Pages

30 Eylül 2010 Perşembe

Mimlenmişim (Keith Jarret)

Genç Blogger arkadaşım Mydream tarafından mim olayına dahil edilmişim.Bloglarda karşılaştığım ama ne olduğunu ancak şimdi çözdüğüm mim’in konusu ‘’kimin yerinde olmak istersiniz’’

Sanırım Keith Jarret’in yerinde olmak isterdim.
New Orleans caz’ı sevmeme karşın, Keith Jarret’in usta ve çılgın bir caz piyanisti olması ( onu Miles Davis ile birlikte görmelisiniz) tekniğine hayran olmam nedeniyle onun yerinde olmak istediğimi belirtiyor ve mim’i Monera Alemi'ne devrediyorum.

Keith Jarret Tokyo konseri ''Round Midnight''


Keith Jarrett - Round Midnight
Yükleyen madafonka2. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.

Büyük Hayatın Küçük Hikayesi

Ondokuzuncu yüzyılın sonlarında , batıda küçük bir kasabada 40 yaşında bir çiftçi bir gün hastalandı.

Doktor ona dört ya da beş ay daha yaşayabileceğini söyledi.

Çiftçi çok üzüldü.

Çiftliğini terkederek atına bindi ve kuzeye doğru gitti.

Atını, yorgunluktan ayakta duramayacağı ana kadar sürdü.

Çorak bir araziye geldi.

Bir çukur kazdı ve başı dışarıda kalacak şekilde kendisini gömdü ve ölmeyi beklemeye başladı.Güneş tepede kafasını kızarttıkça tepesindeki akbaba sayısı çoğaldı.

Güneş batarken yüzünü pek seçemediği bir atlı yanına yaklaştı ve ona ne yaptığını sordu.

Çiftçi olanı biteni anlattı.

Ziyaretçi ona çok genç olduğunu, 40 yaşında birinin kalan zamanını kendini mutlu edecek bişey yaparak geçirmesini ve öyle ölmesini tavsiye etti ve uzaklaştı.

Çiftçi gece yarısı kendini gömdüğü çukurdan çıktı. Atına binerek gece boyu kuzeye doğru gitmeye devam etti.

Uzun bir süre daha yol aldı ve asırlık çınar ile akasya ağaçlarının olduğu çok büyük bir ormana geldi.

Ağaçlar o kadar uzun ve yaşlıydı ki , çevresini dönmek için çok insan gerekiyordu.

Ortalık çok sessizdi.

Çiftçi boş bir alana bir barınak yaptı.

Sabahları ağaçları inceliyor ve durmadan not ediyor, yazıyordu.

Bir süre sonra elinde ağaçlarla ilgili bilgiler birikti.

Sonra birgün yalnız olmadığını anladı. İnsanların arazi açmak için ağaçları kestiğine tanık oldu.Gördüğü şey katliamdı.

Önce insanlarla konuşarak engellemeye çalıştı.Mücadele etti. Yetmeyince silahlı mücadeleye girişti. Ölmekten korkacak durumu yoktu az zamanı kalmıştı.

Sonra aklına mahkemeye gitme fikri geldi.

Mahkemede ağaçların nasıl katledildiğini, katliamdan sonra tabiatın nasıl yok olduğunu anlattı. Haritalar çizdi, arazi açılması için planlar yaptı.yargıç ve jüriye günler süren savunmalar yaptı.

Konu o kadar büyüdü ki , zamanın başkanı konuyla bizzat ilgilendi ve çiftçinin yaşadığı ormanın sit alanı olması için yasa çıkarttı. Çiftçi davayı kazandı ve barınağına döndü.

Çiftçi ormanında kalan vakitlerini ağaçlar ve tabiatla iç içe geçirdi. Ağaçları koruyan adam olarak tanındı ve mutlu bir şekilde öldü.

Öldüğünde 93 yaşındaydı.

29 Eylül 2010 Çarşamba

Şarküteri (Delicatessen-1991)

Apokaliptik, varolmayan bir zaman ve mekan..

Şimdilerde bu görselliği bilgisayar destekli yapıyorlar.Ama ne kadar yaparlarsa yapsınlar mekanın dünyaya ait bir yer ya da neresi olduğu yönünde ilk dakikada fikir sahibi oluveriyorsunuz.

Reklamcılıktan gelme iki yarım akıllı fransızın (Jean Pierre Jeunet/Marc Caro)1991’de yönettiği, bizde İstanbul Film Festivali sonrasında 1993 de vizyon şansı bulan Şarküteri (Delicatessen), yukarıda bahsettiğim türden ilk dakika izlenimi veren türden bir mekana sahip değil. Kaldı ki zaman ve mekan hakkında fikir vermemesi, (çünkü film aslında hiç varolmayan bir zaman mekana sahip) ana mekanın görsel olarak karanlık bir mahallenin Brooklyn tarzı binalarından birinden ibaret olması film hakkında harika bir tarz.Ancak Brooklyn tarzına sahip bina, dış çekimlerde seyircinin bilinçaltında binanın fiziksel varlığını hiçe sayıp varolmayan mekan şeklinde beliriyor.

Bu puslu karanlık atmosferde göğe yükselen binanın sakinleri kıtlık zamanları yaşamakta, diktatör yönetim ile kendilerine Trogloist adı veren ve yeraltında yaşayan isyancılar arasında bir tür içsavaş yaşanmaktadır.Binanın girşindeki kasap-ve aynı zamanda binanın yöneticisi- bina sakinlerini doyurmak için paranın kalmadığı bir yerde takas usülü ile et satmakta, takas edilecek mal kalmadığı zaman ise et ihtiyacının karşılamak için bina sakinlerinin yakınlarını feda ederek et ihtiyacını!! karşılamaktadır.Binada yeterli ihtiyar kalmadığını anladığında gazeteye ilan vererek ortalık işlerini yürütmesi için eleman arar. Makyaj yapmadan da komik bir surata sahip olan palyaço eskisi Louison ilana karşılık vererek bu tuhaf binada işe başlar ve kasabın ultra miyop ve içe kapanık kızı Julie’ye de aşık olur.Kasap işi iyice azıtıp delilik sınırlarını da geçerken trogloistler artık son darbeyi vurmanın hazırlığı içindedirler.Louison bir yandan acımasız kasabın satırından kurtulmaya çalışırken bir yandan da durumu kurtarmaya çalışıp Julie ile aşkını komik ve saf bir şekilde yaşamaya çalışacaktır.

Filmin yönetmenlerinden Jean Pierre Jeunet’i uluslararası bir üne kavuşturan filmler yabancı değil. İzleyici Jeunet’i, Amelie, Kayıp Nişanlı ve ABD’de tek kelime ingilizce bilmeden holivut için çektiği içler acısı Alien Ressurrection filmleriyle tanıyor.Şarküteri sinemasal anlamda bir dahilik ürünü olduğu gibi gerilim ve kahkaha dolu bir sistem eleştirisi. Diğer yönetmen Marc Caro, Jeunet ile birlikte Şarküteriden sonra aynı formata benzer ‘’Kayıp Çocuklar Şehri’’’ni çektikten sonra Jeunet ile yollarını ayırdı ve kendisinde pek haber alınamadı bir daha. En son bir iki yıl önce palyaço Louison’nun da oynadığı Dante 01 ile arz-ı endam etti ama pek ses getirmedi.

Film gerilimli bir atmosfere sahip olsa da aslında sistemini eleştirirken izleyiciyi sürekli gülümsetiyor.Daha çok masalımsı ve gerçeküstü bir havada geçen ve çoğu kez kahkahalarla kesilen akılcı sahneleri, tasarımın dijital efekt kullanılmadan doğal olarak çekilmiş olması, bina sakinlerinin kendine özgü gariplikleri ( intihar etmek isteyip bir türlü etmeyi başaramayan kadın, koyun sesi makinesi imalatçısı, salyangoz adam vs..) ve peşpeşe patlayan görsel espriler Şarküteriyi sinema da haklı ve olması gerektiği yere oturtuyor. Atmosferin oluşmasındaki önemli paylardan biri de İranlı görüntü yönetmeni Darius Khondji’ye ait. Darius Khondji’nin izleyip de beğenmediğim hiç bir çalışmasını hatırlamıyorum ki David Fincher’ın Panik Odası filminde de filmi yarıda bırakmasına karşın iyi bir iş çıkarmıştı.

Louison’u canlandıran Dominique Pinon Jeunet’in fetiş oyuncusu aslında. Şarküteri, Kayıp Çocuklar Şehri ve özellikle Amelie’de oynadığı komik psikopat sevgili rolüyle belleklere kazındı. Hain kasap Jean Claude Dreyfuss’u izleyici Autumn filminden anımsayabilir. Jeunet ve Caro filmin siyasi tavrında devrimci bir tavır sergiliyor. Kaldı ki trogloistleri canlandıranlardan biri de bir kaç saniye görünen Marc Caro’nun ta kendisi. Filmin gelişme bölümünde verilen müzikli sevişme sahnesi izleyiciyi gülmekten yerlere yatırırken, finaldeki su baskını, kasabın sonu ve Louison ile Julie’nin çatıda yaptıkarı o muhteşem güzellikteki çello-testere düeti Şarküteri’nin gerçeküstü unutulmazlarından.

Sinemada digital efektler olmadan muhteşem bir görsellik izlemek, gülmek-gerilmek (evet ikisi bir arada tek poşette) ve iki saatliğine sinema sanatına ortak olmak adına bir gecenizi ayırıp izleyin derim.

27 Eylül 2010 Pazartesi

Şems-iye

Öylesine bir Pazartesiye başladık. Servis beklediğim durakta havaya baktım.İrlanda’da yaşıyorum dedirten bir grilik, patladı patlayacak bir sağanak habercisi ilk damlalar. Otobüs durağında gene aynı yüzler aynı tipler. Kimi uyuyor, kimi cep telefonu elinde ağaçkakan hızıyla mesaj yazıyor, kimi ise benim gibi sadece dikiliyor ve ufukta belirecek servisini otobüsünü bekliyor.

O sağanak, uyuyanı yatağından tavana fırlatacak şiddette bir yıldırım düşmesiyle başladı. 7+1 Dolby Digital (Tescilli Marka) ses sistemi haltetmiş. Naturel ses sistemi diye ben buna derim.Eve taktırmak lazım en kısa zamanda. Damlalar 100 kilometre kızla inerken caddede yürüyen insanlar ikiye bölünmüş kızıldeniz suları gibi  ayrılıp saçak altına saklanıyorlar.Kimi şemsiyeli kimi değil. Kimisi ise ‘’vücudunun dörtte üçü su olan bir canlı için şemsiye samimiyetsizliktir’’ deyip yağmur altında yürümeye devam etti.

Oldum olası şemsiyeden nefret ederim. Sürekli bir yerde unuturum ya da ruhumun iliklerine kadar tembel olduğum için bilerek bir yerde bırakırım. Peşimden ‘’abii unuttunn abiii’ diye bağırıp koşan olursa koyduğu bomba farkedilmiş terörist gibi kaçarım. Sırf bu yüzden tüm kışlık parkalarım kapşonludur. Hem arada bir kapşonu çıkarıp ıslanmayı da çok severim. Bu sabah otobüs durağında beklerken arada bir kafamı çıkarıp ıslandım.Pille çalışan gözlük sileceği de icat etseler çok iyi olacak ama neyse. Şimdilik mendille idare edicez.

Ofiste her köşede açılıp kurumaya bırakılmış şemsiyeler var. Hepsinden su süzülürken şemsiyelerin rengi şekli tipi dikkatimi çekiyor. Kimi hiç bir özelliği olmayan, sade, tek renkli ve uzun, kimi kokoş işi süslü püslü ve kendini bile korumayamayacak kadar küçük.Kimi yayvan kimi ise yeni moda çukur tipli. Sahiplerini anlatan eşyalar dizisi olsa şemsiyeler ilk sırayı alırmıydı?

Şemsiyeden silah yapmak fikri holivuta özgüdür. Kimisi tek atımlık tüfek olur, kimisi kılıçtır. Kuş Tweety’nin sahibi yaşlı tonton teyze ise Sylvester’ın kafasını patlatmak için kullanır. Kimisi ise yağmur için değil baston diye taşınır.Baston tarzı taşıyanlar kalmadı artık. Eski türkçe şems (güneş) ile iye (lik lık eki) birleşimi şemsiyenin artık güneşten korusun diye kullananı da yok. Ben hiç Üsküdar’da güneşten korusun diye şemsiye açıp katib kollayana rastlamadım.

Bizim evde şemsiye beter Böcek’in oyuncağı. Şemsiyeden atlı karınca ve dönme dolap yapıp oynuyor. Bazen şemsiyeyi açarken ucu suratına gelicek diye korkuyorum ama sanırım boş bir korku. Herkes Syrakusa kadar sakar olacak değil ya..

24 Eylül 2010 Cuma

Children Of Syrakusa

Einstein’a günün birinde gazetecenin biri sormuş:
‘’Üçüncü dünya savaşı hangi silahlarla olacak?’’
Cevap kısa bir düşünmeden sonra gelmiş:
‘’Üçüncüyü bilmiyorum ama dördüncüsünün taş ve sopalarla olacağı kesin!!’’

Böyle olması birinci ve en güçlü ihtimal.
Diğer ihtimal ise Platon’un dediği gibi olur sanırım: ‘’Savaşın sonunu yalnızca ölüler görür’’

Ormanda fantom 10 kaplan gücündedir derler.
Ben çocukken derlerdi. Biz de yerdik.
Şimdilerde kaplan gücünde azalma oldumu, çizgi romanların büyüsü elektronik hayatla birlikte azaldımı bilmiyorum. Tek bildiğim sarı saman kağıtlara siyah beyaz basılı kartondan kapaklı çizgi romanların artık lüks kuşe kağıda sert ciltli ve renkli basıldığı.

Koklasan aynı keyfi alamazsın.Değiş tokuş yapmak için karşı balkondaki arkadaşına karşılıklı fırlatamazsın. O cilt adamın kafasını yarar. Eciş bücüş ama doğal (şimdiki adı organik) sebze meyve görünümünden, apollon ve afrodit görünümlü suni gübreli hormonlu sebze meyveye terfi eder gibi, sararmış kağıtlı ama sıcak ve keyifli çizgi romandan süper görünümlü çizfi romana terfi etti yeni kuşak.Bizim aldığımız keyfi alırlar mı, ya da şimdiki kuşak çizgi roman okurmu onu da bilmiyorum. Play Station 3, PC Oyunları ve internet varken çizgi romanı kim takar mı diyorlar acaba?

Bir çizgi romanı ders kitabının arasına yerleştirip ders çalışma süsü verip okuyabilir, anne babanı kandırabilirsin ama tarih kitabının arasına oyun konsolu koyma şansı nedir?

Zagor’un yanındaki fıçıya benzeyen Meksikalı dostu Felipe Ceytano Lopez Martinez Gonzales Çiko’nun (6 isimli evet) sakarlıkları ve Zagor’un dostu olması okuru keyiflendirirken, Çiko’nun silahı olmasına rağmen hiç kullanmıyorken, Baltalı ilahın baltası bir kaç kızılderilinin çenesine yapışıp onu sadece bayıltırken ve hiç kan yokken de şiddet vardı. Ama şimdiki şiddet üç dört beş boyutlu, gerçeğinden farksız ve bol kanlı olarak digital hayatta çocukların hayatını işgal ediyor.

Red Kit sigara tiryakisiydi ama sadece dudak tiryakisiydi. Red Kit yüzünden sigara başlayan arkadaşım olmadı hiç. Çelik Blek’in kafasındaki şapka bir kunduz’un kürkünden yapılmıştı. Ama kunduzları soylarını tüketecek kadar katleden bir nesil görmedim. Kızılmaske Fantom ölümsüz ruhtu. Ama bu özelliğinin hiç bir akranımda manyaklığa yol açtığını hatırlamıyorum.

Gözlüklü ve soluk benizli çocuklar üredi. Sokakta oynamayı bilmiyorlar, 6 yaşında bakkala bile gidemiyorlar, excel hücresi ya da hesap makinesi olmadan beynin çalıştırıp çarpma yapamıyorlar ama 19 inçlik yatay LCD ekranların başında saniyede 20 adam doğrayıp füzeyle tank uçurabiliyor, Machete'nin ruhuna rahmet okutacak şekilde kan saçabiliyor ve bütün bunları yaparken nefes almayı bile unutuyorlar. Kısacası adam kesip çöp tenekesine koymak artık günümüzde çok da anormal ve mide bulandırıcı değil.Bana kızacakmısınız bilmiyorum ama ben artık çocukları potansiyel psikopat olarak görüyorum.hepsi cinayete, kana, vahşete ve her türlü sapkınlığa meyilliler.Dünyanın küçülmesi sapkınlığın da çeperini daralttı. İnternet sayesinde gezmeden seyyah, okumadan alim olan biz çok bilmiş yetişkinler ise doğal olanı ve çocuklara yakışacak hiç bir şeyi ya hayata geçiremiyoruz, ya da çok fazla düşünüp taşınıp kayışı kopardığımız için çocuklar da bu hale dönüştüler. Bu yazıda bunun suçlusunu aramıyorum.Suçlu bellidir ama şimdi yazmayacağım.

İğneyi kendime batırmalıyım Beter Böcek de bunlardan biri olma yolunda ilerliyor. Hatta buna biz yetişkinler de dahiliz, zora girip bütün bu yazdıklarımızı okutmak için para ve emek sarfedip dergi çıkartmıyor, sıfır maliyetli ve daha az emek harcanan bloglarda yayınlıyoruz.Ve bütün bunlar aklıma geldikçe Alfonso Cuaron’un Children Of Men’i, William Golding’in Nobel ödüllü Lord of the Flies (Sineklerin Tanrısı) romanı geliyor. İzleyenler okuyanlar bilir. Bilen bilmeyene anlatsın..

Dördüncü dünya savaşından önce çıkacak olan savaş insanlık tarihi kadar teknolojiyi de bitirse, savaştan ikiyüz yıl sonra toprağı eşeleyen çocuklar enkaz halindeki bir cep telefonunun izini bulduğunda önüne geçilemez kısırdöngü yeniden başlayacak .İşte o enkaz için yapılacak taşlı sopalı savaş dördüncü dünya savaşı olacak. Ve en merak ettiğim konu ise, o an geldiğinde bakalım Sineklerin Tanrısı kim ya da ne olacak?

Merak ediyorum ama seviniyorum da.. Çünkü biz göremeyeceğiz.
Yırttık.

22 Eylül 2010 Çarşamba

CERN'e Karşı Yatır Beni

Mühim not : Bu yazı okura pek bişey katarmı bilinmez, ona göre oku..

23 derece 27 dakika yamuk bir gezegende yaşıyoruz.

Dik olsaymış ya da hızında 1 kilometrelik bir azalma vukuu bulsaydı, bu gezegen üstünde tepinen ne varsa uzaya savuracakmış.
Kimse bu gezegene ‘’yamuk yapma bana darılırım sana’’ diyemez. Zira diyecek adamın ciğeri körük gibi olmalı.Nefesini ne kadar tutarsa o kadar yol alır koca boşlukta. Aman karadeliklere dikkat, kafanızı çarpmayın! Nefes bitince de sakın ışıklı koridora doğru yürüme.. Düşer kalçanı kırarsın billa.

CERN'de yapılan en son deneyde protonlar 7 Tev hızında (nedemekse artık) çarpıştırıldı. İlk çarpıştırma 4 Tev hızındaydı. 7 Tev’lik çarpışmada bazı protonların birbirine sıkı sıkı bağlı olduğu görülmüş. Bize göre ‘’protonların aile bağları çok güçlü’’ yorumu yeterlidir. Ama fizikçiler olaya bu kadar sığ bakmıyorlar elbette. Bu sıkıfıkılığın onların dilindeki anlamını bilmiyoruz, ilerde çözücez. Dahası bizim çocuklarımız çözecek.. Tarihi belli olmayan bir gelecekte bu kez 14 Tev hızında ve ışık hızına yakın çarpıştırılacakmış.

Sıkıfıkılar birbirinden ayrılırmı ?
Higgs parçacığı görülebilir mi?
Atomu oluşturan madde 1 mikrosaniyeliğine belirir mi ?
Fatmagül aklanırmı görücez.

Einstein, ‘’ Tanrı zar atmaz’’ demiş zamanında.
Bu kimilerine göre e=mc2’ nin anlaşılır hali, kimilerine göre de ‘’bak gördünüzmü biz haklıyız’’ meselesi.
Stephen Hawking, ‘Zamanın Kısa tarihi’ kitabında ‘’belki atabilir’’ dedi. Şimdi de ‘’insanoğlu başka bir gezegende yaşamanın yolunu bulamazsa bittik’’ diyor. Üstüne de ekliyor : ‘’evrende yalnız değiliz ama üçüncü türden yakınlaşmaladan kaçının’’

Der tabii. Der.
GORA’da elin uzaylısına öyle muamele yaparsan onlar da popolarından şimşekler çıkarıp kızartırlar bizi. Bu işe de en çok Spielberg güler.

Higgs parçacığını bulurlarsa elimize ne geçecek? Önce Higgs parçacığı da neyin nesi onu söylemek lazım: Kimileri buna Tanrı parçacığı diyor. Evreni oluşturan elementleri oluşturan madde. Yani atomun atomu.
Evet? Ne geçecek elimize?

Bu soruyu bu kadar basit ve aşağılar gibi sorduğum için fizikçiler CERN tüplerine beni koyup 100 Tev hızında patlatacaklar kafamı.Amacım basit soru sormak değil olayın büyüklüğünü izah ederken blog sınırları dışına taşmamak için basite indirmek.

Ne geçecek biliyormusunuz?

Bilinen tüm fizik kuralları ya yıkılacak, ya da doğru oldukları kanıtlanıp elde edilen bilgilerle daha ileri gidip, koyun eşek kopyalamaktan çok daha ileri, evren kopyalamaya gidicez. Asimov yaşasa benimle gurur duyardı. Fatmagül ise derdine yansın! Tam ‘’o’’ anda ışınlansa 3 sarhoş elleri belinde nal gibi kalacaklardı. Neyse küçük bir zamanlama hatası diyelim.

Rus matematikçi Dr. Grigory Perelman'ın, çözülemez denilen problemi (100 yıldır matematikçilerin çözemediği Poincare Varsayımı problemini çözen Perelman, çözümü de internette yayımlamıştı. Poincare Varsayımı: Dört boyutlu uzay üzerine varsayımın denklemsel ispatı) çözdüğü ve ödül olan 1 milyon doları almadığı biliniyor. Annesiyle derme çatma bir evde yaşan ,öğrencilere özel ders vererek ve annesinin emekli maaşı ile yaşayan adam problemi çözdükten sonra evine hücum eden basın mensuplarının karşısına çıkmıyor. Annesi basın mensuplarının ‘’Perelman nerede?’’ sorusuna ‘’problemi çözdükten sonra dağ çileği toplamaya gitti’’ dediği biliniyor.

Einstein evreni tam olarak açıklayamadan öldü.
Hawking dahasını da bulacaktı ama bedensel olarak ciddi biçimde engelli.
Perelman çözümün ardından konuşmuyor çilek topluyor.

Bu adamlar bişey görüyor ve biliyor ama susuyor.
Bakalım CERN konuşacakmı?
Canım çilek çekti bu arada. Fatmagül, git CERN’in bahçesinden çilek getir ama sağlam dön. Hadi bakim.

21 Eylül 2010 Salı

Apocalyptica - Path

Klasik müzik ve heavy metal arasındaki sınırın sanılanın aksine çok ince olduğunu düşündüren Apocalyptica grubu, Finlandiyalı klasik müzik öğrencisi dört gencin, yakın çevrelerine çaldıkları Metallica yorumlarıyla müzik çalışmalarına başladı.

Metallica’nın "Enter Sandman", "The Unforgiven", "Wherever I May Roam", "Master of Puppets", "Harvester of Sorrow" gibi parçalarını dört çelloyla yorumladıkları ilk albümleri "Plays Metallica By Four Cellos", 1996 yılında piyasaya çıkarak tüm dünyada 250.000 adetlik satışla metal müzik dinleyicilerinin yanı sıra klasik müzik severlerin de arşivlerinde yer almayı başardı.
1998 yılında piyasaya çıkan "Inquisition Symphony" adlı bu albüm, öncekinden sert bir tarza sahipti. Grup, bu çalışmayı sunduğu turne kapsamında İstanbul ve Ankara’da da konserler verdi.
Sonrasında grubu, Şebnem Ferah’ın "Perdeler" şarkısına eşlik ederken dinledik. Ferah’ın albümünde biri orijinal, diğeri Apocalyptica düzenlemesi olan iki sürüm yer aldı.

Video, bana Ingmar Bergman'ın Yedinci Mühür yapıtını anımsatır.


Apocalyptica - Path
Yükleyen jean-lou2. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.

Nedensiz Nostalji-2


Ajda Pekkan - Haykıracak Nefesim {1980 TRT}
Yükleyen tserhat. - Öne çıkan müzik videolarını izleyin.

Tavuk Suyuna Blog Yazısı

Sonbahar başladı bugün İstanbul’da.
Okullar açıldı
Trafik eski güzel keşmekeşliğine geri döndü.
Ceketler, uzun kollular giyildi.
Bach ve sıcak içecek yine moda.

İnsanlar işyerlerinde ‘’tatile kaçmak’’ hissinden kurtulmuş,önümüzdeki 5-6 ay boyunca robot gibi çalışma düzenine girmişler.

Sanırım bu zamanların keyfini şu anda sadece karıncalar çıkarmakta.

E haklarıdır. Biz havuzda malibu çekerken, onlar sırtında kırıntıyla bizim ıslak ayaklarımız tarafından ezilmeden yuvaya gitme telaşındaydılar.Bacak bacak üstüne atıp dev karıncalar imparatorluğu filmini izleme ve yağmur damlası içme sırası onların.

Ağustos böceği mi ?
Bilmem? Belki hala kopan gitar telini tamirle meşguldür.

Kurşuni havaları severim. Ama bu tür havalarda kitap falan okumam.Zaten okuyacak vaktim de yok.İş,ev ve Beter Böcek yeterince zaman alıyor. İki damla yağmur düşünce tek yaptığım, önce kafamı arabanın camından uzatmış köpekler gibi pencereden dışarı uzatıp ıslanmak, (bunu yaparken uçacaz aşağı birgün ama bakalım ne zaman) sonra da tüttürüp yağmurun içindeki tonları dinlemek. Ben bu cool tavırlardayken beni görüp içlenen sadece karşı evin camını silen kadıncağız oluyor. Lakin onunda benim hakkımda ‘’hayatın sırrını çözmüş bu herif’’ diye düşündüğünü sanmam. Olsa olsa ‘’deliye bak bu havada göğsü bağrı açık üşütecek gerzek’’ diyordur.

Ha bir de yaz geceleri gecenin ikisine kadar ayı gibi sokaklarda böğüren içen sıçan cam çerçeve kırıp arabasının cıstaklı teybini bağırtan birinci sınıf sürüngenlerin deliklerine geri girdiklerini görmeyi seviyorum. Yağ yağmur yağ.. Daha çok yağ.. O cıstaklı teybin bütün devrelerine sızıp ilk kontak çevirmede kısa devre yaptıracak kadar yağ.

Piyanomu satmaya karar verdim. Havalar soğuyunca pek misafir gelmiyor. E gelmeyince de hava atacak kimse kalmamış oluyor.

‘Sahibinden az parmaklanmış, iyi derecede Chopin ve Bach bilen ve kendi kendine çalabilip sahibini uğraştırmayan Roland marka piyanom satılıktır.’
...............
........................
İlgilenenlerin canı çıksın! Vermem lan piyanomu vermem bana ne! Vermem, vazgeçtim gidin gelmeyin başka arayın bulun. ( titrek dudak ve sulu göz hayal et okur) O benim piyanomdur piyanomdur ancak.. Gitmesek de çalmaksak da o piyano benim piyanomdur.

Bütün bu sonradan görme entellektüel hallerimin yoğunluğu tüm çevreye yayılmış olacak ki , benimle söyleşi yapmaya gelen bir gazeteci olsa gerek, kapıyı çalıyor. Gidip boyun bağımı takıyor ve pipom ağzımda kapıyı açıyorum.
Nefes nefese kalmış ter kokan bir herif.
‘’Su lazım mı abi?’’
..............

Yaşamın kavun olduğu gerçeğini göz ardı etmemek lazım.
Bırak bu işleri Syrakusa diyor iç ses.
Git Beter Böcekle birlikte Astroboy izle, oyun hamurundan kedi köpek yap. Neyine gerek senin sonbahar yazısı be herif! Hadi yaylan.

17 Eylül 2010 Cuma

Bach,Chaconne,Sarı Saçlı Çocuk ve Seslerin Dinginliği

Perdeyi kapattıktan sonra içeride kalan tek şey yağmurun sesi oldu.
Yanılıyordu.
Yağmura eşlik eden kör güzellikte sesler başladı.
Yanılmıyordu.
Bach ve yağmur, sarı saçlı bir çocuk için çaldı,sarı saçlı çocuk melekleri gördükten sonra rüyalarla dolu bir uykuya daldı.



Clip Chaconne (Bach/Busoni)
Yükleyen HeleneGrimaud. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

15 Eylül 2010 Çarşamba

Ofiste Rövaşata

Ofis...
Lost adasından daha tehlikeli, daha gizemli, bir Michael Bay filminden daha aksiyonlu ve beş dakika sonra karşınıza neyin çıkacağını bilmediğiniz, cennetle cehennem arasında sıkışmış bir mekan.

Tüm gününüzün yoğrulduğu, içeri girdiğiniz andan itibaren önünüzdeki 24 saati nasıl geçireceğinize karar verilecek olan ve bir daha asla geri dönülemeyecek çok tuhaf hareketler yaptığınız alan.

Ofis yaşamı hakkında daha önce de yazmıştım. Ve anlıyorum ki gene ofis birikintilerim gelmiş. Biraz daha karalayayım dedim.

Ofiste yaşam, daha önce de yazdığım gibi maske takarak sürdürdüğünüz bir yaşamdır. Gerçek hayattan çok öte, sadece özel telefon görüşmelerinize kulak kabartan iş arkadaşlarınızın sizin ve özel hayatınız hakkınızda bilgi sahibi oldukları, yeterli dikkati veremediklerinde ise duyduklarını kulaktan kulağa oynar gibi yorumladıkları bir yaşamdır. Eşinize dostunuza telefonda ‘’falan konuda bir gelecek görmüyorum’’ dediğinizde, çevreniz tarafından ‘’syrakusa görmüyormuş aslında körmüş. Bak yıllarca bizden sakladı’’ ya da ‘’ Syrakusa geleceği görüyormuş öğle tatilinde fal baktıralım şuna’’ şeklinde yorumlanabilirsiniz.

Masanızın üzerindekiler çevrenizdekilere özel hayatınız hakkında fikirler verir. Deney yapıp sonuçları inceleyen bilim insanları gibi gördüklerini yeni fikirler adı altında yorumlarlar. Yapılan işe odaklanmak yerine masanın üstünde duran sevdiklerinizin fotoğraflarını analiz ederler ve oturuşunuzdan nette gezindiğiniz sitelere kadar didiklenirsiniz.

Hayat, ofis içinde dış dünyadan soyutlanmış şekilde geçer. Dış dünyada olup bitenler, dışarıda havanın nasıl olduğu ya da günün detayları ofistekiler için önemsizdir.Sıcak havada inşaatta çalışan işçiyi bir ofis insanı hiç düşünmez. Çünkü kliması tepesinde boyun kaslarına çalışıyordur ve ter bezleri tatildedir. Kışın ise tekeri patlamış bir taksicinin halinden ofisçi anlamaz çünkü aynı klima bu kez boyun kaslarına ters etki yapmaktadır. Akşam haberleri izleme şansınız yok ise bir ofis insanı için gündelik yaşam ancak Robinson Cruose’nun bildiği kadardır.

Ofis bir tür ‘’biri bizi dikizliyor’’ programıdır. Ne kadar köşeye sinerseniz sinin biri muhakkak yaptıklarınızın farkındadır. Değilse bile kıçından uydurarak gene bir fikir sahibi olabilir. Ve ipinizin çekilmesi an meselesidir. Çünkü hiç bir çalışan diğer ofis arkadaşını kendisi kadar çok çalışmadığını, bunun haksızlık ve adaletsizlik olduğunu düşünür. Hapşırsanız kabahattir.

Ofis makinelerini kullanmak için üniversite bitirmeye gerek yoktur ama deneyime gerek vardır. Minimum ölçüde hayatında en az iki kez faks çekmiş olmak, telefonu yönlendirmeyi bilmek ve bilgisayarın açma kapama düğmesini gözü kapalı parmak yordamıyla bulmayı bilmek gerekir. Fotokopi çekemeyenler ofiste tek ayak üstünde mesaiye kalır.
Ofiste yaşanan kazalar olur kimi zaman. Üzerine bişey dökülmesi çok yaşanan ama kısmen hoş görülen bir kazadır. Ama tuvalette işin bittiğinde fermuarının patladığını görmek en feci olanıdır. Eğer yaz aylarını yaşıyorsan ceketin üstünde yoktur ve patlamış fermuarla mesaiyi bitirmek bir ofisçiyi mesai bitimine kadar koltuğuna gömüp masaya bitişik hale getirecektir. Ama masya ulaşmak o kadar kolay değildir. Tuvaletten çıktığında masana en kısa yoldan ulaşmak için güneşten kaçan vampir gibi kıyıdıan kıyıdan yürür, sağı solu tarar ve Hülya Koçyiğit stiliyle yan yan yürüsün. Ve bu durum esnasında karşına iki laf etmek için birinin çıkması kaçınılmazdır. Bu durumu bertaraf etmek için en az 2 yıl ofis deneyiminin olması, her köşe bucağı ezbere biliyor olman ve profesyonel ölçüde yalan söyleyecek deneyimde olmak gerekir. Askerliğini yapmış olmanın sana kazandıracağı bir avantaj yoktur.

Hasta halde ofiste çalışmakla uzayda zamansızlığın farkına varmış olursun. Görecelilik Kuramının aslında ne beter bişey olduğunu ve Einstein’ın ‘’zaman algıya göre değişir’’ sözünü dibine kadar anlarsın. 8 saatlik mesainin hastayken 18 saate çıktığını, dakikaların 160 saniye sürdüğünü ve asla akşam olmayacağını anlarsın.

Kısacası ofis, vahşi doğada bir hayvanın her an tetikte ve zıpkın gibi yaşamasını bilmesi gereken insanların yaşadığı, koruma altına henüz alınmamış bir alandır.

14 Eylül 2010 Salı

Türk Sinemasında Polisiye (Ejder Kapanı)

Uğur Yücel kendini geliştiriyor.

Klasik polisiye hikaye kalıplarına hem bağlı kalıp hem de yeni nesil türk sineması adına başarılı işler yapan bir film.

Çocuklara tecavüz edip öldüren katilleri avlayan ! ( avcı kurban olursa.. sinemamızda bir ilk mi ? ) bir seri katilin peşine düşen iki deneyimli bir stajyer polisin hikayesinde samimiyet üstdüzeyde ilerliyor film boyunca.

İzleyiciyi tatmin eden yerli Se7en tadında görüntü yönetimi , ve yerli film olanaklarınca ustaca sayılabilecek araba sahneleri , son yarım saate kadar açık vermeyen ve son yarım saatte tıkansa da sadece ‘’acaba’’ dedirten senaryosu ile Uğur Yücel bence son yılların başarılı yönetmenleri arasında. Film sinemasal özelliğinin yanısıra , senaryosuna bir tür toplum fenomenini de katmayı ihmal etmeyerek izleyicinin alt psikolojisine çalışarak adaleti eleştirirken fazla söylenmeyen bir protestoyu da beyazperdeye taşıyor.

‘’Çocuklara tecavüz edenleri avlayan bir katilin yanındayız!’’ İmza halk !

Tartışmayı da beraberinde getirse de ''300 bin dolara bir gece olurmu ki'' konusundan daha fazla tartışmayı da hak ediyor. her iki konu da cevabı olmayan sorular dizisi nasılsa.

Bir çok yönüyle izlemeye değer derken filmin +16 kategorisinde olduğunu da söylemek lazım.


Kimler izlesin ?
yerli film sevenler
çocuklara tecavüze karşı içinde katil barındıranlar
uğur yücel sevenler


Kimler izlemesin
16 yaş altındakiler
Vakti olmayanlar
Kan görmeye dayanamayanlar
Uğur Yücel'in gülerken Al Pacino taklidi yapmasını hoş görmeyenler.

13 Eylül 2010 Pazartesi

Natürhis ve Kelmaymunlar Cehenneminden Kaçış..

Haaaa..vıss..şeyyy.ööö..eee yes yes..nooo..yes..nooo..yes ulan ..nooo be yav.. gnammm gnamm..hmmm...mcakıngh..şlaps..hööö...harşşş harşşş...mınnyyyy...ıyykkk..bööö..yes...bööö..nooo...hınghh!

Saaa...pufff... 12 deaadddaaa...huh haa...tv..durss..mancckk...

Pzt...kooo...felaaaiieaa...zortt! pufff...harşşş..ngghhhh...

Vur...teaaa....lüp...garç!

Ne çabuk sabah oldu...

10 Eylül 2010 Cuma

Nedensiz Nostalji

''The Ayna'' da yazdığım gibi; insan yalnızken biraz özler sevdiklerini. Öyle bir birazdır ki.....




IÅ�IL YÜCESOY / YA SENİNLE YA SENSİZ
Yükleyen lilith_SS. - Yüksek çözünürlüklü video keyfini yaÅ�ayın!

Gölgesizler

Varoluşçuluk, sürrealizm ve kaybolmalar üzerine şiirlemesine bir film..

1994’te Yunus Nadi ödülü alan Hasan Ali Toptaş’ın ‘Gölgesizler’ romanı, 2008 yılında sinemaya Ümit Ünal tarafından aktarıldı. 2009’da izleme şansı bulduğum filmi ise ancak şimdi tanıtmaya çalışıyorum.

Zaman kavramının gece ve gündüzden öte gitmediği ve tarih kavramının ise neredeyse hiç olmadığı bir köyde aniden köyü terkeden berber Nuri ( Cıngıllı Nuri) bir daha köye dönmemiştir ve karısı ile çocukları bir daha ondan haber alamaz. Günün birinde köye mesleği berberlik olan bir yabancı gelir ve Nuri’den kalma döküntü dükkanı işletmeye başlar. Köydeki kaybolmalar sadece berber Nuri ile sınırlı kalmaz ve köyün genç güzel kızı Güvercin de aniden sırra kadem basar. Berber olaylara hiç müdahale etmeden sadece olan biteni izlemekte ve yorumsuz halde köye tanık olmaktadır.Köyün muhtarı kafasını kaybolmalara takmış halde bu gizemli mekanda kendi aklına zar zor sahip çıkarken Güvercin’i bulmaya karar verir. Başlayan süreçte köyün geçmişindeki bilinmeyenler ortaya çıkacak ve zaman ile mekanın, hayal ile gerçeğin birbirinden ayırt edilemediği bu tuhaf köyde cevapsız kalan sorular cevaplarını bulmaya, geçmişin gizemi ise ortaya çıkmaya çalışacaktır.

Ümit Ünal, filmin yönetiminde zaman mekan ve hayal gerçek ikilemelerini verirken romana sadık kalmaya çalıştımı ya da romanı doğru analiz ettimi billmiyorum ama senaryosunun sağlam ve dişe dokunur bir elden çıkartarak filmi örerken ince eleyip sık dokuyor.Köydeki gizem ve köyün geçmişinden gelen bilinmezler, izleyiciye köy ve hikaye konusunda ipuçları verirken  izleyicide merak hissinden öte Ömer Kavur’un ‘’Gizli Yüz’’ ünden beri görmediğim ölçüde sinemasal incelikler barındırıyor. Ama bir anlamda da bunu yaparken de izleyiciye yükleniyor. Köyün yarım akıllı delikanlısının ‘’neden yağar kar’’ diye bağırarak ortalıkta dolaşması, Güvercin’in hikayesi ve bana göre en hikayenin en önemli dokusu olan asker kaçağı adamın bir düzine karısı ve düzinelerce çocuğunun bir anda nereye kayboldukları , köyün muhtarı başta olmak üzere köyün büyük bir çoğunluğunun deliliğin sınırlarında dolaşması filmin ana ekseninde izleyicinin kafasında hikayenin gizeminin örgüsünü oluşturuyor. Filmin finali yüzde yüz yerine oturmasa da izleyici kendi sorularını finalde kendi cevaplıyor. Berber’in köye gelişi, tanık oluşu ve gidişi ise belli ki Hasan Ali Toptaş’ın bir anlamda Pier Paolo Pasolini’nin ‘’Teorema’’ sından izler taşıyor.

Ümit Ünal’ın kamerası, belki de Ömer Kavur ve Antonioni stiline sahip. Zamansız bir mekanda geçen öyküde Ünal’in sinema dili belki de bu iki yönetmenin diliyle örtüşerek en doğru işi yapıyor. Sonuçta gerçeküstü bir romandan aktarılan bu gerçeküstü film toplum birey ilişkilerinden, insanın kendi iç kayboluşlarına kadar bir çok bilinmezi göz önüne getiriyor.

Gerek konu gerek se sinematografik özellikleriyle ‘’Gölgesizler’’ , yurtiçi ve yurtdışı festivaller ve gişede hakettiği başarıyı yakalamış son dönem Türk sinemasında dişe dokunur önemli filmlerinden.

Not: Bazı sahneler +16 sınırındadır. Yaş grubuna dahil olmayanlara izlettirilmemesini öneririm.

7 Eylül 2010 Salı

The Ayna


Kırkına merdiven dayamış (bu benim) ya da kırkını geçmiş adamlar yalnız kaldıklarında görev yaparmış gibi iç hesaplaşmaya girerler. Bu hesaplaşmalar genellikle fiziksel biraz da düşünseldir.

Bayram boyunca Beter Böcek ile annesi evden uzakta olacaklar.Dün ilk yalnız gecemdi.İşten döner dönmez hiç sesin olmadığı, hiç bir eşyanın havada uçuşmadığı, hiçbir yerin dağılmadığı ve benim peşinden koşmadığım ya da at eşek olmadığım Beter Böceksiz iğrenç bir geceydi.Kafa dinlemek denen şeyin aslında gereksiz olduğunu, Böceksiz bir hiç olduğumu anlamaya başladığımda tabağımdaki son lokmayla oynar halde buldum kendimi. Dahası yediğim tüm lokmaların aslında midemde hiçbir his, hiç bir lezzet bırakmadan sadece hacimsel olarak midemi doldurduğunu hissettim. Hissettiğim tek his buydu.

Çoğu adam bu özgürlüğün keyfini sonuna kadar kullanır.Sanki bir daha hiç yalnız kalmayacakmış gibi, bittikten sonra uyutulacakmış gibi kullanır.Bunu bende yapmayı planlıyordum ama yapamadım.İşten çıkınca uygun adım eve döndüğümde ben bile şaşırdım kendime.

En sevdiğim şey tok karnına bişeyler içerken kaşına kaşına film izlemektir. Korsancım Hüsamettin Sparrow’dan aldığım yığınla cd’ye elimi bile sürmedim. Gelen misafirlere hava atmak için aldığım piyanoma bile yaklaşmadım.zaten uzun süredir çok ihmal ediyorum onu.Tv’de Mezzo kanalı açıktı ve sesini biraz kısarak kulaklar açık ama gözler donuk ekrana bakmaya başladım.

Önümüz bayram tüm bloggerların bayramı da kutlu olsun bu arada. Pencere başında tüttürürken orta yaşımı düşünüp eski şevk ve heyecanın kalmadığı iç dünyamda neyle neden ve nasıl hesaplaştığımı bilmediğim bir düşünce yumağına girdim. Annemi ilk gün babamın mezarına götürmem gerek.Uzun zamandır uğramadığım ve tepesine dikilen çam ağacının boyunu da merak ettiğimden annemi bu sene eşine götürmeliyim.Biraz uzakta ama olsun. Şarkı sözü gibi olacak ama babamın öldüğü yaşa doğru uçarak ilerlerken annemden başka kimsenin kalmadığı ve benim her geçen gün daha da yalnızlaştığım, belki de bu yüzden Beter Böcek’e daha da fazla tutunduğum bir yumağın ipi gibiyim. Tek fark o yumakla oynayacak bir kedi yok evde. Balık Dorothy'e yem verirken onunda iyice şiştiğini gördüm dün gece. Kafamı uzatıp ''bundan böyle az yiyeceksin anlaşıldımı'' diye yüksek sesle seslendim ona ama döndü kıçını yüzdü gitti.

Kırkına merdiven dayamış (bu benim) adamlar traş olurken suratını çok inceler. Gırtlağı horoz ibiği gibi olmuşmu, yanaklar şişmiş ve patatese bezemişmi diye aynaya suratını yaklaştırarak bakar, dökülen saç miktarı ve beyazlaşan kıl sayısı sayımı falan yaparlar. Sakallar kesildikten sonra surat biraz yenilendiği için içten içe sevinir ve vücudundaki suyu kaybedip kilo verdiğini sananlar gibi sahte sahte sevinir. Hatta abartıp göbeğini içeri çekip sırıtarak ‘’fazlam yok iyiyim iyi’’ diye hafiften sesli konuşurlar. Ama üç gün sonra gong vuracak ve gene balkabağına dönüşecektir artık adam. Bu kaçınılmazdır.

Ben de traş olurken aynılarını yaptım. Üstelik, artık leblebi bile yesem şişen göbeğimi de profilden kestim aynada. Zaten tatilde çıplak halimi de görünce çekilen bütün resimleri de sildim hafıza kartından. Berbat görünüyorum. Bunları eşime söylediğimde bana ‘’tüh kızlar beğenmeyecek seni’’ deyip dalga geçer. Ama benim tek derdimin kendimi iç hesaplaşmalarıma beğerdirmek olduğunu bilmez. Kırkına merdiven dayamış (bu benim) adamlar böyle düşünür.

Her istediğini istediğin her an yapabilmek çok berbat bir duygu.Bu akşam Daniel Day Lewis’in 2007’de Oscar aldığı ‘’Kan Dökülecek’’ filmini izlemeyi planlıyorum. Umarım caymam.Bayram ertesini iple çekiyorum. Manyakmıyım ne?

6 Eylül 2010 Pazartesi

Azınlık Raporu

Tatil, eğer cümbür cemaat gidiyorsan bir anlamda delilik.

Aylar öncesinden beklemeye başladığın, hayal kurduğun, dinlenmeyi ümit edip iş ve kent hayatından biraz olsun soyutlanmayı istediğin, ama öyle olmayacağını zaten bildiğin bir aktivite.

Yola çıkacağımız sabah, Beter Böcek’in ‘’kalkınnnn acıktımmm’’ haykırmasıyla zıpladık. Neyseki bavullar falan hazır. Kahvaltıyı dışarıda halledip taksiye atlayıp havaalanına gidecez. Kahvaltı esnasında Beter Böcek durmadan ‘’havuza giricem denize girmiycem, lunapark var dimi baba’’ tekerlemesini söylüyor. Daha ikinci bardak çayda lunaparktan nefret etmeye başladım.Kahvaltı bitince taksiye kendimizi atıp yola çıktık. Taksiciye de beyanat veriyoruz. (şuraya gidiyoruz, şurada kalıcaz, şukadar gün kalıcaz seni indikten 5 dakika sonra unutucaz şöfer)

Havaalanındayız. Eşimle koordineli planımız hazır: ‘’Ben Beter Böcekle ilgileneyim sen bavullarla boğuş. Biz yakalanacak veya uçaktan atılıcak olursak eylemlerimizden habersiz oldunu söyle..iyi şanslar Jim..Pardon karıcım.’’
Uçağa biniş kapısına ulaşmak Manş’ı yüzerek geçmekle aynı zamana denk geliyor. Beter Böcek durmadan ötüyor, kontrol cihazını güvenliğin elinden alıp kaçıyor, ben peşinden koşarken güvenlikler de benim peşimden koşuyor. Neyseki üçüncü dur ihtarında bizim oğlanı yakalamayı başardım da mermiyi yemekten kurtuldum.

Uçaktayız... 5 gün önceden Beter Böcek’e empoze etmeye başladığım uçakta kemerini çıkarma yoksa seni uçaktan atarlar tehdidi işe yarıyor. Sorunsuz bir saat geçiriyoruz. Kalkış hariç tabii. Pilot kendini uçak değil uzay mekiği kullanıyor sandı ki 80 derece dik açıyla onbin metreye tırmandık, bende tansiyon 70-10 gözümün önünde melekler uçuşuyor. Ama bu melek biraz tuhaftı.dili kırmızı çatal, boynuzlu falan.. Anlamadım ben.

Antalyaya iniş sorunsuz. Beter Böcek bir ara kokpite saldırdı ama Pitbull zincirine asılır gibi koluna asılıp derhal uçaktan ayırdım onu. Mazallah bu hareket direk olarak terörist eylem sayılabilir.

1 saatte 900 km yol gidip 1 saat 10 dakikada 60 km transfer yapınca insan teknolojiye hayran kalıyor.Transfer esnasında 450 kez ‘’daha gelmedikmi baba’’ sorusuna en sonunda şöför dayanamayarak ‘’gelmedik oğlum gelmedik az sabır’’ diyerek, kırmızı ışıkta bile geçerek bizi otele ulaştırıyor.

Otel lobisine ilk giriş bir önceki yıl kaldığımız otelle kıyasladığımda benden on üzerinden 4 puan alıyor. check-in için fatura kuyruğunda bekler gibi bekleyip, odaya ancak 40 dakika sonra girebiliyoruz. Bu arada karnımız kurtlar gibi aç. Doyuruyor ve odaya kapağı atabiliyoruz.

Otel çok büyük. Ama fiyat kırdığı için yığılma olmuş ve personel işe yetişemiyor.Sürekli bir önceki oteli düşlüyoruz.Artı olan tek yanı havuzları. 3 tanesi çocuk havuzu olmak üzere toplam 11 havuz var.otelin arka odalarında kalanlar denize ulaşmak için 15 dakika yürümeleri gerek. Biz 6 dakika ile yırttık. Yemekler desen, her sene olduğu gibi israfın had safhada olduğu şekilde tüketiliyor. Lezzet pek iyi değil ama yine de fena sayılmaz.İçecekler ise resmen rezalettt!

Hava aşırı sıcak ve İstanbul gibi rutubet yok. Yani rutubetsiz kavurucu 45 derecede öğlen saat 2-5 arası açık alanda kalınamıyor. İlaç almak için Side’ye gittiğimde 5 dakikalı yürüme boyunca sıcaktan beynim burnumdan aktı sanıyorum. Kahvaltıdan sonra saat ikiye kadar göl evlerindeki havuzlardayız. 35 santimlik çocuk havuzundan yetişkin havuzuna terfi edene kadar bütün çocuklara kendimi güldürüyorum. Ne yapayım, bana göre simit yokmuş köyden traktör şambriyeli çaldım. Ne gülüyosunuz be? Boğulayımmı havuzda deliler! Beşten sonra yediye kadar denize gidiyoruz. Deniz 31 derece. Hamam suyu kıvamında ve ince kumlu bir plajı var. Beter Böcek ilk gün kafama taş atarak beni suya gömmeyi başarıyor. Hadi başardın diyelim, sıçrayarak ‘’vurdum anneee’’ diye haykırması bende bir tür avlanan balina hissi yarattı.

Yemekten sonra anfi tiyatroda gösteriler var. Şansa 3 konser 3 gösteriye denk geldik. Kalan günler standart animasyonlar vardı. Ama en iyisi 30 ağustos gecesiydi. O muhteşem gecede otelin yüzde doksanı rus olduğu için bizim zaferi ruslar bizim bayrağı sallayıp votka içerek kutladı, biz de onlara uyduk. Bir ara yanımdaki rusa ‘’noluyo burda kardeş’’ diyesim geldi ama herif zumdu ve bayrağı öyle bi sağa sola sallıyorduki bayrak sopası kafamı dağıtmasın diye pek yaklaşmadım.Gece 11 den sonra ise malum... Lunapark.. geçen seneki otelde lunapark ücretsizdi. Bu sefer Beter Böcek eğlensin diye gişeye hatırı sayılır bir miktarı bağışladık. Önemi yok, maksat eğlence full olsun.

Öyle böyle 10 gün geçti.Dönüş her zamanki gibi hüzünlüydü. Özellikle Beter Böcek için. 45 derece sıcaklıktan, 15 derece İstanbul’a girince bünyemizin şirazesi kaydı biraz ama olsun. Tilkiler olarak kürkçü dükkanındayız işte.

Bir dahaki sefere kesin Lunaparksız bir yere gidicem.

4 Eylül 2010 Cumartesi

Döndüm (sanırım)

Syrakusa döndü. Ama hala kendini tatilde sanıyor. 10 günlük Beter Böcekli maraton, tüm yorgunlulğuna rağmen çok güzel geçti. Otel, bir önceki otelle aynı büyüklükte ve aynı konseptte olmasına rağmen diğeri kadar profesyonelce yönetilmiyordu. Ama yine de keyif aldık. Bu işten en karlı çıkan ise Beter Böcek oldu tabii.

Hala tatil ruhunu barındırdığım için bloğa detaylıca ve emek sarfederek bişeyler yazacak ruh durumum yok. Pazartesi iş başı yapıp işleri yoluna koyup beden ve ruh olarak normale dönünce yazacağım.
Şimdilik sadece tatil beldesinden küçük bir kare eklemeyi uygun buldum.