anlamı taşısa da, henüz bu tanımın içinde müzik-matematik ilişkisi, armoni kuralları, kulağın frekans algılaması ve müzikle anlatımı ifade eden duygusal ve sanatsal dizilişler yoktur.

İnsanın en net şekilde algılayabildiği ses dizini, 5/8 ( yani bir tam sesin sekizde beşi) frekansındaki majör gruptur. Müzikçilerin dışında okuru pek de ilgilendirmeyen bu bilgiyi vermemin sebebi, insanoğlunun doğal sesleri taklit etmek için insan sesinin en iyi taklit edilebildiği ve doğala en yakın perdesiz enstrumanı da beraberinde getirmesidir: Keman...

Perdesiz oluşu, gırtlaktan çıkan sesi çıkarmak için tasarlanmıştır. Vurmalı ve klavyeli enstrumanlarda iki ses arasındaki geçişlerde kaybolan sesin dokuzda biri olan ‘koma’ sesleri dediğimiz sesler kemanda kaybolmaz. Tellerin frekansı, telin uzunluğuyla doğru orantılıdır. Yani tel uzunluğuyla telin titreşmesi bize anlamlı olan sesi (notayı) verir. Paganini’nin insanüstü sayılan 24 Caprice’i solo kemanın taklit edebildiği en muhteşem doğal ses kombinasyonudur. Ancak hem bestelendiği dönemde Liszt gibi anlaşılamamış, hem de çalınamamıştır. (bu eser dizisi Paganini’nin engizisyon tarafından ‘’bu besteleri bir insanın yapamayacağını,dolayısıyla kendisinin Şeytan’ın Kemancısı’’ olduğu gerekçesiyle mahkum edildiği eserdir) Günümüzde bu 24 solo eseri dinlemek hem biraz sabır hem de birikim ister. Opera ve aryalarda kadın sesinin kemana uyumu yüzünden seslerin, opera ve bağlı kültürü bilmeyenler ya da sağır olanlar tarafından tarafından ciyaklama olarak duyulmasının sebebi budur. Başka bir deyişle insanoğlu doğal sesleri taklit etmek için sadece enstruman yaratmamış, yarattığı enstrumanda tasarladığı duygusal dizilişi seslendirmek için doğal olan sesini de eğitmiştir. Eğitimin ve doğallığın yakalanmasında gelinen sonuç ise polifonik ( çoksesli) müziktir. Müzikte kalite konusuna hafiften giriş yapar gibi oldum ama bu yazıda buna girmem.

Yıllar önce müzik okulunda bir hayalet iken, Leyla Pamir’in ‘’Müzikte Geniş Soluklar’’ adlı kitabı elime geçmişti. Piyanist Ayşegül Sarıca’ya adanan bu kitap,Bach’tan başlayıp Schönberg’e kadar giden yaklaşık 350 yıllık bir serüveni kimi zaman sadece sıradan bir okurun anlayabileceği bir üslupla, kimi zaman da sadece çok ileri düzeyde müzik bilgisi olan ustalara analiz olsun üslubuyla yazılmış bir kitaptı. Sanırım aklıma bir gece ansızın geliveren müzik tanımı da bu kitabın bir sonucudur.

Müzik, ne yedi sesin sırayla ezberlenmesi, ne flüt çalmak, ne de turisti sevmektir. Müzik doğadaki sesin disipline edilmiş hali ve insanın ruhunda insandışı suretler bırakan bir mucizedir. Bazı bestecilere ait müzik tarihindeki kısa öyküleri de belki başka zaman yazarım.

Resim: J.S.Bach, Sonata für Violin solo, BMV 1001

16 Temmuz 2010 Cuma

Hamursuzluk

Nasıl sıcaktır bu anlamadım ben. Margarin gibi eriyoruz yavaştan. Gece desen tam işkence. Eren yüzünden taktıramadığımız klimadan yoksun şekilde yetmişyedi şekle girerek uyumaya çalışıp sabaha karşı zombi gibi oluyoruz. Bu sabah gözümü açtığımda yatakta yan dönmüş ve aşağı kollarım düşmüş vaziyette ayaklarım duvara yapışık buldum kendimi. Neredeyse 3 öğün ot yiyeceğiz.Yemeye yiyelim de doyurmuyor ki meret? Bir yandan da ‘’sağlıklı yaşıyorum, inşallah bağımlılık yapmaz bu sağlık mevzuu’’ diye düşünmekteyim.

Kimin nazarı değdi, kim içinden beddua etti bilmiyorum ama olanlar oldu. Hamur işi ve et yiyemiyorum.Panik halindeyim. Hemen doktorlara koşup, kendimi laboratuarların kapılarına zincirleyip ‘’ölecekmiyim doktor’’ diye manga gözlerimle diz çökmüş halde buğulu buğulu doktorlara bakıp elimdeki tahlil kağıdını titreyerek doktora uzatmak... Heyhatt!!

Yiyemiyorsam, bari iyi tost nasıl yapılır onu yazayım da hamuru yemek yerine resmine bakmak gibi iç geçirten türden bir doyum yaşayayım bari.

İyi tost, eğer evde yapılacaksa, biraz nostaljik ve samimi olacaksa tost ekmeği ile değil, mutlaka bildiğimiz ekmek ile yapılmalı ve taze ekmek kullanılmamalıdır.Ağzınızdaki dişlerin takma ya da doğal oluşuna göre ekmeğin kabuk kenarları kesilerek amerikanvari sandviç süsü verilerek tost makinasına konabilir.

Tostun içine ketçap,mayonez koymak bana göre tost’a ve içindeki malzemelere hakarettir.Fiziken varlık gösteren, kaya gibi sağlam duran ve karakterize olmuş malzemelere sıvı kuma getirip de, ısınınca ağzının iç duvarlarına lav gibi yapışan o ikiliyi tosttan uzak tutmak gerekir.Klasikleşmiş kaşarlı tostu hazırlarken tost ekmeklerinin ebadı cetvelle ölçülüp içler dışlar çarpımı yapılarak içinin kaç santimetrekare olduğu hesaplandıktan sonra, çıkan sonuçtan biraz daha büyük kaşar peyniri biraz olsun dışarı taşacak şekilde yerleştirilir. Amaç? Kaşarın tost makinasına akıp sarımtırak şekilde kuruyarak kızarmasına olanak vermek. İşte onu yemenin keyfi başka hiçbirşeyde yoktur. Mümkünse tost makinasının bizim çocukluğumuzdaki bastırgaçlı klasik makinalardan olması, yeni nesil cihazlara itibar edilmemesi önerilir.Tosta domates koymayı sevenler, mutlaka domatesi kalın dilim ve yuvarlak keserek yerleştirmelidir.Tost pişirilirken sık aralıklarla ters yüz edilir. Her iki yüzünün de eşit pişmesi, makinayı bastırdığınızda yamulmaması, ekmeğin kokusuna malzemelerin kokusunun karışması ve mutfak penceresi açılarak komşuların bitaraflarının şişmesi sağlanmalıdır.

Ayvalık tostu denen ‘’ne bulursan doldurburger’’ tarzı tostlardan hoşlanmam.Yemesi fevkalade güç, beyaz düşmanı ve işyerinde, ev dışında yenemeyecek türden besin maddesi bana göre. Oradan burdan akıp, malzemenin yarısı pantolona eteğe gömleğe düşecek ve tostu ağzınızın dışında yüzünün tüm uzuvları yiyecekse, ona tost keyfi değil tost eziyeti denir. Geçelim arkadaşı seven yesin. Bu durumda susurluk’ta ayran içip ayrı düşmeden önce ayranla birlikte susurluk’un kaşarlı tostu tavsiye edilir. Tost yedikten sonra ağzınızı asla kağıt peçeteyle silmeyin.Neden? Bilmiyorum. Silmeyin işte. Yazı benim değil mi ? Gıcıklık olsun..

Bloğunu izlediğim yazarlardan biri beyaz peynirli ( yemem ama neyse) jalapenolu domatesli tost önermişti. Havalar soğur soğumaz bunu denemem lazım ama şimdilik Tyranasourus’lar gibi ot yiyerek besleniyorum. Bu akşamki otlarımı tost şekline sokup öyle yiyeceğim.

15 Temmuz 2010 Perşembe

Bram Stoker'dan Syrakusa

İş ve ev arasında geçen, ‘’bugün aslında dündü’’ dedirten bir hayatım var. Bu monotonluk kanıma öyle bir işlemiş ki düzende biraz sapma olsa hayatım eğimi bozulmuş dünya gibi uzaya savruluyor. İşlemek de laf mı? Damarlarımda kan yerine monotonluk akıyor. Monotonluktan kurtulmak için kan tahlili yaptırmak üzere kliniğe gidiyorum.

Klinik de pek iç açıcı bir mekan değil. Fragman gösteren ve henüz tüm ışıklarını söndürmemiş sinema odası gibi bir yer. Önümde bir kaç kişi var. Sıramı beklerken içerden gelen seslere kulak kabartıyorum.Tuhaf bir hısslama, ardından bir tür debelenme ve boğuk bir itiş kakış gürültüsü geliyor. ''Adamın damarı ince herhalde bulamadılar'' diye düşünüyor, bir yandan da önümdeki sehpaya gelişi güzel atılmış sağlık broşürlerinden kayık, uçak, içine fal yazılıp iki parmak geçirilip sağa sola hareket ettirilen dörtlü tuzluktan yapıyorum. İyi ki nükleer fizik derslerini dinlememişim. Dinlesem bütün bunları yapmayı nasıl öğrenebilirdim ki? İçeri dördüncü hasta girdiğinde toplamda 4 kayık 3 uçağım oldu.Tuzluğu solumdaki çocuk yırttı ama ses etmedim. Öğrensin o da yapmayı. Yırta yırta öğrenecek nükleer fiziği sallamamayı. Filoyu tamamlamadan bir gram kan vermem.

İçeri son giren iyi girer diye bir atasözü var. ( işkembeden sözler no 214) Son giren çıktığında boynunu tutarak çıktı. İçerde iğneyi yiyince kendini kasıp boyun kaslarını gerdirdi bu sersem diye düşündüm.

Ve beklenen anons geldi. ‘’Bay Syrakusa lütfen kan odasına!’’

O ne biçim anonstu öyle? İşkence odasına der gibi hasta davet edilirmi? Kesin içerde üç metrelik kor halinde kömür bantı var ve efor testi için o kızgın kömürlerin üstünde yürütüp asit içiriyorlar. Dizlerim titreyerek, kravatı az gevşetip göz ucuyla sağa sola bakınarak hafif ürperip girdim içeri. Girerken 6 yaşlarında bir çocuğun işaret parmağıyla boğaz kesme işareti yapıp kafasını ‘’bittin sen’’ der gibi hayır işareti yaparcasına sağa sola sallaması da gözümden kaçmadı.

İçerisi loş. Hatta karanlığa yakın. Nedense güneş sızmıyor içeri. Hemşirenin arkası dönük, sanırım iğneyi hazırlıyor. Sırttan siuleti tarif etsem etsem aklıma tek bir tanım gelir. HULK! Tek farkı yeşil değil beyaz.

Mecburen tasarımı elektrikli sandalyeden araklanmış koltuğa oturuyoruz. Kolunu çekmeyesin diye kol koyma barına kemer bile takmışlar. Hemşire arkasını döndüğünde o meleklere benzeyen! suratıyla ( Jean Valjean’ı kovalayan Müfettiş Javer dünya güzeli kalır.) beni şöyyyle bir süzdükten sonra kemerle kollarımı bağlayıp ‘’başını yasla ve sola döndür’’ emrini veriyor. Emri alan zavallının vicdani reddi mümkünmü ? Öyle bir transa girmişim ki nerdeyse gömleği toptan çıkarıyordum. Hepsi iyi güzelde başı neden çevirip bekliyoruz derken sivri tırnaklı Hulk diziyle böğrüme bastırıp ‘’kendini sıkma sıkarsan acır’’ tehdidiyle üstüme çöreklendi ki kan dolaşımım engellendi. Ağzında biz çocukken bakkaldan aldığımız plastik vampir dişlerini gördüğümde hayatın acı gerçeğini anladım. ‘’Noluyor, ne yapıyorsun hiaaaa!!’’ demeye kalmadan şahdamarıma kamikaze gibi daldı. Debelenemiyorum çünkü böğrümde Hulk’un diz kapağı var. Tek diz kapağı bile 30 kilo çeker. Tamamı tonla ölçülüyor teyzenin. ‘’İmdat kurtarın sahte vampir var!!’’ diye bağırırken bir yandan da ''ısırmaya ısır da o dişler sterilmi ''diye merak da etmiyor değilim.Kimseler sesimi duymuyor, bekleme odasından zombi sesleri geliyor, kan kırmızı kahkahalar ortalığı çınlatıyordu ki...... ,
Kan ter içinde uyandım. Bir daha , bak gene söylüyorum bir daha uyumadan önce tıkınırsam Hulk Hemşire gerçek olsun. Alçak sivrisinek kol,bacak,boyun nerden bulursa ısırmış. İşin yoksa kaşın dur. Millet bitlendim sanacak..

13 Temmuz 2010 Salı

Yeni Yaş

Doğmuşum 38 yıl önce. Şimdi 39...
Bari balık tutabilsem...

12 Temmuz 2010 Pazartesi

Wellcome to the real world !

Akçakoca küçük ama herşeyi yerli yerinde bir sahil kasabası. Batı Karadeniz’de, İstanbul’dan kısa mesafe sayılacak ve iyi bir otobüs ya da arabayla rahatça gidilecek bir mekan. Akçakocayı çok sevdik.

Beter Böcek çok eğlendi. 4 gece 5 gün süren tatilimizde çok şey yaptık. Havuz keyfinden tut, tekne gezintisine, parkta kaydıraktan kayıp günde 4 öğün tıkınarak, akşamüstü sahilde koşturmaca oynayarak, 4 gün boyunca geceleri odaya çekildiğimizde çizgi filmden başka bişey izlemeyerek, kumdan kule yapıp üstüne atlayarak, dahası baba-oğul birlikte sarılarak uyuyarak muhteşem birtatil geçirdik. Beter Böcek uyuduktan sonra vücudumda kalan son enerjiyi de gece dalgaların sesini dinleyip bişeyler içerek geçirdim. Meğer ne çok ihtiyacımız varmış. Şimdi hedef 20 Ağustos. Büyük tatile baba-oğul-anne üçgeniyle gideceğiz.

Tatlı geçen tatilin acı geçecek geri dönüşü olurmuş. Baba-oğul gittiğimiz ve dibine kadar keyif aldığımız akçakoca tatilinin dönüşünde ofise girip masamı gördüğümde, gözmün önünde beliren tek şey yağlı bir ilmek ve son isteğimi soran bilgisayarım oldu. Masamın üstü halkalı çöplüğünden hallice. Herşey birikmiş, herkes bişey soruyor ve ben hiçbişeye cevap veremiyorum. Neyi tutsam elimde kalıyor, zamanı yaklaşmış ve tazı köpeği gibi koştursam ancak yetişebileceğim işler kirli dişleriyle pis pis sırıtıyorlar karşımda. Sanırım on ya da onbeş gün bu tempoda gidecek. Kısa molamda ofisten bildirdim.

2 Temmuz 2010 Cuma

Bloglig'de İlk Yarı

Beter Böcekle birlikte büyük tatilden önceki prova tatiline çıkma zamanımız geldi. Bu akşamdan itibaren yoğun bir hafta beni bekler. Anne baba çocuk müsellesi olaraktan, ofislerimizden aynı anda izin alarak,sek sek sekerek bade süzerek (bade süzmek nedemek yav)  bir araya gelip Side’nin altı üstüne gelmeden önce, baba oğul Akçakoca denen Batı Karadeniz kıyılarına hava desteğinden yoksun olarak çıkarma yapıcaz. Deniz tutup da kusmayız umarım. Kusmak bişey değil, kustuktan sonra ‘’çivi yediğimi hiç hatırlamıyorum’’ düşüncesinden acayip tisskindiğim için kusmamayı tercih ederim. Zaten midem 18.yy. venedik kalyonu gibi bu aralar.


Aslında beni kesin deli dürttü. Beter Böcekle 5 gün nederim nişlerim diye düşünmeden bindik bir keramete gideyoz kıyamete. Hadi hayırlısı..
Blog size emanet millet.Tek parça dönersem görüşürüz.

1 Temmuz 2010 Perşembe

Şu Bizim Eşşoğlueşşek




Babası, çocuğunun adını koymuş eşek diye.
O da çocuğuna vermiş adını bizim eşek diye,
Elalem çağırır çocuğu eşşoğlueşşek diye.
Söyleyende mi kabahat söyletende mi?
****
Konuştuğu gibi yazanlar vardır.Şivesi nasılsa türkçesi de öyledir. Doğrusu bumu diye hiç merak etmez, gırtlağından çıkan sesi harfe döker. Ortaya ne çıkar,nasıl bilinir bulunur diyen yok. Kabahat ne konuştuğu gibi yazanda, ne de Türk Dil Kurumunda..

Bizim eşşeoğlueşşek gider askere. Emir gelir; ‘’komutan gelecek yoklamaya, herkes okuma yazma öğrenecek’’

Alır bölüğü bir telaş, jet hızıyla üçbeş kelimeyi okuturlar ensede boza pişire pişire.Bizim eşşoğlueşşek sökemez bir türlü okumayı.
Komutan gelmeden çavuş der ki; ‘’komutanın arkasında durayım,yazdığı kelimenin resmini çizip sana göstereyim, okurmuş gibi yap’’
Komutan gelir imtihan başlar. Sıra gelir bizim oğlana..
Komutan yazar ‘’tavşan’’
Çavuş çiziverir bir tavşan,
Bizim oğlan okur: ‘’T..taaa..vvşş..şaann..’’
Komutan memnun.
Biraz daha zorlayayım der kendi kendine. Yazar kağıda ‘’kaplumbağa’’
Çavuş çizer kaplumbağayı.
Oğlan okur: ''T...ttoo..sss..ba..ğaaa...''
Komutan basar kalayı: ‘’alay mı ediyorsun ulan eşşoğlueşşekk!’’

****
1940 lı yıllar.
Devlet köy muhtarlarına mektup yazar.
‘’yakacak yardımı yapılacak,derhal köyün yakacak cinsini,yakacağın stok kodunu, stok miktarını bildirin’’
Hakkari de bir köyün muhtarı cevap yazar.
’Yakacağimiz pohtir
Kod numarası yohtir
Sitoğumiz çohtir.’’
****
Reel yaşamı ayırmak gerek kağıt üstündeki yaşamdan. Evdeki hesabın çarşıya uymadığı gibi, kağıt üstündeki cetvellerde yazılı hayat, gerçek hayatın sadece olması istenen, ama asla olmayacak halidir.