Pages

28 Ekim 2010 Perşembe

Meslekler ve İnsanlar Bölüm VIII

Okur’a not : Bu yazıda kız bebeğe ait fiziksel betimlemeler yazarın ahlak kurallarıyla örtüşmediğinden ve toplumda da hoş karşılanmayacağından erkek bebek hicvedilmiş, kız bebek betimlemelerine ya da kız bebeğin fiziki özelliklerine yer verilmemeye çalışılmıştır. Bugünkü meslek dalı hassas bir çizgide olduğundan Syrakusa okur'un hoşgörü ve samimiyetine sığınır. Teşekkürler.


Meslekler ve İnsanlar yazı dizimizin yavaş yavaş sonuna geliyorum. Zira beynim artık multisistem meslek dağarcığından yana error vermek üzere. Bankadan atılırsam, buraya yazdığım tüm meslekleri karma olarak yapıp ayda ellibin’e para demeyeceğim valla. Bugün buraya yazacağım mesleği yapabileceğimi ise hiç sanmıyorum. :)

Değerli arkadaşımız Müge’den sonra ikinci bir tıp dalıyla karşı karşıyayız ki akıllara zarar, deli işi ve aklı selim kimsenin yapacağı türden bir meslek değil..

Konuğumuz Cep Aynası (adını bilmiyorum)

Mesleği jinekolog!

Ta taaammm!!!! Hayatın anlamını çözmüş ve başlangıçtan doğuma kadar (yok yok..düşündüm de.. o kadar da başlangıç değil tabii ayıp diye bişey var) mucizeyi izleyen gözleyen ve hayata geçiren tıp insanı. Cep Aynası arkadaşımız da bunlardan biri ve inanılmaz derecede keskin ve baktımı çözen bir göze sahip.Aslında jinekologların hepsi böyleler. O üçgen tipli ultrason ekranında yamcılık yumculuk noktaları birleştirip ‘’ bakın işte kalbi’’ demek için Hubble teleskobu gibi göze sahip olmak lazım. Benden hayatta jinekolog olmaz dedim yukarıda. Neden? İşte bu yüzden. Miyop olduğum için çocuk ultrason masasında doğsa ben hala elde cihaz, çocuğun kalbini pipisini arıyor olurdum..

Cep Aynası’nın bir özelliği var. Bloğunda bizlere sergilediği ev ve mekan resimleri.. Mekanlara baktığımdaTürk-Yunan sınırındaki tel örgülerden uzun atlayıp Avrupa’ya kaçasım, ev resimlerine baktığımda ahırda yaşadığım hissine kapılmama sebep olduğu için Cep Aynası bloğuna her seferinde ‘bir daha girmem abi ben bu bloğa’ deyip gene giriyorum. Allah benim (ultra)sonumu hayır etsin. Haa bir de her gittiği yere götürdüğü ayakları var fotolarını çekip duruyor, avrupanın tekmil cadde sokaklarında ortamı izleyen yeni evli bir çift ayakkabı görünümünde müthiş bir karikatür sanki :))

Jinekolojinin bölümleri, dahası aşamaları vardır. (bu konuda da ahkam kestim ya, kesin cehennemde yerleri bana sildirecekler) Bu aşamaları çoğu jinekolog bilmez. Cep Aynası da bana gelerek ‘’insanlığı aydınlat’’ dedi. Ben de miyop gözlerimi kısarak düşündüm ve ‘’Olar’’ dedim gene. Tıbba azıcık katkım olsun, yeni nesil bilinçli doğsun diye burada alenen yazmam lazım deyip sizleri bilgilendirmeyi borç bilirim, saygılarımla, imza, kaşe, tasdik, mühür.

İlk aşama idrardan çocuk falı bakma aşamasıdır. Çift çizgi çıkması için gerekli idrar renginin nasıl olacağını, idrardaki yağ, tuz, nikosin, biyosin demiroksit ve PVC ile kreatinin ful kolesterolitik pastırma kokusunun ideal karışımını sadece jinekologlar bilir ve ideal karışımı reçete yapıp çifte verirler.Yani çocuk yapmak sandığınız gibi olmuyor bütün iş idrarda kardeşim. Jinekoloğa şaka yapılmaz. İdrar diye bira ile fal bakarsanız jinekolog da size doğumhaneden çıktığında kucağınıza çim adam verir, küt diye düşer kalırsınız.Karışımdaki ideal dengenin tutturulamaması ‘’işin yoksa otur bir daha yap’’ manasına gelir. İdrarı dengeleyen çift, çift çizgili plastik cihaz ile bir üst modeli olan laboratuar kaadını jinekoloğun masasına bırakıp sırıtarak müjdeli haberi beklemeye başlar. Adam heyecanlı, ‘’kesin erkek abi’’ modunda, kadın ise duygusaldır. Jinekolog müjdeli haberi verir: ‘’hamilesiniz !!’’ Jinekolog müjdeli haberi vermeden hamile olunmaz. Olunsa da içler dışlar gebeliğidir o kanmayın. Siz doktordan daha mı iyi bileceeniz haber yoksa bebek de yok kardeşim!

İkinci aşama, noktalı yerleri birleştirin bakalım ortaya kızmı erkek mi çıkacak aşamasıdır. İşte burada devreye jinekologların hayal gücü girer. Eski zamanlarda kadının karnına konulan gramofon hoparlörü şeklide alet ile bebek dinlense de, günümüzde bu iş artık ultrason denen cihazla yapılır. Bu cihazın üstüne başka cihaz icat edilmeyecektir bilesiniz. Bakın adı üstünde: Ultra Son! Dahası yok ona göre..Üçgen şeklinde siyah beyaz ekranda görünen noktacıklardan pipi yapıp ‘’müjde erkek’’ demek, tırtıklı noktadan kalp yapmak, büyük ayı şeklinde sıralanmış noktalardan burun çizmek, boy,kilo,göz rengi, burç ve tuttuğu takımı belirlemek hep bu cihazla olur. Bebek poposunu çevirmezse erkek mi kızmı bilinmez. Jinekolog popoyu göstererek ‘’erkek mi kız mı bilmiyorum ama surat aynı baba’’ der ve baba sevinir. Nasılsa gördüğünden bişey anlamıyor adamcağız. Bende öyle olmuştu. Jinekologların gözü bu yüzden şahin gözdür. Ekranda pipi şekli göremeyen jinekolog genellikle toplumda işi bilmeyen jinekolog olur. Çiftin erkek olanı ‘’ bi daha bak kardeşim en kaliteli idrar bizde, bak bir daha adamın asabını bozma’’ tepkisi verirken, cihazın ekranına bakan kadın ise bi halt görmemesine rağmen ekrana sevgi dolu gözlerle bakar.Eşim hamileyken bizim jinekolog eşime ‘’demir desteğine başlıyoruz’’ dediğinde ben de olaya dahil olup ‘’ daha sağlıklı olacaksa çeliğe de başlarız siz verin yeter’’ dediydim de herif beni bir daha muayeneye almamıştı. Hastanede bile doğumhanenin önündeki bankta elimde bir kutu çikolata ile Forrest Gump gibi oturup hayat hikayemi de anlattım ama kimse bana oscar vermedi. Cimri şeyler.!

Üçüncü aşama doğumdur. 37 hafta bitmiş, çift her hafta jinekoloğa taşınıp artık akraba çıkmış, jinekolog öl dese ölmüş ve hatırı sayılır bir serveti kasasına bağışlamış olmanın yanısıra filmin asıl bölümü başlamıştır. Doğal doğum ise jinekoloğun işi zordur. Gecenin yarısıyken, tuvalette ishal olmuş bir türlü klozetle vedalaşamıyorken, tatilde havuzdayken, hatta kendisi bile doğum yaparken telefon çalar ve jinekolog kendi doğumunu pause tuşuyla dondurup hastasının yanına koşar. Yok sezeryan ise artık randevuyla oluyor bu işler. Kadın ‘’altın günüm var Perşembe değil Cuma olsun’’ tercihi yapabilir, erkek ise ‘’saat dokuza yetişelim fenerin maçı var’’ öküzlüğü gösterebilir. Bakın tıp ne kadar gelişti.

Vee doğum odasında herşey hazırdır. Kadın heyecanlı, adam ilk an videosu çekmek için elinde kamerayla doğum odasındadır. Ama ne hikmetse herif dışarı atılır ve kamerayı hastabakıcı kapıp kendi istediği açıdan kendi istediği kadar çeker. Ulen kamera bizim, hatun bizim, çocuk bizim sana nooluyo len!!! Jinekolog önce hastasının (doğum yapan kadına hasta demek de ayrı bir tuhaflık ama neyse) belden aşağısını örter. Bunun amacı yanlış bilinen bir gerçeği gizlemek içindir. İşin aslı şu: Doğum yapacak kadın, jinekoloğun giriş kartını okutup içeri dalacak hale geldiğinden değil, jinekoloğun elleriyle doğum yaptırıyor hissi vermek için yaptığı bir ilüzyondur. İşin aslını öğrendiniz işte. Mutlumusunuz haa mutlumusunuz! Biz dışarda dokuz doğuralım, elin jinekoloğu kartı okutsun girsin. Yok yaa!!

Kadın ciyak ciyak bağırmaktadır ve jinekolog sakince ‘’çok iyi gidiyor ıkın daha ıkın ıkın’’ telkini vermektedir. Kadın ciyakladıkça dışarda elde kamerayla bekleyen baba adayı dayanamayıp ‘’ Naapıyonuz lan karımaa!! Yettim karıcım geliyorummm’’ taarruzlarıyla kapıyı zorlamakta, hastabakıcı tarafından da üzerine basınçlı su püskürtülerek bertaraf edilmektedir. Bakın görün jinekoloğun işi ne zor.

Çocuk daha dünyaya gelemeden ilk yamuğunu anneye değil jinekoloğa yapar: Ters gelir!

Bu durumda jinekoloğun ellerini kullanmayı bırakıp gene kartını okutup içeri girdikten sonra çocuğu düz çevirip dışarı çıkması gerekir ki buna tıpta ‘’tersing düzelton / çek-al’’ sendromu denilir. Ve çocuk etrafı kolaçan edip tehdit varmı diye göz atmak için kafayı uzattığında çift başlı salata tutacağına benzer bir alet tarafından yakalanır. Forseps!! Forseps nispeten medeni bir alettir. 16. yüzyılda bebek kafayı uzattığında kement atıyorlardı.

Artık çocuk için geri dönüş yoktur ve dünyaya gelir, gelir gelmezde ilk sopasını jinekologdan yer. Popoya iki şaplak atmak hakimin idam cezası verdiğinde kalem kırması gibi gelenektendir. Çocuk ağlarken yani yaşıyorken bile şaplak atanlar varmış ben demedim Cep Aynası dedi. Vee kuyruk, pardon göbek bağı kesilerek yıkanır temizlenir, paketlenir ve kargoya, şey yani annesine verilir, kargo ücreti de babası tarafından ödenir. ( hep bize kazık hep bize anasını satayım) Mutlu son! 

Off yaa ter içinde kaldım! Ne zor işmiş çocuk doğurtmak? Bir jinekolog olarak Cep aynası bu sahnelerin hepsini yüzlerce kez tekrarlamış ve yüzlerce mutlu anne ile yüzlerce mutlu ama ıslak babayı çocuk sevgisiyle tanıştırmıştır. Kendisine teşekkür ediyoruz :)

Not: İkizi olanlar bu yazıyı iki kere okusun. Bir daha yazmakla uğraştırmayın beni. Daha gidip beyin cerrahisi yazıcam çok işim var çookk!!


(Pazartesi: Aida Salem)

27 Ekim 2010 Çarşamba

Meslekler ve İnsanlar Bölüm VII

Bu kalem başka kalem.

Siz yaparmıydınız bilmem. Ben okuldayken kurşunkalemimin hem ucunu hem de tepesini açardım. Zırt pırt açmaktan hoşlanmadığım için bir ucu bittiğinde diğer ucuyla yazmaya devam ederdim.

Ankara’nın puslu, beton ve karasal ikliminde iki ucu açık bir kalem yaşıyor. ‘’Anne kaleminden’’

Bir ucu, bloğunda iki çocuğundan birincisi Elif’i, diğer ucu ise Eren’i yazıyor. Ve her anne kalemi gibi o kalemler de aynı zamanda sivriltilip aynı zamanda bitiyorlar. Ne biri daha az, ne de biri daha fazla yazıyor.

Anne Kaleminden, yani Nihan hem iş,hem ev, hem eş, hem de blog (hem de 2 tane) sarmalında anaforun içinde sağ salim yaşarken başını suyun üstünde tutmayı başarabilenlerden. Tabii bu başarı kendisinde ne tür yorgunluklar, bazen isyanlar, çokça kabullenişler yaşatıyor ama bunu sadece kendisi bilir. Biz sadece tahmin ederiz.

Anne kaleminden sayfasına yazılanlar nerede nasıl hayat buluyor hangi arada bir derede yazılıyor bilmiyorum.Operadaki hayalet gibi çalıştığı devlet dairesinin alt katındaki yemekhanede mi, yoksa Marquis de Sade gibi kendini kendini evin bir köşesine hapsedip kalemi bitince kanıylamı yazıyor bilinmez ama içtenlikle yazıldığı kesin.

Nihan devlet dairesinde muhasebeci.(muhasebeciymiş) Mesleklerinizi böyle kesin bir dille yazınca herbirinizi elimde kayıt cihazıyla ziyaret edip söyleşi yaptığımı sananlar olabilir diye belirteyim dedim. Yok öyle bişey. Zaten işyerlerinizin kapısındaki güvenliğe adımı söylesem ya dayak yerim ya da elime üç beş kuruş sıkıştırır ‘’pek de genç yazık’’ nidalarıyla beni kırmızı ambulansa bindirip kollarımı arkadan bağlarlar. Derdimi anlatana kadar da doğduğum ilçeye geri gönderirler :))

Hele ki bir devlet dairesine Nihanla söyleşi yapmaya gittiğimi düşünün!!

Mekan da memurlar kenti Ankara olunca daha bir bahtı kara oluyor insan. Öncelikle Tunalı Hilmi yokuşundan annemden arakladığım ‘’eeeskileee alyom laayloncuuiiaaa’’ marka laylon leğen içinde kayıp, Yukarı Ayrancı’dan Aşağı Ayrancı’ya 50 km. Hızla inip Keçiören’de frene bassam ( Fred Çakmaktaş misali ayak freni) Etimesgut’da ancak dururum. (Ankara’yı bilmemek ne güzel. İstediğin gibi ilçeler hakkında atıp tutabiliyorsun) Mütemadiyen üstüme bulaşan taşı toprağı silkeleyip soluğu Nihan’ın çalıştığı T.C. Anne Kalemleri Blogspot Daire Başkanlığı binasının önünde alırım :)

Devlet dairesinde muhasebeci olmak için kilonun önemi yoktur ama boyunun uzun olması ve kol kaslarının güçlü olması gerekir. Zira önüne yığılı üç metrelik dosya dağının arasında önünü ve gelenleri görebilmek, masanın önüne adamın gelen dosyasının o dağın ortasında çıkma ihtimali yüzde yüz olduğu için, jenga denge oyunu oynar gibi dosyayı ortadan çekerken dağın devrilmemesine dikkat etmek gerekir.

Daire de muhasebe, hele ki Nihan doğmadan önce daha da beter bir işti. Facit makinalarla hesaplama yapılır, her birinin DMO kodunun olduğu (örneğin tahakkuk fişi – kod no : 1.00.01.11.00.1. /25.000 adet... 25.000 adetten sonra başka basmadınızmı len?) yığınla matbu evrakı tanzim edilirdi ki, bu iş yedi malzemeli yemek yapmaktan daha zor bir olaydı. Şimdilerde neyseki bilgisayar var. Bir devlet dairesine gittiğinizde TC kimlik numaranızı söyleyince herbişeyiniz borç- alacak- bakiye mantığıyla Nihan’ın önüne gelir, yedi düvelinizin muhasebesi yapılır ve Nihan’ın yardımcısı tarafından yazıcıya gönderilir. Yardımcının yardımcısı yazıcıdan çıkan evrakı kendi yardımcısına verir, o da müdüre götürüp imzalatır, onun da yardımcısı kaşe basar ve size verir. ( Seksenli yılların iş akış prosedürü)

Şimdi leğenimi ücretsiz daire otoparkına parkettikten sonra Nihan ile yapılmış röportajımı yayımlıyorum. Dairenin güvenliği tipimi pek beğenmedi ki (kim beğeniyorki zaten.. eşim kör bu arada)Nihan’ın yanına geldiğimde bana çaktırmadan ‘’Nihan hanım bu sirakuzu denen adamı pek tutmadım, adı da pek tuhaf sapık falan olabilir, gıcık olursan çağır beni atayım dışarı’’ dedi.

Neyse ki Nihan hanım ‘’ yok yok ben tanıyorum blog arkadaşımız’’ deyince daha bir hışımla ‘’Ha?sizin bloktamı oturuyo? Bana bak sirakuzu aidatları öde doğalgazı kescekler senin yüzünden’’ dedi ve gitti.

-Sayın Nihan hanım neden muhasebe? Hayatın sorunlarıyla boğuşurken size yol gösteren bir açsal mıdır muhasebe?

-Evet sirakuzu bey. Muhasebe olmazsa denge olmaz, denge olmazsa düzen, düzen olmazsa denge, düzensiz denge olursa da olmazsa muhasebenin düzeni olmaz ki bu da dengesizlik yaratır.

Aldığım bu cevap üzerine kayıt cihazını kapatı hayatımın muhasebesini yapmak ve beynimin kopan kayışını takmak üzere röportaja bir sigara molası vererek binanın dışına çıkıyorum. Sigarayı içerken de güvenlik ters ters beni gözetleyip izmariti yere atıp atmadığımı denetliyor.Sigara bitince tekrar yukarı çıkıyorum. Nihan’ın başı kalabalık, bir sıra numarası almadan sıraya kaynak olmak için araştırmacı blogger kimliğimi yakama takıp en öne geçince de kalabalıktan yuh sesleri yükseliyor. O anda Nihan ayağa kalkarak beni linç etmeye hazırlanan topluluğu yatıştırarak benden on tam puan alıyor. Yatıştırmasa bu yazıyı şimdi Beter Böcek yazıyor olurdu.

Röportaja devam ediyoruz:

- Nihan yapmak istediğin başka bir meslek var mı?

- Evet var Bankacı olmak istiyorum. Banka muhasebesi öğrenip oradan da uzay muhasebesine geçip sonrasında da nükleer fizik muhasebesinde master yapmayı düşünüyorum.

Allahtan kırmızı ambulansın telefonunu biliyorum hemen arayıp çağırıyor ve Nihan’ı yatıştırılmak üzere evine doğru göndermek için ambulansı yolda karşılıyorum. Ambulans görevlileri bir Nihan’a bir de bana bakıyor. Hastanın kim olduğunu sorduklarında Nihan’ı göstersem de beni yaka paça ambulansa koydukları gibi götürürlerken son da bu hain ve sinsi planı uygulayanın ve beni deli diye ihbar edenin aslında güvenlik olduğunu anlıyorum. Ulen güvenlik bu röportaj burda bitmez! Bittin sen!

Hayatın borç- alacağını mı tutar yoksa iki çocuğunun gelişimi üzerine bloğunda ve ‘’Annelerin Dünyası’’ bloğunda destan mı yazar bilmem. Ama bildiğim şu ki, Nihan, Elif ve Eren’i kendi hayatında hiç bir muhasebe yapmadan tamamen doğal bir dürtü ile büyütüyor, bakkal defteri muhasebesiyle de yaşamın defterini dürüyor..

Şeyyy. Hemşiranım bu yazıyı benim bloğa koymam lazım Nihan hanım bekler şimdi. Bir laptop reca ets...

Hemşire: Hasta gene blog diye tutturdu doktor bey.. İki saat önce de annesinin kaleminden bahsediyordu anlamadık?

Doktor : Diazem yapın ! eline de bir kalem tutuşturun ‘’al annenin kalemi ‘’deyin. Nerden bulacaz ona şimdi laptop..

(Yarın: Cep Aynası)

26 Ekim 2010 Salı

Meslekler ve İnsanlar Bölüm VI

Yazııyoooo... yazıyoooo...!!

Herkesin, hayatında hiç duymasa bile bildiği nidadır bu. Gazeteci çocuğun kasketini yan takıp caddenin bir köşesinde elinde sallayarak sattığı, yazılanların basıldığı kağıt parçası. Gazete.

O gazetede, çocuğun çığlık çığlığa teşhir ettiği yazanları ise okuyup planlayan, yazılanların nerde nereye nasıl basılacağını (öyle değilse de bana göre öyle) tasarlayan kişi ise Pilli Petro.

Klasik gazetecilikte öğretilen mantık vardır ya; ‘’köpeğin adamı ısırması değil adamın köpeği ısırması haberdir’’ muhtemelen Petro’nun da ilk öğrendiği şeylerden biri. Yok modası geçti, bizi direk koordinatör yapıyorlar derse o başka.


Hay allah gazetesi müstehakınızı veriyor! Piyasada yok bizde 15 kupona isteyen herkese. Müstehakınız parlak kuşe kağıda baskılı.. Yırtılmaz, kendini temizler, nezleye iyi gelir, enflasyonu düşürür, şansı arttırır.. herkese 15 kupona.

Gazetecilik zor zanaat. Herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez ya; işte Petro da ‘’herkes gazeteci olmak ister ama kimse editör olmak istemez’’ yazılı levhayı oturduğu koltuğun arkasındaki duvara astırmış.Bu aralar geçinemeyip tekmelediği kişinin oldukça etkisinde.Hatta o kadar etkisinde ki çalıştığı gazetenin hafta sonu sayısında beşinci sayfada Ecevitle Demirelin fotoğrafının arasına sekiz sütuna manşet ilan da verdirmiş benden söylemesi..

Çorap delisi, annesini bile haber yapan , yapamazsa bloğunda yayan, taksi seven otobüs sevmeyen, içmeyi seven ve tekmelediği insanla karşılıklı içebilecek kadar da hayatı votka tadında yaşayan bir kişi. Ama ne yalan söyleyeyim, ben bloğunu ilk gördüğümde Petro’yu rus bir blogger zannetmiştim :)

Gazetecinin işi zor. Okuldan mezun olunca eline kayıt cihazı verip dolar trilyoneri Harmanzade Dolarovski ile röportaja göndermezler adamı. Önce editöre çay taşırsın, ardından gestetner kusturmayı öğrenirsin. Matbaa mürekkebi yalamadıysan kalem de vermezler. Petro’nun bayan olması yüzünden bütün staj dönemi boyunca yazı işleri müdürnün kurşun kalemlerini açtığını, caddenin karşısındaki gazete bayiinden sigara ve rakip gazete alıp getirdiğini, boş zamanlarında da kendine örümcek kadın kostümü diktirip, kendi resimlerini çekip kendi gazetesine sattığını biliyoruz. Kendi kendine yaşam formu budur.

Hep merak etmişimdir. Gazete basılırken son ada ağzında purosuyla aşağı inip vardiyanın ustabaşısına ‘’hemen baskıyı değiştirin bu haber ikinci sayfadan girecek’’ demek nasıl bir duygudur? Dahası gazetenin ilk onbin adedi basıldıktan sonra baskıyı değiştiren purolu ve pantolon askılı kel amcaya karşı ustabaşı ne tür bir his beslemektedir? O kadar heba olmuş kağıdı geri dönüşüme mi gönderirler yoksa pazarcılar kese kağıdı yapıp içine domates koysunlar diye dağıtırlarmı?

Petro bunları yapmaz. Gazetecilik, koordinatörlük, genel yayın yönetmenliği ve kurşunkalem açıcılığı bir baskıyı kesmez, kendine yeni sevgili bulmaz, sadece nefesini tazeler ve pillerini değiştirip hayata ve o günkü baskıya devam eder.

Haa bir de benden duymuş olmayın ama Pilli Petro aslında Petro falan değil. Fısıltı gazetesinden duyduğuma göre kendisi Hugh Hefner’in ta kendisi haberinizi olsun :)

(Yarın: Anne Kaleminden/Nihan)

25 Ekim 2010 Pazartesi

Meslekler ve İnsanlar Bölüm V

Lal...

Bunu ne zaman duysam aklıma 1993 de Sertap Erener’in çıkardığı ve sonrasında bu kadar kaliteli iş yapamadığı Lal albümü gelir.( TRT’de Erhan Konuk’musun be kardeşim!)

Albümün bende bıraktığı etkindenmidir, albümdeki şarkıların birinin Gabriel Salvatores’in 1992 yapımı oscarlı muhteşem ‘’Akdeniz’’ filminin tema müziği olduğundanmıdır ne, ‘’Lal ve Ben Büyürken’’i Beter Böceğin bloğunda ilk keşfettiğimde anında izlemeye aldım. Hem Lal, hem de bu adı almış olan sevimliliğin doruklarında bir kız çocuğu vardı ve Lal ile büyüyen kocamaaann kadın olmuş, ayakları yumuşak kalıp 38 numaraya kadar çıkmış, 17 inç yatay ekran gözlükleriyle ortalığa nam salmış, ama ruhu Lal kalmış annesinin yazılarını takibe başladım.Takip ederken arada bir takılıp düştüm ama olsun neyseki farkedilmedim. Mazallah 23 Nisanda doğup adı gibi büyülü bir günde 23 derece 44 dakika yamuk bir gezegene merhaba demiş o miniğe rezil olmak vardı :))

Lal’in annesi hakkında bu kadar atıp tuttuktan sonra kafaya oklavayı yemeden derhal mesleğine geçiyorum. Digital Ajansta Ferforje Yöneticiliği... Yok, proforma yöneticiliği... neydi? Haa Proje Yöneticiliği....(üçüncüde bulmasaydım oyunda yanıp ebe ben olurmuydum bilmiyorum neyseki buldum en sonunda..

Çalışmadığım yerden çıkmasa olmaz zati. Nedir ki bu dijital sayılsal projeler? Üstüne üstlük bir de onları yönetmek? Bağa bah Gökşen sen başımıza anarşik mi olacan gız! Tööbe tööbeee... De get kuyudan su getir, ahşama Lal çorba istediydi kaynatıverem garii yazıyı yazarkene..

Fotoğrafı seven, Bozcaada hayranı olup Ankara’nın taşına toprağına da gönül koyan Gökşen arkadaşımız teknolojiyle direk ilgilenir, dijital fotoğraftan tutun da dijital yemek yapımına kadar her türlü projeyi ajansında yönetir. Reklamcılık zeka işi. Benettonun’un reklamcısı italyan, sırf zekası yüzünden tasarladığı reklamlar yüzünden mahkemelik olup Benetton’a bir servete malolurken, Gökşen kendini mahkeme koridorlarında süründürmeden tasarlıyor, yönetiyor kendi dijitallerini.

Gökşen, yaşamın sayısal kısmını hayatına dahil edip, hayatında bir kere bile sayısal tutturamamış bir annedir. Sırf sayısalı tutturamadı diye loto makinelerini o tasarlamış ve şansım yok bari şu makineye ‘’sen seç’’ kısmını da koyayım diyerek beni büyük bir zahmetten kurtarmıştır.Dijital ajansta ufacıcıkın negatiften dana kadar billboard’ı nasıl tasarlarlar? Dahası nasıl yönetirler bunu anlamış değilim azizizm. İşte burada Gökşen’in yaratıcı yönetici dehası giriyor devreye..Tabii atlanmaması gereken önemli noktalardan biri de reklam panosuna asılcak billborad’ın temizliğidir.

Çorba berbat oldu sakın içmeyin böğğkk!! Syrakusa’nın çorbası ancak bu kadar olur..

Panoya asılı bir önceki reklamın rengine göre yeni reklamın zemin renginin uyumlu olması, şampanya rengi duvara çimen yeşili sürülmüş gibi görünmemesi, tek parça asılamayacağından parçaların baklava şeklinde değil dikdörtgen şeklinde düzgün kesilmesi, reklamı panoya sıvayacak adamın hipermetrop olmaması gereklidir. Eğer hipermetropsa yeni reklam ile altında kalan reklam içiçe geçer ve ortaya mutant bir reklam çıkar.

‘’ Paslanmaz çelik taban,3GB Ram,ısıya tabana yapışmayı önleyen hard disk, AyBiEm laptop ile herzaman mükemmel kabaran börekler pişirin’’

Böyle bir ürünü kimse almayacağı için (tam tersi olursa hipermetrop sıvacıyı ruhani lider bile yaparlar) fatura digital ajansa kesilir, ajans da önce hipermetrop abiyi sıvar, sonra da bütün panoları tek tek temizletir. Bütün bunların olmaması için dijitalleri yönetmek Gökşen’in işidir.


Lal, büyüyünce bu digital işler nasıl olur bilemem ama Gökşen Lal’i sadece teknolojik ortamlarda değil her ortamda dahası yüreğinde seviyor. Hatta mevsimin ilk mandalinasını yerken, Lal’in inanılmaz sorularına cevap verirken, Bozcaadanın kumlarını ağzına sürerken ve bilhassa kendi de onunla büyürken.. Lal, Gökşen’in dijital dünyasında etten kemikten minicik bir kalp ve hergeçen gün hiç bir billboard’a sığmayacak bir sevgiyle büyüyor..

(Yarın: Pilli Petro)

22 Ekim 2010 Cuma

Meslekler ve İnsanlar Bölüm IV

Sanat’ın Notunu tutma Procesi.
Sinem’in mesleğini yazı haline getirmeyi bir kenara bırakın, ne iş yaptığını unutmamak için açtığım word’e meslek tanımını kopyaladım ki unutmayayım diye :)) Böyle bir mesleği değil uygulamak, hakkında yazmak için bile 4 fakülte bitirmek şart. Ben 1,5 tane bitirdiğim için az buçuk atıp tutabilirim bu meslek hakkında.

Projeyi geliştiren Sinem dostumuz artık daha fazla geliştirecek proje kalmayınca kendi projesini hayata geçirmeye karar vermiş ve ‘’ FullHDsinemacıanne’’ projesini yaratmış. Yetmemiş, Sanat Notları adıyla, şablonuna göz koyup ayıp olur diye çalmaya bir türlü cesaret edemediğim bir blog yazmış. Proje geliştiricileri sanırım biraz düzenli insanlar. Blog blog değil resmen düzen ve ihtimam abidesi. Her sütunun tozu alınmış, ana sayfa ciflenmiş, tüm linkler altmış derecede ön yıkamalı olarak yıkanıp kurutulmuş tıklanmaya hazır hale getirilmiş. Resmen web sitesi kalitesinde. Ellerine sağlık diyoruz ve bu pazar süprizi programındaki yavşak dış ses ağzını kullanıdığı için syrakusanın ağzına bir tane patlatıyoruz.

Proje geliştirme ve fizibilite hazırlığı ve karlılık analizleri..
Mesleğe bak? Bu kadar uzun bir mesleği yapmayı bir an düşündüm de...Ayda en az onbin euro  isterim artı tüm sosyal haklar. Yakacak yardımı da olacak, yemek fişini de bol tutun ayın onbeşinde bitmesin! Cumartesikleri çalışmam, öpüşmem soyunmam! Syrakusa kuralları..  Sinem’in karşısında karta kaçmış kınasız merinos gibi melemeden yazmam imkansız.Ulu bir mesleğin yanında sezercik misali gözyaşları içindeyim. Sanat Notlarından ulvi bir meslek çıkageldi ki, klavyem titremekte ve ben deli gibi düşüne taşına kaşına, GPRS ile uyduya bağlanıp, 64 excel, 27 power point dosyası açıp cep telefonumun oyunlar bölümünden de destek alarak, olmadı bir bilene danışarak Sinem’in mesleği hakkında bilgi toplamak için kendimi ve gucci peruççi den olma altınyıldızdan doğma giysilerimi yırtmaktayım.

Bir projeyi geliştirmek için benim gibi bloğa post yazıp ‘’ adını soyadını mesleğini yaz 9999’a gönder’’ mesleki blogger yazısı ayağına gelsin’’ demek yetmez. Proje geliştiricisi olmak için önce ortada bir proje olmalıdır. Hadi projeyi buldun, ham haliyle alıp geliştirmek işin en beter kısmı olmalı. Bir porjeyi sürekli Amerikalılar hayata geçirir.  Japonlar alır küçültür, Almanlar sağlamlaştırır, Türkler kullanır. İşte baştan sona proje gelişimi budur. (Bkz.dart Vader’in kırmızı ışın kılıcı) Proje,son alanın eline yapışır ve o projenin finali projenin faturasıdır.. Sinem, evlat büyütmeden önce sanırım Japonya’da yaşıyordu ve ‘’projeyi küçült ki fiyatı göze batmasın’’ biriminde görevliydi.. Sanırım hala da gözü Japonya da çünkü bloğunun profilinde ‘’gözüm çekiklerde kaldı’’ pozu var :))
Ama bu işin bir de ezeli var tabii. Her destanın bir başlangıcı vardır (Star Wars Ep.I) ‘dan yola çıkarak projenin fizibilitesinin hazırlanması gerekir.
Gerekli malzemeler:
1 adet Sinem,
1 orta kavrulmuş proje
3 diş sarımsak
1 kefal marka tencere
1 bilgisayar ve toplantı odası
1 kilo kadar  toplantı odası masasının ortasına konup kimsenin yemeyeceği kurabiye.(odadan son çıkan cepleri doldurur)

Fizibilitenin ana amacı şudur:
‘’Enerjiyi satıcaz ama enerji gelip bizi bulmuyor.O halde biz enerjiyi getiricez, depoluycaz, paketleyip satıcaz. Bize kaç para lazım? (süreniz başladı.. kopya çekmek yok. Bana kül yutturamazsınız..şşştt Sinem önüne bak!)
Fizibiletenin manası bu değilse bile ben bu işten anladığımı yazdım, zira gprs bağlantım gitti, office programı çöktü idare ediverin. Sinem bu arada rahat rahat film izlerken benim şurada çektiğime bak. Sinem çocuğuna dadılık yapayımda  şu fizibiliteyi sen yap gözünü seveyim yahu..

Karlılık...
Hepsini yaptınız ettiniz, enerjiyi janjanlara sardınız. Karlılığın manası maliyeti hesaplayıp, üstüne ne kadar koruz da kendimize salon salomanje adalarından ada satın alırız’ın hesaplamalarıdır. Ada istemeyenler kendine plaj satın alıp bedene uygun mayo bikini falan bakabilir, kitabın en heyecanlı yerinde altındakinin üstüne kapanan şemsiye modeli beğenebilir. Boş zaman serbestsiniz..

Offf... ne çok kafa patlattım yahu. Sinem, bu işi bıraktığın ve kendini 35 milimetreye verdiğin iyi olmuş. Çekilir kahır değil. Hem bu işin sonunda iyilerin kazanması kötülerin altedilmesi ihtimali de yarı yarıya. İyisi mi sen muhteşem evladını büyütürken biz sanat notlarını okuyup, projelerin anasını satalım.

(Pazartesi: Lal ve Ben Büyürken/Gökşen)

21 Ekim 2010 Perşembe

Meslekler ve İnsanlar Bölüm III

Korkunun derinliklerine hoşgeldiniz!!

Kanınızı donacak, azı dişlerinizi yerinden oynayacak, evde asla tek başına elinize pense kerpeten alamayacaksınız!!nız nız nızz!!!! Bugün mesleğimiz diş hekimleri!

Tıbbın en neyşınıl ceografik bilim dalı diş hekimliğidir bana göre.

Acıma hissine sahip olanlar diş hekimi olamazlar. Kalp krizi geçirmek üzereyseniz, Şeker Kız Candy’nin öküzgözü büyüklüğünde gözleriyle titrek titrek kendisine baktığınızda, acıyıp kendi dişini çeken diş hekimi olamaz. ( Şeker kız candy antoniiyle evlendiii. Bunu gören liisa kıskançlıktan geberdiii... oh yazdım içimde kalmadı) Dişçiler doğadaki en sosyal ve uygar meslek grubudur. Avlarına ulaşmak için örümcek gibi ağ örmez, pusuya yatmaz, peşinden koşmaz, su içerken gırtlağından kapıp nehrin içine çekmezler.

Muayenehane açarlar.

Dişlerin içinde sinir olmasaydı diş hekimliği olmaz, bugünkü konuğumuz Müge’de heykeltraş olurdu. 46 yaşında boyunca iki çocuk annesı olan, aktif dinamik heyecanlı bir diş hekimi Müge. Öyleki diş çekmiyor ama yeni bir protez yaptığında cd çalarına The Doors koyup Dyonisos tapınağında dans eder gibi hasta koltuğunun çevresinde kendinden geçerek dansetmiyorsa bende Syrakusa değilim. Diş çekmekten arda kalan zamanlarda ise tiyatro ve yazarlıkla ilgileniyor. Yarı profesyonel tiyatrocu, tam profesyonel dişçi  çekecek onaracak diş kalmadığında ise sanırım yarım bıraktığı kitabına devam edip hayatın anlamını verecek bize..

Diş hekimine dişçi demek bana göre komik, ama diş hekimlerinin pek de sevmediği bir olay. Diş tüccarı gibi algılanıyor. 20 sene okuyup da bana dişçi denseydi diyenin otuziki dişini motorlu testereyle keser, Brian Yuzna’nın ‘’ The Dentist’’ filminde yaptıklarının hepsini yapardım. O kadar kitabı ben okuycam, Hipokrat’ı tanımam valla.

Yazıya bu kadar sert başladığıma bakmayın, diş hekimliğinin de etik kuralları var bence. İade-i itibar yapacak olursak diş hekimleri çeneyi uyuşturduktan sonra hissetmeyen yanaktan makas almaz, sırf şaka olsun diye çürük olmayan dişi çekmez, dün gece hastanın ne yediğini yüzüne vurmaz, hasta o ürkütücü koltukta iki iğneyi ağzının içine yedikten sonra Stephen Hawking gibi (tööbe tööbe) otururken salyasını tutamadığında bütün diş hekimi arkadaşlarını muayenehanesine toplayıp parmağıyla göstererek gülmez,hasta debelenirken dizini hastanın böğrüne dayayıp kan dolaşımını engellemez.

Tıpta operasyon aletleri hep beni korkutmuştur. Ama diş hekiminin aletleri daha da bir korkutucudur. İlk çağlarda marangozluktan mezun olanlar otomatikman dişçilik yapabiliyordu. Sonradan tarım bakanlığı diş hekimliği yapmak için diplomanın tıbbiyeden alınmasını şart koştu.

Neden?
Bkz: aletler ! Kerpeten, çivi, çekiç, törpü (eğe)

Bunların hepsi dişçide de var azizim. Gel de korkma. O elektrikli iskemleye oturup da ağzını açtınmı işin bitti. Sahne 1: Müge ağız bantını takar, kapıyı kilitler ve dakikada dörtbin devir hızında dönen o diş oyucuyu hastanın ağzına elyazısı şeklinde imza atmak için kullanmaya başlar. Hasta ciyaklarken kamera kapalı kapının ardında kapıyı çekerken yavaş yavaş uzaklaşmaktadır.

Sahne 2 : Müge ağız bantını çıkarır ve Chopin eşliğinde hastanın dilini tavaya atıp kedi maması yapar. Dr.Hannibal Lecter was born!

Müge kitap delisi bir hekim. Aynı zamanda sportif bir kişiliği var.Çok iyi mozaik pasta yaptığını ve hastalarına yedirerek dişlerinin çürümesini sağladığını bana itiraf etti. Kadından diş hekimi olur mu demeyin. Olayın kol gücüyle bir ilgisi yokmuş. Benim otuziki dişim keman çalarken anıra anıra gittiğim diş hekimi kadındı. Ama Müge değildi. İyi ki de değilmiş bu yazıdan sonra beni eline geçirip ağzıma..... boğaz köprüsü bile yapardı sanırım :)

Dişçi koltuğuna oturduğunda hayatın anlamı ve çocukluğun gözlerinin önünden geçer. Bifteği ve kumandayı kapıp maç izleyen kocayı bir daha doğal dişlerinle ısıramayacağını bilmek, takma dişlerinle ağız tadıyla tırnaklarını yiyemeyecek olman (takmalar tırnağı kesmiyor denenmiştir) ve ağzının içinde öz dişlerinden çok üvey dişlerinin olması düşüncesi seni oyalarken diş hekimi aynaya benzer bir şeyi ağzınıza sokar.

‘’bakalım hastamızın ağzının içi nasılmış’’

‘’hasta değilim yav dişim ağrıyor’’

‘’hastasın işte dişin ağrıyorsa hastasın’’

‘’değilim ya!’’

‘’hasta etme lan adamı aç ağzını sümsük syrakusa!!’’

‘’bi acıt ısırmazsam adiyim...’’

Tıp tarihinde dört parmaklı diş hekimlerinin sayısı 1987 kayıtlarına göre 354 kişi. Müge’nin parmaklarını görmedim duymadım ısırmadım bilmiyorum..

(Yarın: Sanat Notları / Sinem)

20 Ekim 2010 Çarşamba

Meslekler ve İnsanlar Bölüm II

Kendin kaşındın Syrakusa.Karşına sürekli bankacı,öğretmen,mühendis,avukat falan çıkacak sanıyordun değilmi? Al sana! Sanat tarihçi arkeolog. Yaz da görelim...

Bir insan sanat tarihçisi olmaya olur elbette. Bir amacı vardır. İlber Ortaylı gibi TRT’de izlemeyi çok sevdiğim programlar yapar.Yeni kuşağa sanatın gelmişini geçmişini yedi sülalesini öğretir, baktığı sanat eserini künye okur gibi okur, bir bakışta kaçıncı yüzyıl mahsülü olduğunu (zeytin ya bu anasını satayım), hangi dönemde kimler tarafından yapıldığını çevresindekilere anlatır ve geriye çekilerek insanların kendine olan hayran bakışlarını izler ve mağrurca uzaklaşır. Bizim gibi sanat eseriyle öküz tren ilişkisine girmez. ‘’Nolcak bunu bende yaparım’’ diyerek 7 milyar insanı kendine güldürmez, bereket tanrısı heykeline ceket askısı muamelesi yapmaz.

İyi de bir insan neden arkeolog olur?

Dahası hem sanat tarihçisi hem arkelolog hem de anne olursa ne olur? (arkelolog değil arkeolog! Daha yazmasını bilmiyorsun bir de ahkam kesiyorsun syrakusa)

Sıyırır!
Kayışı koparır, kendini marsta zanneder.
İşte uzaylı anne Gülay böyle doğdu çocuklarım.. (Kız şükufe! sallanan sandalyemi salla bakiim. Sallanmadan anlatamıyorum. Hadi sallanma çabuk!) Onun efsanesi bütün galaksiye yayıldı, nesilden nesile ulaştı ve blog oldu.. Erdi yani..


Arkeologlar alerjisiz insanlardır ve temizlik delisidirler. Bütün ömrü hayatlarında evlerini süpürdükleri yetmezmiş gibi taşı toprağı da süpürürler.Tarihi eser bahane, maksat temizlik egoları tatmin olsun yeter. Arada bir sanat eseri de gün ışığına çıkarsa o da kısa günün karıdır. Gülay, sıkça takip ettiğim şimdilerde annelik sanatının tarihini yazmakla meşgul olan, işten elini eteğini çekmiş ama toprak süpürme fırçasını çekmemiş bir blog dostumuz. Taliş adındaki miniğini yetiştiriyor ve ona hiyeroglif dilini öğretiyor. Her anne gibi o da çocuğunu orhun yazıtlarına tercih edip, donmuş mama içinde vitamin ve mineral arayıp günışığına çıkarma arzusunda.

Uzaylı arkeoloğumuz Gülay’ı izlediğimiz kadarıyla arkeologluktan yana pek bişey bildiği yok ki geçenlerde bana danışıp ‘’syrakusa, engin bilgilerinle mesleğimi bana anlat’’ dedi.. Ben de uzun bir süre gözlerimi kısıp hindi gibi düşündükten sonra ‘’olar’’ dedim. (Sırf bu paragraf yüzünden zebaniler cehennemin dibini bana kazdıracak ve cennette olan Gülay’ın eline kapalı devre kamera sistemi verip cennetten ona denetlettirecekler..Gülay ben ettim sen etme diye yalvarıcam ana nafile azizim.)

Arkeoloji öyle yabana atılacak cinsten bir iş değildir. Sadece uzaylılar yapabilir. Örneğin Mısır piramitleri. Kesinlikle insan işi değildir. Kazara kuma gömülse uzaylı anne Gülaydan başkası süpüremez üstünü.. O kadar kumu tepeyi ben süpürücem, inanın E.T.’yi tanımam valla.Arkeoloji okuyup da yarım bırakanlar çok pişman olur. Çünkü olsa olsa diploma alamadıkları için belediyenin kanalizasyon açma ekibinde lağım kazarlar. Oysa ki diplomalı uzaylı annemiz öyle mi? Hem sanatın en ince detaylarını öğrenerek şu anda eşi olan zavallı faniyi, o ‘’Gülaydan önce hayatın anlamını keşfedememiş biçare erkek kişiyi’’ etkilemiş, kalbinin derinliklerini kazıyarak aşkını ortaya çıkarmış ve son fırça darbesiyle de Talya denen o mükemmel eseri günışığına armağan etmiştir.

Aslında istifa etmese, Steven Spielberg haletmiş diyebilirdik. Kazıları sırasında kayaya yapışmış sivrineği o bulur, DNA’sından dinozor yapar, UzayPark’ı kurar ve trilyona beş basardı.. Üstelik İndiana Jones'u da parkın bahçesine bekçi yapardı. Ama olsun.Talya, uzaylı anne için ortaya çıkardığı değil hayat verdiği bir tapınak. Bu da ona yetiyor..

(Yarın: Müge/İçimden Çağlayanlar)

19 Ekim 2010 Salı

Meslekler ve İnsanlar Bölüm I




Bana apsisini söyle sana oordinatını söyleyeyim..

Meslekler ve bloglar yazı dizisinin ilk yazısını alfabetik olarak Aslı Hayvanı (hakaret ettim sanmayın bloğunun adı böyle neyapayım) kaptı. Ancak yoğun katılım nedeniyle alfabetik olarak değil önce bildiğim bloglardan başlamalıyım affedin.

Matematikçiler genellikle şairane insanlardır.O tebeşir tozlu karatahtalarda şiir denemeleri yapar gibi sanskritçeye benzer formüllerden salt gerçekliği bulmaya çalışırken bulduğu şey aslında tebeşir tozuna karşı alerjisi olduğudur.Sırf bu yüzden matematik mühendisliğini bırakıp IT uzmanı olanlar var . Bunlardan biri de Aslı :)

Matematik evrensel dildir...miş! Dört işlemden öte gitmeyen matematik bilgimle hem bir matematikçiyi hem de biz bankacılara o nadide NT serveri hazırlayıp nette hiçbir yere girmememizi sağlayan insanlara teşekkürü borç bilirim azizim. Pi diye bişey var. Adı iki harften oluşuyor ama lastik gibi bişey aslında. Uzadıkça uzayıp adamın orasına burasına dolanıyor.Ama bu sıralar Aslı’ya pek bir faydası yok. Gerginlik katsayısının ters küpüyle içler dışlar çarpımı yapsa bir oranda rahatlayıp uzayda sayıların peşini kovalamayı bırakacak ama gel gör ki ona bunu anlatmak zor iş.. Hele benim düzeyimde matematik bilen birinin anlatması daha da zor.

Syrakusa’nın matematik düzeyi : Bir üçgenin iç açıları toplamı üçgenin büyüklüğüne göre değişir.

Pisagor : O üçgenin en dar açısına popon sıkışsın Syrakusa!!

Aslı Hayvanı (valla hakaret değil yav) aslında hem yapısından hem de senelerce sayıların gizemini çözücem diye çürüttüğü beyninden olsa gerek bloğunda kendini normal hayata vermiş durumda.Kocasını işe gönderip okula yeni başlayan kızının okul adaptasyonuyla ilgileniyor, kaliteli diziler ve talk showlar izliyor. Kalan vakitlerde de blog yazıp hesap makinesi koleksiyonu yapıyor. Elinde orjinal ve parçası değişmemiş Facit marka makine varsa servet dökerim haberi olsun Rüyalarına John Nash geliyormu bilmem ama umarım kızı gerçektir. Yoksa evin içinde kendisini sürekli takip eden ama gerçek olmayan bir kocası ve kızı olduğu gerçeğini kabullenmesi zor olur :))

Şu çözülemez denen problemi çözen Rus matematikçinin problemi tek başına mı çözdüğünü sanırsınız? O halde gaflet ve dalalet içindesiniz.

O problemi aslında Aslı çözdü. Çözümü de basitti aslında, çünkü Aslı bunu çözerken kızının önlüğünü giydiriyor ve akşama pişireceği tavuğun iç hacmini denklemsel olarak hesaplıyordu. Zira yapacağı en ufak bir hata, tavuğu dolduracağı iç pilavın miktarında standart sapmaya yol açabilir ve Aslı artan iç’i dökülmesin diye kaşıklayarak kilo alabilirdi. Bu zorluğa rağmen çözdü işte.. Ödül olan bir milyon doları cebe cukka edip bize çaktırmıyor haberiniz olsun. Bi çaktırsa bloğu sırtlanlarla dolup taşacak.. ‘’Ben senin dayının amcasının matematikçisiydim’’ , ‘’beni tanıdın mı Aslı kızım ben senin matematik annenim’’ , ‘’ Aslı, hayatın anlamını matematiksel olarak çözdüm, onbin dolar ver sana da söyleyeyim’’ diyenler yüzünden bloğuna giremiycez. O yüzden açıklamıyor.

Aslı’nın, aslında çocuklar için matematik kitapları yazıp çocuklara matematiği sevdirmek gibi bir hobisi olmalı. Bizim zamanımızda sevdirmezler, hep kendileri severlerdi. O yüzden aram matematikle iyi değildir. Sırf Pisagor’un adını söyleyemiyorum diye ortaokulda çiftdikiş gittiğimi bilirim. Ben de bu yüzden bankacı oldum ama gel görki bankanın sistem yöneticileri peşimi bırakmadı. Aslı da kesin bizim köyden çıkar biraz kurcalasam..

Sistem yöneticilerinin işi çok zordur. Derin matematiksel anlamlarla gelirler işe. Aslı’nın da hergün işe böyle geldiğini biliyorum. Sabah makineyi açıp önceki akşam kimler pc’yi kapamadan gitmiş, kim hangi sitede laga luga yapmış, kim kime dum duma etmiş bilirler. Neden? Çünkü matematik algıları bu yönde gelişmiştir.Sen daha excel’i rüyanda görmemişken onlar office 2010’u kullanır.Sana kullandırtmazlar. Haddinizi bilin bre mamçaklar! Matematikçilerle aynı hücreye formül yazmak sizin neyinize ulen!

İster matematikçi olsun ister anne, ister pi’yi uzatsın ister kurufasulye yapsın, Aslı hayvanı (billa hakaret değil) her insan gibi algıları ve duyguları son derece gelişmiş ve hayatın apsis ve ordinatlarını dengede tutmaya çalışan bizden biridir.

Bu arada, üçgenin iç açıları farklıda dış açıları aynı mı? Hanginiz bana üç bilinmeyenli denklemin en ortasındaki y’nin değerini söyler? Kim kim !! nedir ulenn needirr!! Aslında sayılar var biz yokuz leynnn! Vat i dı matriks ulennn!!

(Yarın: Uzaylı Anne)


18 Ekim 2010 Pazartesi

Blogger Analizleri

Bu hafta aklında olan blog fikri şu. Daimi takip eden blog dostlarımın meslekleri hakkında yazmak. Meslek hakkında yazmak için okura gerek yok demeyin, çünkü yazarken mesleğin içine okuru da yerleştirmek gerekir. Okur olmadan mesleğin bir önemi yoktur. Muhtemelen benim de sürekli takip ettiğim kişilerden oluşacak bu yazı dizisi. En fazla bir hafta sürer diye düşünüyorum.Mesleği yazmanın yanısıra kişileri de bloglarından tanıdığım kadar , dahası kafamda oluşan profillerini de yazıya dökmek anlamında bir tür proje bu.

Bana bloğunuzu ve mesleğinizi yazarsanız bunu denemeye çalışacağım.

15 Ekim 2010 Cuma

Annemin Hatıralarının Resmi Geçidi-3

Telefon çaldı. Telefonun ekranında ‘’annem’’ yazıyordu.

‘’Perdeleri yıkadım gelip asıver.’’

Beni doğururken bunu planlayarak mı doğurmuştu bilmem.Günün birinde perdeleri astıracağım bir oğlum olsun daha ne isterim mi demişti, yoksa taşındığımız evlerin tavanları hep yüksek mi gelirdi ona?

Geliyorum anne deyip kapattım telefonu.

Özenle katlanıp kornişe geçirilecek tutacakları öne getirilmiş bir ton perdeyle karşıladı beni.Ortaokul yıllarında haciz gelen evimizde, icradan kurtarılmış tek tük eşyadan hatıra kalan o eski sandalyenin tepesine çıkıp asmaya başladım perdeleri.. İki tutacağı henüz geçirmiştim ki beklediğim uyarı geldi. ‘’tersten mi başlanır oğlum, önce şu tarafı asacaksın, orta kornişe tak.’’

‘’Peki anne’’ dedim çaresiz.

‘’Çocukken de terstin sen’’ diye devam etti.Herkes top oynardı sen pikap dinlerdin. Plakların da hep B yüzünü dinler ilkini dinlemezdin..

Yedinci tutacağı asmıştım. ‘’Sevdiğimi dinlerdim anne’’ dedim.

‘’Hatırlıyormusun?’’ diye sordu. Göl kıyısında çayır çimeni tutuşturmuştun, yaz sıcağında alevler yükselince itfaiye gelip söndürmüştü. Ne yaramaz oğlandın sen..’’

‘’Hatırlamam mı anne? Babam akşam gelince korkudan eve gelememiştim.O zamanlar sokakta oynardık toz çamur içinde, hiç mikrop kapmadan gelirdik eve’’ diye yanıtladım.

‘’Baban birazdan gelir çabuk ol’’

Ondördüncü kornişte durdum.

‘’Babam öldü anne gelmeyecek’’ diyemedim gene.

‘’Tamam anne’’ diyerek devam ettim. Tamam anne, çocukken de kaçıp kurtulma cümlemdi. Herşeye tamam anne deyip bildiğini okuyan, kısa pantolonlu haylazlıklardan geriye kalan muhteşem yaşanmış hayal ve macera dolu bir 30 senenin mecmu yekünu idi.

‘’Babamla nasıl tanıştınız anne’’ diye sordum yirmi altıncı tutacakta.

Bir kaç saniye cevap gelmedi. Sandalye tepesinde arkam dönük halde cevabı beklerken annemin o anda babamla ilk tanıştığı ana yolculuk ettiğini ve bana geç cevap vereceğini biliyordum. Cevap otuzuncu tutacakta geldi.

‘’Piknikte tanışmıştık. Otobüsün merdivenleri çok yüksekti, baban inmeme yardım etti. İşte öyle bir şey’’ dedi buğulu gözleriyle..

Daha fazla soramadım, titremeye başladığını hissedip sandalyeden indim. Su getirip ilaçlarını içirdim.

Kendine gelip yeşil gözlerindeki nemi eliyle ittikten sonra gülümseyerek hadi bitir işini diyerek tüllerden sonra perdeleri de elime tutuşturdu.

Hepsini bitirdikten sonra kapıdan çıkarken, ‘’güzel astın aferin benim oğluma ‘’dedi. Beş yaşında bir çocuğu sever gibi bir edayla..

‘’Hadi git artık, Beter Böcek seni bekler öp torunumu benim için’’ dedi. ‘’Baban seninle gurur duyacak bu akşam’’ diye ekledi.

Tükürüğümü yutmak için çabaladım ama olmadı. Tıkanıp kaldı tükürüğe bulaşmış cevabım. Cevap vermeden yavaşça çekip kapısını..... çıktım..

Babam belki de her gece geliyordur. Belki hergece uyuyorlar birlikte. Annemin anılarının resmi geçidinde...

14 Ekim 2010 Perşembe

Islak İntikam

Ortaokul yıllarındayken Rakım Çalapala’nın ‘’Türk Mizah Antolojisi’’ adlı kitabını okumuştum. O yıllarda okuyabiliyor ve okuduklarımı anlayabiliyordum. Rakım Çalapala antolojisinde, yetmişli yılların hayatlarından kesitler verip aslında gündelik yaşamda başa gelenleri mizahi bir dille anlatma tarzında kısa hikayeler yazmıştı. Ama bunu o yıllarda değil yıllar sonra anlayabildim ancak. O sıralar sadece okuyor ve böğürerek gülüyordum. Allah böğürtmesin çok fena oluyor insanın gırtlağı. Ama gülmekse esas olan boşver gırtlağı böğür gitsin de demeli tabii.

İşte bu sabah, Çalapala’nın kitabında ilk sıraya yerleşecek kamera şakası türünden bir olay yaşadım.

Her sabah olduğu gibi bu sabahta servisin şöför arkası koltuğuma konuşlanıp arkama yaslandım ve kulaklıklarımı takıp gözlerimi kapatarak yirmi dakika sürecek işe giderken uyuklama merasimim başladı. Şöförün camı yarım açık ve yüzüme tatlı tatlı vuran serin havanın da etkisiyle Chopin’e dalmış kendimi Daniel Barenboim zannederken solumuzdan geçen metrobüsün sıçrattığı yağmur suyunu açık camdan yiyerek sudan çıkmış sıçan gibi sıçradım..

Kaç kişi hayatında dört yanı kapalı bir kutunun içinde oturduğu yerde sırılsıklam olur?
Syrakusa olur.

O anda öfkeyle ağzımdan çıkanlar her ne kadar servisin içini Ves Craven filmine döndürse de aslında milletin gülmemek için kendini zor tuttuğunu biliyordum. Gözlüklerimden akan damlalar, ıslanmış ve yarım kalmış bir Chopin etüdü ile kalakalmıştım. Anında bir ters U dönüş ile ıslatıcı aracı takibe almak, makas yaparak önünü kesmek John Vayne’dan arakladığım şerif yıldızını çıkarıp göstermek ve araçtan inen altı izbandut kılıklı herifi üç beş uçan tekme , dört yüzen yumruk ve iki sıçrayan kafa ile yere indirmek istedim ama heyhat.. Servis şöförü bütün bu isteklerimi tınlamadı bile. Derhal sağa çekmesini istedim, 100 km süratle geçen araçların üstünden ağır çekimde atlayacak, karşı şeride geçip önüme çıkan ilk aracın önünde durup kimliğimi göstererek ‘’ ben bankacıyım aracına el koyuyorum’’ deyip adamı yakasından tutup aşağıya indirecek ve muhtemelen okkalı bir yumruğu yedikten sonra beni ıslatanların peşine düşemeyecektim.. Şöför, bir yandan önüne bakıp bir yandan da dikiz aynasından beni keserek ‘’ sabah sabah adamın canını sıkma len zikarusamısın nesin otur oturduun yerde alla allaaa ‘’ şeklinde çemkirdi bana. Deli görmüş gibi yüzüme bakarak yoluna devam etti. Ne duygusuz herifmiş..

Ama olsundu. İntikam soğuk yenen bir yemekti Bir gün mutlaka beni ıslatan o aracın şöförüyle yıllar sonra karşılaşacak, kısık gözlerle ona doğru yaklaşıp yıllarca yanımda taşıdığım üstü jelatinle kaplanmış plastik bardakta erikli suyunu suratına boşaltacak ve arkamı dönüp tek kelime etmeden batan güneşe doğru iyi kötü çirkin müziğiyle yürüyecektim. Hafif rüzgarda pardesümün etekleri de uçuşup beni daha bir karizmatik yapabilirdi ama pardesüm yok hay aksi..

Arka koltuklardan birbiri ardına mendil ve peçete yağmaya başladı. Hatta bir tane de bebekler için popo temizleme mendili geldi. Sanırım biri yüzümün güzelliğini çekemiyor. Onu da aldım listeye. Kendimi istek almış pavyon şarkıcısı gibi pembe papyonlu, yanımda ısmarlanmış viski bardağıyla hayal ettim ve hayatın draması varsa benim de bloğum var dedim geçtim.

Bu akşam en arka koltuğa oturup elimde paratonerle eve gidicem. Bende bu şans varken bu akşam kesin oturduğum koltuğa yıldırım düşer.

12 Ekim 2010 Salı

Uzakdoğu Sineması Üzerine Notlar

Okur'a not 1 - yazı uzun.
Okur'a not 2 - yazı alıntı değil sağ klik yapma hafıza teri var..

Konu uzakdoğu sineması olursa, sinema izleyicisinin onda sekizi Akira Kurosawa der. Haklıdır da. Ama bu yazıda uzakdoğu sinemasının klasikleri değil yeni dönem ustaları olacak.

Çekik gözlü pirinçseverler sinema pazarında full sürüm varlar aslında. Uzakdoğu sinemasında sadece akla Japonya’nın gelmesi doğru olmaz. Zira Çin ve Kore gerek kendi pazarları, gerekse dünya pazarında çok iyi işler çıkarıyorlar. Buna her sinemasever en az bir kez tanık olmuştur. Yetmişli yılların Bruce Lee ile başlayan karateli B sınıfı video filmleri, seksenli yıllarda video kaset döneminde her evde cam çerçeve indirirken, mahalle sinemalarındaki 2 film birden programlarında mahallenin yeniyetme ergenleri tarafından yenilip yutuldular. Teknolojinin hızla gelip değişmesiyle mahalle sinemaları yerini kompleks sinema salonlarına, karate filmleride yerini ana konjöktürde aynı, ama şablonda farklı avantür filmlere bıraktı. Yeni yüzyılda ise uzakdoğu sineması uzun bir sessizliğin ardından herkesçe çok iyi bilinen korku sineması ile duygusal  ve tarihi sinemayla atağa geçti.

Bu üç ‘’tür’’ sineması beraberinde gerçekten çok yetenekli yönetmenleri de beraberinde getirip hem pazarın dünya çapına yayılmasını sağladı, hem de karate filmlerinin kırdığı cam çerçevenin yerinde kalmasına olanak verdi. Yakın dönemde türkiyede gösterim şansı bulup, festivaller ve vizyonda ses getirip akıllarda kalmasını sağlayan bir kaç sıradışı filmle başlayalım. (Sanki on ciltlik destan yazacam anasını satayım)

Batte Royale
Yapım yılı 2000
Kinji Fukasaku

‘’Günaydın çocuklar.. Bugünkü dersimizde birbirinizi öldüreceksiniz!!’’

Japonlar için kutsal sayılan çekirdek aileye saldırı tarzındaki ilk filmdir bana göre. Kinji Fukasaku’nun (yazarken parmaklarım fiyonk oldu) ölmeden önce çektiği son film olarak bilinse de, Japonya da gösterime girdiğinde olaylı bir galayla açıldığını ve aileler ile hükümet tarafından sertçe eleştirildiğini hatırlıyorum. Yakın geleceğin Japonyasında çoğu ergenlik çağında olan gençlerin şiddet ve terör estirdiği, ailelerinin bile çocuklarından korktuğu, hiçbir yerin güvenli olmadığı bir toplum çerçevesinde, hükümet rasgele seçtiği bir okulun öğrencilerini uyuşturarak bilinmeyen bir adaya götürmekte ve hükümet tarafından sırayla hepsini öldürmekle tehdit etmektedir. Diğer yol ise içlerinden sadece biri sağ kalana kadar birbirlerini öldürmek zorunda bırakarak sağ kalan tek çocuğu ülkeye geri götürerek diğer çocuklara ibretlik olarak teşhir etmektir.
Fukasaku’nun sert tarzı daha önce çektiği bol aksiyonlu ve gerilimli filmlerden beslense de asıl süpriz usta yönetmen Takeshi Kitano’nun ( Bebekler/Dolls) psikopat öğretmen rolündeki performansıdır.

Bebekler
Yapım yılı 2002
Takeshi Kitano

‘’İçiçe geçen üç öyküde Kitano aşk’a saygı duruşunda bulunuyor’’

Takeshi Kitano’nun (bak bunu yazarken de aklıma tuğlaya kafa atmak geldi) aynı filmdeki kısa üçlemesinin ilkinde, sevdiği gencin başka bir kızla zoraki nişanlanması üzerine başarısız bir intihar denemesinden sonra dünya ile tüm bağlarını koparıp otistik bir yaşama geçen genç kızın öyküsü anlatılır.Nişanlısı pişmanlık duyup genç kıza koşsa da genç kız artık bu dünyada bir bitki gibi yaşarken nişanlısı genç kızı kendisine bir kuşakla bağlayıp bilinmeyen bir yolculuğa yürüyerek çıkar.

İkinci öykü, artık yaşlanmış ve hayatında yaptıklarından dolayı iç hesaplaşma yaşayan eski bir yakuza’nın gençlik aşkını araması ve bulması üzerine kuruludur.ancak zamanın yıprattığı hayatlar kılıçtan daha keskindir

Üçüncü öykü, aşık olduğu ünlü bir pop şarkıcısının kör olması üzerine aşkı için herşeyini feda etmeye hazır olan içe kapanık bir gencin öyküsü anlatılır. Aşkına kendini ispatlamak aşk adına bazen kendine bile acımasız olmakmıdır?..

Takeshi Kitano üçlemesinde zaman,aşk ve hayatın içindeki kayboluşları anlatırken yağlıboya tablo zerafetinde muhteşem bir görsellik sunuyor.Filmin kostümleri ise uzakdoğu kültürünü olabildiğince estetize edilmiş bir şiir gibi hissetmemizi sağlıyor.


Karanlık Sular
Yapım yılı 2002
Hideo Nakata

‘’ Ana karakterin su olduğu çekirdek aileye ‘sızan’ bir korku-gerilim’’

Bu filmi bilen çoktur ama orjinalini bilen yoktur.. Demeyeyim ama sanırım bilen azdır.Hideo Nakata’nın (bunu yazarken aklıma Halka geldi ama parmakları fiyonk olmaktan kurtardım) tüm dünyada çok tutulan Ringu (Halka) filminden sonra çektiği bu sade ve bayağı sessiz gerilim filminde başrolde yağmur var.Japon sinemasının çekirdek aileyi yerinden çatırdattığı kurdelada, eşinden ayrı ve kızıyla birlikte yaşayan hafif psikiyatr sorunlu anne Yoshimi ile altı yaşındaki kızının öyküsü anlatılır. Tek başına hem işe hem de kızına yetmekte zorlanan ve boşanmanın verdiği sendromdan kurtulamayıp destek alanYoshimi, kızıyla birlikte kentin tenha banliyö mahallesinden birinde bir ev kiralayıp yeni bir hayata başlar. Kaldı ki sürekli yağan yağmur evin tavanından odaya sızdığı kadar, ürkütücü bir gerçeği de Yoshimi ile kızının hayatına sızdıracaktır.

Son derece sade ve sessiz bir açılış sekansına sahip film, Nakata’nın Halka’dan sonraki çalışması olmasına rağmen bana göre halka’dan çok daha ayrı bir yere sahip. Popülariteden çok uzakta ve gerilim sinemasının kaliteli ve klasik tüm klişelerini sırayla ama izleyiciyi yormadan veren Nakata aslında sonu başından belli bu gerilimde sonu tahmin edilmesine karşın izleyiciyi koltuğuna çivilemeyi başarıyor.Lütfen orjinal versiyonu izleyiniz.

Boş Ev (3 Iron)
Yapım Yılı 2004
Kim Ki Duk

‘’Japonya’dan sonra Güney Kore’den bir mistik modern bir aşk öyküsü..’’

Antalya Film festivalinde geçen sene onur konuğu olan Kim Ki Duk, Kore’den mistik bir masal anlatıyor. Boş olduğuna emin olup (bunu anlamanın yöntemi de çok zekice düşünülmüş) tanımadığı insanların evlerine girip kaldıktan sonra evdeki bozuk eşyaları tamir edip geldiği gibi sessizce çıkıp giden kim olduğu şüpheli olan bir genç adamı tanırız.

Kocası hayli zengin ve nüfuzlu ama oldukça mutsuz bir kadının kocasından gördüğü fiziksel ve manevi şiddet üzerine yaşadığı sessiz çığlığa tanık olan izleyici, hayli sessizce gelişme bölümüne yelken açar. Kim oldukları, nerden oldukları ve dahası neden orada oldukları bilinmeyen biri gizemli diğeri sessiz iki kişinin karşılaşması ve birlikte yapacakları bilinmeyene doğru yolculuklarındaki sessiz fiziki birliktelik, yerini zamanla aşk’ın mistik görünmezliğine ve gerçeküstü bir aşka dönüşecektir.

Spoiler olmaması açısından fazla bilgi vermek istemem ama filmin orjinal ingilizce adı olan 3 Iron, adını filmin içindeki 3 numaralı golf sopasından alıyor. Filmin tema müziği uzakdoğu sinemasında pek rastlanmayacak türden değişik bir tınıya sahipken, asıl özellik filmin erkek karakterinin flm boyunca neredeyse hiç konuşmaması. Kim Ki Duk, sinemanın görsel anlatım tekniklerini kendi mistik kültürüyle ve modern çağın aşka bakış açılarıyla karıştırıp muhteşem bir anlatıma imza atıyor. Final ise benim diyen adamın bile dudağını titretip yüzüne yarı acıklı yarı mutlu bir gülümseme yerleştirecek cinsten. Bu epik görsel senfoniyi kaçırmayın derim.


İmparator ve Suikastçi
Yapım Yılı 1998
Chen Kaige

‘’Elbette seni öldürebilirdim. Ama solak olduğunu farketmemiştim.’’

Japonya ve Kore sinemasından sonra Çin sinemasına bakacak olursak, daha çok Çin’in kendi tarihine göndermeler yapıp tarihi filmlerle ayakta kalmaya çalıştığını görürüz.Yeni dönemde çok tutması üzerine sıkça çekilen Jet Li soslu aksiyonlu savaş filmlerini bir kenara bıraktığımızda son 10 yıl içinde dişe dokunur bir film olarak İmparator Ve Suikastçi çıkıyor karşımıza..

Çin sinemasının iyi yönetmenlerinden Chen Kaige’in filmi de üstte belirttiğimiz üzere Çin tarihinden dem vurarken, üçüncü yüzyıl hanedanlarının entrikalarını üç saate yayarak tarih içinde güzel ama dokunaklı bir öyküyle karşımıza çıkıyor. Hanedanın kralı Ying Zheng, diğer altı krallığı ele geçirmek ve Çin'de birliği sağlamak için, büyük çaplı ve acımasız bir harekata girişir.Yan krallığını ele geçirmek için farklı bir yol deneyen Ying, metresi ve sırdaşı Zhao'yu, Yan ülkesinden bir kiralık katil bulup, kendisine bir suikast düzenletmek ve böylece Yan'la savaşmak için bahane yaratmak üzere Yan krallığına yollar. Zhao, artık bu işlere bulaşmamaya yemin etmiş olan kiralık katil Jing Ke'yi, bu suikastı planlamaya ikna eder. Fakat, Ying'in, komşu Zhao krallığını almak için yaptığı korkunç katliamı ve yaşlı çocuk demeden öldürdüğü binlerce insanı haber alan güzel Zhao, bu zalim kraldan nefret eder, katil Jing'e aşık olur ve Ying'in öldürülmesi için Yan'la işbirliği yapar. Ying'e karşı girişilen suikast başarısız olur fakat hiçbir yardımcısının yardımına gitmediği kral Ying, korkunç bir utanç içinde kalır.

Chen Kaige, tarihsel filminde bana göre en büyük başarıyı senaryosunun zaman zaman Shakespeare vari anlatımına ve suikastçi ile kör kızın karşılaşmasındaki o muhteşemliğine borçludur.

Bu yazı çok uzun oldu. Aklımda kalanlar bunlar iken benim hatırlamadığım ya da izlemediğim başka bir uzakdoğu sineması varsa da onu da ilerde izleyip yazarız umarım.