Pages

19 Ağustos 2010 Perşembe

Tatil..Mola..


İzin kaadımı doldurdum onaylattım ve gönderdim. Mutlu ve gururluyum.

Ne zaman izne çıkacak olsam, tüm işler sözleşmiş gibi üstüste gelip oturduğum yerde beni sinirden kurtadam’a dönüştürmeyi başarırlar. İki gündür de kulaklarım sivrilmiş, dişlerim uzamış, yanıma gelen herkese pençe atan kravatlı ve gözlüklü bir kurtadamım..

Durmadan telefonlar çalıyor ve telefonun ucundaki bana derdini anlatamıyor. Anlatamadıkça ben daha da sinirleniyorum.Önüme gelen her iş sorunlu. Bu normal bir durum çünkü işim sorunlu işler üstüne. Ama sorunun da bir haddi vardır yahu. Bu kadar koyu kıvamda sorunlar ben izinden dönünce gelse olmaz mı?

Az önce muhaberatçı çocuğun şah damarını ısırdım. Debelenme ,debelendikçe daha da acır dedim ama dinlemedi.

Bu durumda yapmam gereken iki şey var. Daha doğrusu iki seçeneğim var.
Ya afyon yutmuş porsuk taklidi yapıp millete iş kakalıycam, ya da basenlere motor takıp elde avuçta ne var ne yok halledip ‘’temiz masa ile tatile çıkarsan tatilde aranmazsın’’ kuralının keyfini yaşıycam. (Murphy kuralı değildir ama işe yarar)

Ben anormal bir durum olarak birincisini de ikincisini de seçmiyorum.
Olduğu kadar deyip , yarından itibaren münzevi, terlikli, şortlu, kirli sakallı ve bohem bir tatile kucak açmaya karar verdim.

Oldum olası izin kağıdında ‘’tatili geçireceği yer’’ kısmını boş bırakırım.
Tatilimi nerede ve nasıl geçireceğimi söylersem tatile çıkmış olmam ki?
Hayatta izne çıkan adamı hayati bir durum yoksa aramam, aranmaktan da hoşlanmam.

‘’Aradığınız kişi şu anda tatilde, hıyarlığın lüzumu yok,kapatın telefonu’’ sesli mesajını yarın saat 17.30 itibariyle devreye sokuyorum.

Hafta sonu hava sıcaklığı düşecekmiş İstanbul’da.
Şansa bak!
Sıcaklık düşecek biz güneye inip o sıcağı çekmeye devam edeceğiz.Neyse havuz deniz derken biraz olsun çekilebilir.
Siz siz olun tatilde tanıştığınız insanlara mesleğinizi söylemeyin. Bu tip sıhbetler ya çocuk havuzu başında ya da alkolün dibine vurulmuş şekilde akşam sohbetlerinde olur. Hemen soru yağmuru başlar ve siz daha tek kelime edemeden sizden daha çok bildiklerini ima eden bir ton cümleyi gözünüze sokmaya çalışırlar. Ben tatildeyken her daim arkeolog olurum. Kazma kürek, antik ve coğrafya konusunda ahkam kesecek kişi sayısı, heleki o kişini tatilde olması ve benimle aynı otele denk gelmesi ihtimali azdır.(Harrison Ford’la karşılaşırsam zıçtım)

Bu tatilde tek isteğim sağlığımız bozulmadan, debelenip durmadan (bu çocuklu aileler için pek mümkün değil ama neyse), dayak yer gibi yemek yiyip de beter Böceğin peşinde koşturmadan sakin bir tatil geçirmek.Yok olmazsa, Bankadan sonra Sorgun mevkii de nasıl bir kurtadam olduğumu anlayacak.

Görüşmek üzere hadi eyvallah.

17 Ağustos 2010 Salı

People Are Strange

Dün gece Morrison'u rüyamda gördüm. Atom bombası da patladı rüyamda.Ve bir çita benimle konuştu.
Neyse...


The.Doors-People.Are.Strange
Yükleyen sminer65. -

16 Ağustos 2010 Pazartesi

Gece ve Atonal Hisler

Sıcak..

Vücudun kendinden nefret ettiği duygu. Bir ağrının saplanması gibi bedene yapışan ve ne yöne dönersen dön seni sarmalamaktan vazgeçmeyen bir ağrı..

Sıcak..
Gecenin sessizliğinde attığın her adımda boğazını sıkan bir ip. Bir astım krizinden farkısz ve en küçük bir yanlışta ‘’buradayım gitmedim’’ diyen bir boğulma hissi.

Sıcak..
Sırttan inen terin gece yarısı baykuş sesine karıştığı bir müzik bale ilişkisi. Ter damlası sessizce ilerlerken sıcağın onu senin bedeninde beslemesi...

Sıcak..
Ciğerlerindeki kaos.

Sıcak Yapay ve Sevimsiz bir kentin sureti,geceye sarkıntılık eden sahte ışıklar bütünü. 

Sıcak.
Uykunun kanlısı.



Sıcak..
Kalp atışlarını aşktan daha düzensizce bozan ve bir virüs gibi hırıldayan..

Sıcak..
Öfke ve küfür.nefret ve protesto. Bir içsavaş.İşkencenin en doğal hali..

Sıcak..
Pis.

Sıcak..
Sürekli kaçma ve çıt çıkmayan mavimsi gri bir ülkede yeşil çayırlarda koşma arzusu..

Sıcak..
Düşman.Oğluma gözünü diken virüs.Beni kurt’a dönüştüren ve ağzımdan kanlı salyalar dökülürcesine intikam arzumu yaşatan..Güneşi buzla kaplamak..Küfür ,paranoya ve vahşi...

13 Ağustos 2010 Cuma

Endülüs Köpeği

Aklın, mantığın ve gerçek olan hiçbirşeyin olmadığı, sadece rüyaların egemen olduğu bir sürrealizmin sinemadaki hali. 1929 yapımı sessiz sinemanın ilk taşlarından.

Bunuel ve Dali’nin şuursuzca çektiği, ama sinemacılar tarafından analiz edildiğinde şuursuzluğun içinde de bir şuurun hakim olduğu bu 19 dakikalık sessiz film ilerde sürreal sinemaya ve zaman içinde gelişen ve farklılaşan ama özünde hep aynı kalan tüm psikanaliz içerikli flmlere yol gösterici olduğu ortaya çıkıyor.

Dali’nin tablolarında ve karakalem çalışmalarında Endülüs Köpeği’nin izleri vardır. Bunuel sonradan yollarını ayırsa da Endülüs Köpeği’nde dali ile kurduğu ortaklık, Dali’nin sürreal görüntüleriyle Bunuel’in sinemasını biraraya getirmesi açısından önemlidir.

Korkunun, öfkenin,bilinçaltındaki dışavurumun,sadeliğin ve görkemin o dönemin tekniklerine göre üst düzey bir formatta anlatımı, gerçek sinemanın bir zamanlar nasıl olduğu konusunda da şimdilerde bu işe başlayanlara hala fikir vermeye devam ediyor.



9 Ağustos 2010 Pazartesi

İpe ‘’Dizi’’lmek

Türklerin sabun köpüğü pembe dizileriyle tanışması yetmişli yılların sonunda başladı. Seksenli yılların ilk yarısından sonra tırmanışa geçmesiyle birlikte, dedikodu, entrika ve soya soslu aşk sever ev kadınları ile ‘dur bakalım nolcek’ beyinliler bayram etti.Değil hayatlarında, rüyalarında bile göremeyeceği ihtişamlı yaşamın içine sokulmuş fakir kız zengin çocuk aşkını çekirdek yiyerek izleyen izleyici kitlesi, üçüncü dünya latinlerinin sahte yaşamlarını çok sevdi. Üstelik o yıllarda nerdeyse konkordato ilan etmiş Brezilya’dan çıkan bu diziler milleti uyuşturmanın en iyi yoluydu. Zaten medyatik olayları seven toplumlarda, futbol ve şahane hayatları makul ölçüde gözyaşıyla karıştırıp reçeteyle yemek kitlesel bir uyuşukluğun baş anahtarı oluyor.

Antonio Hıyarto ile Yelloza Marianna’dan neyimiz eksik deyip güney Amerikayı kıskanan Kuzey Amerika, ilk olarak M.Ö.1985 de başlayan Yalan Rüzgarıyla uzun metraj ( aslında yüzyıllık metraj desek daha iyi) dönemini başlattı. Dizinin birinci bölümünde bezine işeyen oğlanlar dizi bittiğinde askere gitmiş, kızlar ise kendi çocuklarını doğurmuştu. Dizi 6 yönetmen, 5000 oyuncu eskitti, yapımcılar ise dizi çekilirken ömrü yetmeyen 420 oyuncuyu gömmek için diziyi ara sıra tatil ettiler.

Gülme latinlere gelir başına demişler.21.yüzyılda değişen ne oldu?
Hiç.

Sadece kuzeyliler değil bu sefer bizimkilerde uyandı ve 15 sene önce bu işin kaymağından bize de pay düşer mantığıyla yerli malı pembe dizileri çok tutunca ardarda millete dayamaya başladılar. Ne de olsa izleyici psikolojisi değişmiyor, sadece formatı ve şablon konusunda değişiklik istese de ana temanın hep aynı kalmasını istiyordu: Mutlu son ve imkansız aşk, entika acı, gözyaşı ve dalavere. Görsel uyuşma halen tam gaz devam ediyor. Behlül’ün Bihter'e atlamasından tut, çingene kızın akademili kentsoylu müzikçiye olan aşkı kaçıncı yüzyıla gelirsek gelelim prim yapmaya devam ediyor. Ne de olsa gözbebeklerimiz Yeşilçam melodramlarına alışıktı.Yabancısı değiliz biz bu aşkın.

Aslında bu olay sadece TV ve dizi aleminde değil şimdilerde yeniyetmelerce çok tutulan Twilight ile birlikte beyazperdeye de sıçramış durumda. Aristokrat kan emici kuşlarla, elinden çift çubuk işi gelen kurtların, iki mahlukata da pas verip ''aslında kuş seviyorum'' diyen  Bella’yı tavlama hikayesinde imkansız ve gerçek üstü aşk, yeniyetmelerin (özellikle kızların) hülyalı gözlerle kendini beyazperdede kaybetmesine yol açıyor.Kuş Edward ihtişamlı parayı ve şatafatı temsil ederken Bella'nın ödeyeceği bedel ruhu olacakken, kurt Jacop'un ''evinin kadını ol ruhun sende kalsın'' teklifi Bella'dan çok yeniyetmeleri geriyor. İhtişam ve aristokrat bir aşk mı kazanacak yoksa bir zamanlar fakir olan ve hep fakir kalacak olan canlı aşk mı bilinmiyor.Kadınların, saf ve ancak masallarda bulunacak türden aşka tapacaklarını ve bu uğruda sinema salonlarına uçarak gideceklerini öngören yapımcılar onyediliklere kandırıldıklarını söylemiyor. Ben olsam ben de söylemezdim.

4 Ağustos 2010 Çarşamba

Coraline'in Gizli Dünyası


Tim Burton’un en verimli olduğu zamanlarda ürettiği muhteşem animasyonu Nightmare Before Christmas’ı (yapımcı-senarist) ya da Corpse Bride’ı (yönetmen) bilenler izleyenler eğer bu ikisinden keyif aldıysa, ya da eskiye hürmeten Eren’in bloğuna adını veren Beter Böcek’i sevdiyse, birbuçuk saatliğine işi gücü bırakıp, perdeleri kapatıp Coralin’in Gizli Dünyası’na bir göz atabilirler. Aslında göz atmaktan fazlasını yapmanız gerekir ama şimdilik izleyiciyi fazla ürkütmeden giriş yapmak istedim.

Nightmare Before Christmas’ı yöneten Tim Burton güruhundan Henry Selick’in 2009 yapımı Coralin’in Gizli Dünyası, izleyiciyi bu kez çocukların fantastik düş gücünü kullanarak sarmalıyor.

Despot ve otoriter kılıklı sevgisiz annesi ve annesinin yanında pasifize olmuş babası(tamam tamam bizdeki adı kılıbık.. yazdım işte) ile birlikte, istemediği ve sevgiden ilgiden yoksun şekilde arkadaşlarını ve sevdiği evini bırakarak ailesiyle başka kente taşınan(bu kent Michigan ama gel gör ki ne Michigan ama!) 11 yaşındaki haylaz ama akıllı Coraline, yeni çevresine uyum sağlamaya çalışırken, arkadaş olduğu Wybie adlı çocukla birlikte gerçeküstü bir serüvene adım atar. Aile sevgisinden ve hoşlandığı çevresinden yoksun Coraline’in tek isteği kendisini çok seven ve ilgilenen bir ailesi ve çocukça isteklerinin karşılanmasıdır.

Bir gece mutfağın duvarında tesadüfen keşfettiği küçük bir kapının ardında isteklerini tamamiyle bulur. Ancak muhteşemden öte fazla kusursuz olan bu paralel evrende bulduğu sevginin bedeli, Coraline için vermesi zor kararlar ve kendisine ilgi ve sevgi göstermeyen ailesi olacaktır.

Henry Selick, Coraline’in çocukça hayalleriyle isteklerini her ne kadar fantastik ve biraz ürkütücü bir dünyada göstersede, film boyunca ürkmek ile animasyon masumiyeti izlemek arasında gidip geliyorsunuz.Yani izlediğiniz animasyon ne bir korku filmi ne de bir çizgi film oluyor. Selick’in Tim Burton güruhundan geldiğini bildiğimizden karakter tasarımları ve mekanlar bize zaten bu işte Tim Burton parmağı var dedirtiyor.Paralel evrende Coraline’in bulduğu anne ve baba, gerçek dünyada sahip olmak istediği ve 20 yıl sonra çocuklarına gülümseyerek anlatacağı büyükanne-büyükbaba anılarından çok öte bir portre çiziyor. Selick’in ‘’dilediğin şeye dikkat et’’ mesajında filmi izleyen ergen yaştaki çocuklara yüklediği anormal bir yük yok. Ancak filmin bir çocuk filmi olmaktan çok 13 yaş üzeri ( burayı ciddiye alın ve 13 yaş altına izletmeyin) izleyiciyi hedef alması mesajın doğru zamanda doğru yaş grubuna gitmesine yol açıyor.Yani Coraline’in Gizli Dünyası giriş ve gelişmeden sonra anne babaları avlayan bir kurdelaya dönüşüyor.

Coraline’in çevresinde olan ve paralel evrende hepsinin farklı bir karakterde varolduğu karakterlerden en beğendiğim ‘Anne’ karakteri oldu. Selick filmi yüklenip götüren anne karakterini doğru ve tastamam tasarlamış. Paralel evrendeki mükemmel annenin kimliğinin ortaya çıktığı sahne ise belleğimde en çok kalan sahnelerden biri.Kara kedinin Coraline’den rol çalması da animasyonun ayrı bir güzelliği. Sirk sahnesindeki farelerin gösterisi ve eşlik eden müzik ise bu fütüristik kurdelada izleyiciyi kendine hayran bırakan bir estetiğe sahip. Wybie’nin ebeveynleri yaşlı tonton ihtiyarların tiyatro gösterisi de sirk farelerinden aşağı kalmıyor.Oturdukları bölgenin yerlisi Wybie karakteri Coraline’in yanında pek varlık gösteremezken Rus komşu yan rollerde çok iyi. Kısacası Henry Selick Night Before Christmastan sonra daha kötü bir iş çıkarmıyor, aksine dozu iyi ayarlanmış fantastik öyküde animasyondan pek bişey beklemeyen yetişkinleri koltuğuna gömmeyi başarıyor.

Son olarak filmi orjinal dilde izleyecekler için küçük bir not: Animasyonlarda artık çok satmasının ve filmin şöhretinin garantisi , biraz da karakterleri seslendirenlerin şöhretine bağlı. Coraline’i holivut sinemasının şimdilerde ergen olmuş yeteneği Dakota Fanning seslendiriyor ki; Fanning’in gerçek hayattaki çok bilmiş halleri ile Coraline karakteri birbirine çok uyuşuyor. 'Ne tür bir anne baba olmalı?' sorusuna yanıt arayan içindeki çocuğu ve hayal gücünü yoketmemiş yetişkinlere ve ebeveynlere tavsiye edilir.

3 Ağustos 2010 Salı

Annemin ve Benim Hatıralarımın Resmi Geçidi

Büyük dayım koooocaman adam olmadan önce çocuktu.Annem de benim annem olmadan önce çocuktu. O iki çocuk şimdilerde yaşlı başlı torun torba sahibi insanlar oldu. Ama annemin hatırlararının resmi geçidinde hala onlar birer çocuk.

Bu iki insanın çocuk olduğu yıllar, ikinci dünya savaşı yılları olarak anılıyor. Ozamanın Yeşilköyünde o zamanlarda çocuk olmak, bana göre şimdilerde çocuk olmaktan çok daha sevimli, çok daha temiz ve çok daha çocuk gibi olmakmış. Ve elbette dedem Ahmet Remzi Bey’in deyişiyle ‘harbe dair’ günlerin yaşandığı ve şimdiki gibi herşeyin olmadığı zamanlar da olsa, kimseciklerin olmadığı, herkesin birbirini tanıdığı, sessiz sakin kaliteli ve bir hayatmış.

İşte o hayatın içinde hala yaşayan annem anlatır; anneannemden makarna isteyen dayımın isteği geri çevrildiğinde dayım bahçe duvarına tüneyip avazı çıktığı kadar bağırarak ‘’bir makarna yapmıyorsun sen bizi acımızdan öldürücenmiiii gaddar kadınnn’’ diye hınzır feryatlar atar ve bunu duyan Madam Anjel, ahşap ve boyası dökülmüş penceresinden başını çıkarıp iki göz iki çeşme ‘’ellerin kırılsın vre Lemuş (Leman) makarna yapasın pasama’’ diye anneanneme söylenirmiş.Bu işten en karlı çıkan ise bahçe duvarı horozu dayım olurmuş elbette.

Ben çocukken, artık hayal meyal hatırladığım, ama hiç unutmadığım o muhteşem güzellikteki Yeşilköy’e annemle giderdik. Bakırköy’den trene binip Yeşilköy’e vardığımızda altgeçitten geçerken duyduğum koku ağaç kokusuydu. Tek derdimin Roma Dondurmacısından dondurma almak ve Rönepark’a gitmek olan, iştahsız cılız bir çocuk olan ben, o zamanlar 50.Yıl Lisesinin önündeki toprak yoldan yürüyüp anneannemin bahçeli ve mis kokan evine vardığımızda sırf yiyeyim diye bana dayıma yapılmayan o nefis makarnadan yapılır mideye idirmem için tüm Yeşilköy turlanırmış. Maksat yorulup temiz havada acıkayım diye. Berber Nejat amca saçlarımı alegarson keser, toprağı bol olsun Madam Anjel’in kızı Sofia bana elma tadında elma verirdi. Eğer paramız yeterse en sevdiğim şeyin faytona binmek olduğunu da hatırlıyorum. Ara sıra bu anılarımı tekrar yaşatmak için Büyükadaya gidip faytona binerim. Kısmetse bu yaz Erenle gidip bineceğiz faytona.

Karpuzun bostanda yetiştiği ve genetik kodunun da kimseyi ilgilendirmeyip çocuklar için yemesinin gayet keyifli olduğu, ve karpuzun karpuz gibi koktuğu yıllarmış annemin çocukluk yılları. Yeşilköy’e girmeden önce Yeşilyurt’taki Hava Harp Okulunun hemen yanındaki bostana karpuz ekildiğinde annem ve iki dayım ellerinde uzunca ve kalın bir sopa ile bir teneke ile gider, tezekleri suya karıştırıp karpuzların dibine dökerlermiş. Bu işlemin adı o zamanlar ‘’boka gitmek’’ olarak tanımlanır ve her çocuk evin kapısına gelip bağırarak annesinden izin alırmış. ‘’Anneeee! Boka gideyim miiii?’’

Annemin ve benim hatıralarım, hatırlayabildiğimiz kadarıyla siyah beyazmış. Bir dönemin Yeşilköy’ü o zamanlar gerçekten yeşilmiş. İnsanları insan gibi, bıraktığı anılar anı gibiymiş.Islak mendilin ve anti bakteriyel zımbırtıların icat edilmediği zamanlarda boka giden çocuklar boktan bile mikrop kapmadan yaşamışlar. Bu paragrafın sonu da ‘’masal da burda bitmiş’’ olsun..

2 Ağustos 2010 Pazartesi

Toplumu tiksindiren söylemler ve Medya(player)


Çok uzun zaman önce, uzak, çok uzak bir galakside... (Star Wars’ı anlatıcam sanıyorsanız yanıldınız.)

Medyanın gücü ve yaptırımları olduğu kadar, hayatımıza direk olarak sokup sakız gibi eze eze kullanıp sonra da tükürdüğümüz moda ve magazin söylemleri de vardır. Beş yaşında çocuktan tut, yetmişlik ninenin, hayatını gün ve gezmelerde geçiren ev kadınlarından, kahvehane kuşu futbol delisi adamlara kadar ve özellikle 15-20 yaş arası yeniyetmelerin pek sevdiği mide bulandırıcı ve alay edilesi yaşam tarzı ve söylemlerden bahsediyorum. Çok uzun zaman önce Tv’de haber izlemeyi bıraktığım zamanlardan kalma tiksinti verici ve artık duymaktan midemin feci halde bulanıp, ekrandaki spikerin suratına arazöz gibi şarrrladığım magazinel sözler, deyimler ve anlatım tarzları benim çocukluğumda sık kullanılan mesleki hayva şakalarına rahmet okutur cinsten aslında.

Mesleki hayvan şakası nedir?
İnşaattta harç yapan ustanın elindeki kürekle arkadaşının sırtına konan sineği öldürmek istemesi üzerine adamı omurilik felci etmesi, ya da postacının telgrafa ‘’müjde bir çocuğun oldu’’ mesajındaki ‘oldu’ yu noktalı harflerle yazıp telgrafı sahibine ulaştırması sayılabilir.

Bunlar benim ergenlik zamanımdan kalma ölümcül oyunlardı.Ama şimdi beden değil ruh öldüren, hemen her haber bülteni, tabldot gazete ve magazin programlarında duyup okuduğunuz türden cinsten söylemler mevcut.

Zor anlar yaşamak: Şu ‘’zor anı’’ yaşayanın yaşadığı zorluk da tam ah ah vah vah edilecek cinsten. Herkes her an biyerlerde zor anlar yaşıyor ama medyanın gösterdiği zor anlar, o zorluğu yaşayanı görünce hafiften şiddetliye doğru mide bulantısı ve kusma yapıyor bende. Daha fazla bilgi için bkz. mankenin donunun göründüğü-ya da bilerek gösterdiği- akabinde kapatacam derken son sistem fotoğraf makineleriyle saniyede beş kere resminin çekildiği durum.

Ezber bozmak: Son modalardan.Şimdilerde kutuplaşanlar birbirlerine kibarca böyle küfrediyor. Birine küfredecekseniz ‘’Ezberini bozucam onun!’’ Deyip anasını sinkaf edecem demekle aynı kefeye konacak bir eda ile söylemeyi unutmayın.

Aynı karede görüntülenmek: Ben hiç elele kolkola bardan pavyondan çıkan bir çifti ayrı karede görüntüleyen bir fotoğraf makinası görmedim. Eğer yeni bir modelse kaç paraysa söyleyin, kaçamakçılar, ünlüler, ünsüzler, donsuzlar ( belki manken donuyla kendisini ayrı karede gösterirde rezil olmaz) alsın.

İnternette hesap açmak: Vadeli mi vadesizmi? Facebook sizin hesaba yüzde kaç faiz veriyor? Twitter da kredi oranları da bayağı düşmüş duyduğum kadarıyla...İnternette bir siteye üye olmanın yeni adı hesap açmak. Belki yabancı dilde bu deyimle anılıyor olabilir ama internet bizim memlekete geldiğinde de ‘’üye olun’’ linki vardı, şimdi de var. Hiç hesap açın diye bir üyelik sistemi görmedim. Demek ki böyle yerlerde hesap açınca insan kendini daha önemli sanıyor şu internette.

DJ’in partide çalması: En çok hakaret ve aşağılamayı hakedenlerin başında gelir ve altın mp3 ödüllerine adaydır. Medya herifi sekiz sütuna manşet lanse eder: ‘’Bu gece barda gönlü hovarda olarak DJ Taşplak Joe çalıyor..’’ Ne çalıyor ulan, ne çalıyor! Önündeki cihaza cd plak takınca herife piyanist, müzisyen, sanatkar ( sanatçı demiyorum çünkü bu deyimi artık herkes için kullanıyorlar.Ayağa düştü) muamelesi yapmak tüm zamanların en saçma söylemi ödülünü haketmiyormu?

Medya hangi dalda olursa olsun gündemi belirlediği kadar üçüncü dünyanın postmodern zamanlarında kendini kaybetmiş toplumun aşağılayıcı dilini de belirler. Kolay olan bu dili çabuk öğrenmek, zor olan bu dili kullanmamayı kabullenmemektir.

Uykusuzluk

Yazı yarıda kesilirse bilin ki uyudum demektir. Hoşgörün.
Hafta içi dinlenmek için işe geleniniz varmıdır?
Ben bunun için işe geliyorum. Yoksa para kazanmak, kariyer mevki falan boş işler.2 günlük hafta sonu tatilinde ameleden beter yorulmak, hele bu iğrenç yaz mevsiminde ve daha iğren rutubetli İstanbulda hiç çekilmiyor.

Bütün bunlara dün gece uykusuzluk da eklendi.Değil uyumak, parmağı kıpırdatmanın imkansız olduğu boğucu bir gecede Eren’e bakmak eşittir komando eğitimi demek. Yedir, içir, oyna, eğlendir, enerjisine ve hızına yetiş, gece olunca da uykuya yatır ve masal oku. Dün gece baba oğul yattık. Yatınca mecburen uyku falan yok oluyor insanın gözünden. Cuma akşamı nezle olduğu için iki gündür yoğun bir nezle tedavisi uyguladık.Neyseki daha iyi şimdi. Ancak sabaha kadar....kadar..kad...kaddaa....kaddfjakjdsgfWXHJHG