Pages

30 Kasım 2010 Salı

The Godfather (Composed by Nino Rota)

Theme by Ennio Moriconne..
Parla Piu' Piano (Adapted theme) by Gianni Morandi..

Bach - Chaconne / Helene Grimaud

29 Kasım 2010 Pazartesi

Ollmuyorrr!! Olmuuyorrr!! (Bir mim yazısı)

Değerli blog arkadaşım Anne Kaleminden (Nihan) tuhaf ve ilginç bir konuda mimlemiş beni. Teşekkür ederim. Konusu tuhaf huylarınız ve yapamadıklarınız.

Ben de Nihan gibi yedişer madde ile yazayım.


Tuhaf Huylarım
İnsan kendi huylarını tuhaf olarak görmez ama objektif oluup yazmak lazım yoksa konsepte ters düşerim. Şimdi bana normal gelen ama karşıdan bakılınca tuhaf gelen huylara bir göz atayım bakalım ortaya ne çıkacak..


1- Herşeyi herzaman aynı yere koymak. Masamın üzerinde ya da evde eşyalarımı koyduğum yerler hiç değişmez. Çay kupası herzaman aynı yerde durur, kravatlarım aynı sırayla asılıdır. Bu huyumdan vazgeçemem.

2- Gece herkes uyuduktan sonra ya da tatile gittiğimizde eşyaların canlandığına inanırım. Eşyalar asla oldukları gibi durmazlar. Muhakkak evde kimse yokken canlanıyorlar. Bu çocukluğumdan beri böyle. Bu huy değil inanış ama olsun.

3- Balık yedikten sonra mutlaka yavan ekmek yerim. Bunu yemezsem asla doyduğuma kanaat getirmem.

4- Film izlerken ekrana terlik fırlatır, tükürür, ekrana sarılır güler veya bağırır çağırırım. Sinemaya gittiğimde kendimi tutuyorum ama.

5- Yatağa ilk yattığımda tabutta yatar gibi yatarım ve ellerimi göğsümde kavuştururum. Eşim bir seferinde öldüğümü sanmıştı 

6- Suyun kaldırma kuvvetine inanmıyorum. Beni kaldırmıyor çünkü.

7- Huysuzluk en sevdiğim huyumdur 



Yapamadıklarım

1- Birşeyi tamir etmek. (Daha çok bozulması kaçınılmazdır)

2- Bulaşık makinesini boşaltabiliyor ama dolduramıyorum.

3- Yükseğe çıkamam, asansöre bile tek başına binemiyorum.

4- Piyano çalmayı öğrendim ama hayatım boyunca bir kez bile si minör çalamıyorum. Parmaklarım birbirine giriyor.

5- Eren’e hayır demeyi başaramam.

6- Sinemada bitiş jeneriği bitene kadar salonu terketmeyi başaramadım. En son illaki ben çıkıcam.

7- Mantıyı ekmeksiz yemeyi başaramadım şimdiye kadar.



Mim aslısın ‘a paslandı

The Office Bölüm V - Sabah/Diriliş

Herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez.
Jose Louis’in ünlü sözüdür bu. İnsanoğlunun alt egolarında yaşattığı bencillik ve egoistiliğin en iyi dışavurumudur bana göre.

Şimdi bu sözü ofise uyarlayalım.
Herkes emekli maaşı ister ama kimse çalışmak istemez.

Pazartesileri tüm çalışan kesimin ruh hali budur. Kurt adam/kadın modunda yataktan kalkılır, salyalar henüz akmaya başlamamıştır ama gözler hafiften kırmızıa çalar. Gözbebekleri sarıdır. Kadınlar için saçlar Halka flmindeki ölü kız modelidir.Erkekler ise hafta sonu traş olmadığından hafiften goril modundadır. Gardırobun kapısı hışımla açılır ve bir gece önceden ne giyeceğini ayarlamamışsa bütün öfke gardırobun kapısından çıkar. Sürgülü kapılar biraz daha şanslıdır bu durumda. Çekmeli kapıların menteşeleri ise zavallı.

İşe gidecek Pazartesi sendromlu hasta giyinir ve gözlerdeki o vahşi duyguyu saklamak için kadınlar makyaj yapar, erkekler traş olup jöle sürer. (ben süremiyorum kafamda pek saç kalmadı) Aynaya bakar, kravatı bağlarken bir anda bugünün Pazartesi olduğu hatırladığında erkek kişi kendi eliyle kravatını olabildiğince sıkarak kendini ayna karşısında boğmaya çalışırken bulur kendini, surat kıpkırmızı olmuş ve göz rengiyle uyumlu hale gelmiştir. Napıyorum lan ben diye kendine kendine sormak ister ancak nefes alamadığından sesi kısık çıkar ve son anda kendini boğmaktan vazgeçerek gömleğin yakasını düzeltir, öksürüp böğürerek kendine gelmeye çalışır. Kadın ise makyaj malzemeleriyle kendi suratını Alice Cooper’a benzettiğini son anda farkederek durumu kurtarmaya çalışır. Kendini tavana asmak için kullandığı külotlu çorabını tekrar giyer.

Sendrom hafiflemeden devam eder. Sırada işe gidiş evresi vardır.
Arabasıyla işe gidecekler için eziyet ‘’dur kalk’’ formundadır. Otobüs kullananlar için en tehlikeli saatler 07-09 saatleridir. Ayakta işe gitmek Pazartesi sendromlular için daha bir fecidir. Zamanın görecelilik kuramı bu esnada kaosa sebep olur. Kimi sendromlu yolun bitmesini istemediğinden zaman çabucak geçerken, kimi sendromlu ise kırkbir parfüm, ter ve ağız kokusu eşliğinde ayakta ve cinayete meyilli olarak gittiğinden bir an önce inmek ister ama inemez. Üstelik yeni aldığı ayakkabısının üzerinden de bir tomar ayakkabı geçmiştir. Peki burada Fatmagül'ün suçu nedir ? Arabası olmaması mı? Einstein’ın kulakları en çok burada çınlar..

Daha önce kahvaltı mevzunu yazdığımız için onu atlayalım. Ofise geldiğinizde pazartesi sabahları genelde masanızı savaş alanı şeklinde bulursunuz. Temizlik firması elemanlar masanızda temizlik yapmamış, kendi kaderine durmadan küfrettiği için masanızda savaş çıkarmıştır. Hiç bir eşyanızı yerinde bulamazsınız. Üstelik bunca yıldır değişmeyen tek kural o elemanın toz bezinin her ofiste aynı şekilde koktuğudur. Masanız o gün sürekli tuhaf bir rutubet ve toz kokar. Çaresi kolonyalı mendille üzerinden geçmek ve tenhada yakaladığınız o elemanın ağzına o bezi sokmaktır. Alternatif yöntem ise cuma akşamından bilgisayarınızın ekranına ‘’temizlemeyin pis kalsın öyle seviyorum’’ yazısı da asabilirsiniz.

Kırmızı göz akları üstünde sarı gözbebeklerini gören ofis dostları, ‘’yakışmış şekerim nerden aldın bende alayım’’ kıskançlığına girer ve sigra molasında diğerlerine sizin aslında bir zombi olduğunuzu anlatırlar. Üstelik yakışıksız, çirkin, şişman ve aptalsınızdır onun gözünde.. Giydiğiniz pantolonda üstünüzde eğreti durmuş ve poponuzun büyüklüğünü ortaya çıkarmıştır. Dörtyüz kişilik plazada sadece sizi çekiştirenin giysisi güzeldir. Bunu sendromun en koyu anında doğal bir hisle hisseder ve arkadaşınızı elbet tuvalette kıstırırsınız. Tuvaletin kapısını kapatıp, kamera geri geri giderken içerdeki boyun ısırığı seslerini kimse duymaz merak etmeyin. Saldırın!!

Temizlik elemanının toz bezi ile cesedi bir güzel temizleyin , uzun yıllar kokmaz. Bezin kokusu cesedin kokusunu bastıracaktır.Cesedi koyacak yer bulamadıysanız üzülmeyin. Temizlik elemanı işini doğru dürüst yapmadığı, dahası yaparken bakmadığı için çöpleri alırken cesedi de doğal bir hareketle alıp sizin yerinize poşete koyup binadan çıkaracaktır.

Eller yüzler yıkanır, kravat giysi saç baş düzeltilir ve masaya dönülür. Çevrede sizin durumunda olan başkası varmı diye etraf kolaçan edilir ve işe başlanır. Bu arada salya akıtma ve hırlama başlamıştır. Pazartesi günleri işlerin yolunda gitmesi ihtmali ile Satürn’de su olma ihtimali eşittir.


Yarın: delirten telefon diyalogları.





26 Kasım 2010 Cuma

Leslie Caron ve Fred Astaire

25 Kasım 2010 Perşembe

The Office Bölüm IV - Kahvaltı

Gece aynanın karşısına geçip ışıkları kapattım. Mor renkli floresanı yakıp midemdekileri görmek istedim. Bu en son icadım. Ev yapımı röntgen makinesi.

Ekmekle yediğim mantılar normal seyrine devam ediyor. Nutellayı fazla kaçırmışım. Kara gondor dağı büyüklüğündeki kitle nutella dağı.. Yok nutella değilse ya içimde bir uzaylı var ya da bardağı yedim.. Nutellanın kapağının içini yalarken kapağı da yemişim yanlışlıkla. Yarısı erimiş neyseki akşama kadar tamamını eritirim.

Ofis’e gelişim bu sabah herzamankinden daha neşeliydi. Çünkü artık sümüksüzüm. İki sabah önce servis şöförü kağıt mendili yere attığımı görmüş. Ne göz varmış adamda kardeşim. Bu sabah iyileşmemi fırsat bilip kravatımı otomatik kapıya sıkıştırıp öyle getirdi beni. Herkesler oturmuş uyuklarken ben zinciri direğe bağlanmış tazı köpeği gibi kravat kapıya sıkışık halde ayakta geldim. Bunun hesabını sormazmıyım.. Afyonum patlamadan bindiğim serviste ayılma yöntemim hep aynıdır. Kulaklığı takıp müzik dinlemek. Ama bu sabah Haydn ya da Chopin dinlemedim. Akşam internetten beleş indirdiğim nostaljik rock parçalarımı telefona atmıştım. Sabahın yedisinde Brothers İn Arms ve Rock the Night beynimde yıldırımlar çaktırıp gözlüklerimi suratımdan fırlattı. Hareket halindeki serviste düşen gözlüğü araken kravat boyu kadar hareket edebildiğim için kafatasımı da sağlam çarpıp iyice bir ayıldım.

O kadar uzun zamandır poğaça ve börekle besleniyorum ki, midem standat kahvaltıyı kabul etmiyor artık. Zeytin yiyince sivilce döküyor, reçelden bir kaşık alsam tansiyonum çıkıyor.. Bu sabah ta poğaçamı aldım sıcak sıcak. Hem yemesi de kolay. Bir parça versene manasında bakışları görünce poğaçanın hepsini ağzına tıkıp ağzında konuşacak boşluk kalmadığı için ‘’bloffummouaa hunngaaa’’ (valla kalmadı ya) homurtusu çıkarıp ağzından bir parçayı çıkarıp ‘’uaanissea aaa’’ (istersen bu var) deyip karşındakine uzatabiliyorsun. Standart kahvaltıda bunu yapamazsın. Reçel tabağını ağzıma tıkacak halim yok ya! Ayıyım ama o kadar da değil..

Bu gece eve gitmiyorum. Çay ocağındaki dolaba kendimi kapatıp sabah erkenden gelen çaycının çayı nasıl demlediğini gözetliycem. Adam nefis çay yapıyor. Benim çay kupası kova büyüküğünde olduğu için sadece bir kez çay veriyor bana. Ne dediysem boş. Nuh diyor peygamber demiyor herif. ‘’ O gupayı güçült de gel sikarusa bey’’ bakışlarına sinir oluyorum.

Ofiste kahvaltı Hanging Rock’da Piknik kadar zarif ve aristokrat değil belki ama ofisin ortasına ekose örtü serip takım elbiseyle kahvaltı edemeyeceğimize göre kaderimize razı olucaz. Zaten sersek bile bayan arkadaşların 18.yüzyıldan kalma elbiseleri ve güneşten korunmak için beyaz şemsiyeleri yok. Olsa da oturacaklarını sanmıyorum. (ne diyorum ben yaa)

Kahvaltımın bir kısmını muhakkak yedek akçe olarak toprağa gömerim. Şey yani çekmecemde saklarım. Akşamüstü midem kazınınca yiyorum. Elimdeki o küçücük açma parçasını görenler sarmaşığa tutunup tarzan taklidi yapsa da, Has Elmas olsa da faydası yok. Benim o !

A ha ! Çaycı aşağıya indi. Pembe Panter kıyafetlerimi giyip bir kova çay daha almanın tam sırası!

24 Kasım 2010 Çarşamba

Fred & Ginger: Lets' face the music and dance

Gecikmiş Bir Mim ve Özür

Pilli Petro beni okuduğumuz kitaplar konusunda mimlemişti. Araya tatil girince aklımdan çıktı kendisinden özür diliyorum.

Ben uzun zamandır kitap okumuyorum. Dahası okumuyordum. Çünkü artık okudğumu anlamıyorum. Okuduğum en son kitap koku idi. Jean Bapiste Grenouille'in o olağanüstü Dehası, o görkemli alegori'nin bende bıraktığı iz sanırım edebiyatta benim kapasitemde birinin doruk noktasını oluşturuyordu.

Ahmet Altan’ın arka kapak yazısında söylediği gibi ‘’kendi benliği dışında herşeyi yaratabilmiş olan bu dahinin ironisi, benzerleri ancak Kafka’da görülecek bir insanlık trajedyasının simgesi’’ haline gelmişti.

Uzun zaman sonra elime yine bir kitap aldım. Dün gece patlayan o sağanak ve fırtınada dışarıda sessizce otururken elime aldığım o kitap bir roman değil bir şiir kitabıydı.

Kalbim Unut Bu Şiiri.
A.Telli.
Yıllar önce Kybele Şiir Dergisi'ni çıkarırken şimdilerde yollarımızın ayrı olduğu bir dostumun bana her seferinde bıkmadan usanmadan okuduğu şiirleri okudum..Onun kadar iyi okuyamasam da..

Ben mim’i kimseye pasetmiyorum isteyen yazabilir.

Requiem (Mozart)

''Filler mezarlığında fil ölüleri
Ve belki birkaç da şiir bulursunuz
Ki o şiirler kendi ölümlerini sezen
Birer kuğuydular kuytu sularda''

Giden'e...

23 Kasım 2010 Salı

Yundi Li - Chopin "Fantasie" Impromptu, Op. 66

Buz


Hiçbir insanın ayak basmadığı bir buz parçası düşlüyorum. Soğuk rüzgar sesinden başka hiç bir sesin olmadığı, zamanın durduğu bir buz kütlesi üstünde, çelik kancalarla gökyüzüne kendimi sırtımdan asarak buzla kaplı bir gölün içinde bir kuğuyu izlemek istiyorum. Çıt bile çıkarmadan..

Mavi buzdan sesler duyuyorum. Dünyada hiç bir enstrumanın çıkaramayacağı sesler çıkarıyor. Tüm buzulların o sesi dinlerken çıt çıkarmadan eridiğini izliyorum.

Benden başka kimsenin olmadığı bir gezegende kendimi gökyüzüne asmak istiyorum. Çıt çıkarmadan rüzgarı izlemek.. İlk yaşamın başlamasına tanık olurken buzullaşmış bedenimin çıt bile çıkarmadan eriyip suya karışmasını düşlüyorum.

Sarı saçlı bir kız çocuğu izliyorum. Buz üstünde rüzgardan başka hiç bir oyuncağı olmayan sarı saçlı bir kız çocuğu.. Rüğzgarın havaya kaldırdığı buz tozlarından müzik yapışını izliyorum. Bedenim hala kancalara takılıyken.. Çıt çıkarmadan izliyorum sarı saçlı kız çocuğunu.. Müziğine sessizlik eşlik ettiğini biliyor benim izlediğimi bilmeden..

Kendimin ne olduğunu bilmeden asmak istiyorum kendimi gökyüzüne..
Buzların üzerinde rüzgara asılırken kim olduğumu bilmek istemiyorum.


İnsan eliyle yapılmış hiç bir maddenin olmadığı bir buz kütlesi üstünde durmak istiyorum.
Buz, benim onu izlediğimi bilmiyor ama ben buzu izlediğimi biliyorum.
Kanca bana ihanet etme!

Asmin



Kimdi cesaretimi kıran,üstelik
Yeni serüvenlere hazırlarken kendimi
Sesimi cılız,rüzgarımı yelkensiz
Bulan kimdi, ki şimdi geniş zaman
Kipiyle düşürüyor gölgesini anılarıma
Ama kimdi adını bir kadına ödünç verip
Doruklara çekilen büyülü doruklara
Biz Asmin dedik ona,sevgilim,kadınım,
Anamdı belki, ama o çoktandır
Üç bin metrenin altına inmiyor artık


İçimde bir fil sezgisi,kopup gitmeliyim
Dağlara yazmalıyım aşkı ve ayrılıkları
Asminli düşler kurmalıyım ya da birisi
Karşılık bulmalı canımı yakan sorulara
Kim demiyorum kim olursa olsun


Boynu kırılan bir oyuncaksam hırçın
Bir çocuğun elinde, ki celladım
Gözlerimi de oymuştu fırlatıp atarken
Yine de özlüyorum onu, niyetçi
Tavşanlara dönerken beklediklerim

Aynı soruyu sormaktan, minör
Ağrılardan yoruldum,gitmeliyim buralardan
İçimde buharlaşan cıvayı soluyorum artık
Yoruldum yoruldum yoruldum
Gereklilik kipinde yaşamaktan.

AHMET TELLİ

22 Kasım 2010 Pazartesi

Koyun Kokan Sümüklü Yazı

Fooorkkk!! Fırt fırt!!
Şiraze kayması sendromunu dibine kadar yaşar haldeyim. 9 gün tatili protesto ediyorum. Bundan böyle 15 haziran-20 temmuz arası türkiye toptan tatil kardeşim. Başka tatil yok.Nöbetçi topluma da fazladan 10 gün daha veririz olur biter. O kadar!

Hem tatil, üstüne de tatilin adı bayram olunca, dakikası dakikasına denk insanlar için tatil zulme dönüşüyor. Uyku saati şaşıyor, ne zaman uyandığını, nerede uyandığını bilmez halde gözler şiş, saç baş birbirine girmiş, hangi günde olduğunu karıştırmış, evde ilk karşına çıkana ‘’hangi yıldayız ’’ sorusunu sorar halde buluyorsun kendini. Üstelik kasım ayına yakışmayan pis bir güzel hava da var. Bu kış da bekar gezenler için, kendini dışarı vuranlar adına iyi bir fırsat da denebilir.

Beter Böcek hepten sapıttı. Bu kadar boş zamanı oyunla birleştirince zevkten kudurdu sıpa. Hadi kudurmaya kudurdun bari beni rahat bırak yav! 19 saat oyun mu oynanır? Yemek yerken oyun, otururken oyun, kuduruken oyun, hatta tuvalette bile oyun! 7,5 gün kesintisiz çocuk kanalı izledim, keltoş Calliou görmekten kusucam artık.

Bayramın iyisi kötüsü olmaz demeyin, koyunlar için kötü geçiyor. Danalar, angus denen üvey akrabaları sayesinde olayı basit sıyrıklarla atlattılar ama Dolly türünden olanların şansı yoktu. Kesilen kurban sayısı kadar elini kolunu kesen kasap sayısının olması bize lig’in önümüzdeki yıl çetin geçeceğini gösteriyor.Sanırım koyunların eline de bir bıçak veriyorlar kendilerini savunsun diye. Kim kimi keserse artık..

Bu bayram da ben gene elime ketçaba batırılmış palamı alıp kapıyı çalan çocuklara plastik vampir dişlerimi takarak açtım kapıyı..Bu fikir işe yarıyor, çocuklar ne kadar şeker,para, mendil varsa kapının önüne bırakıp kaçtılar. Hasılat iyi. Hepsini kumbaraya koydum ama mendilleri koyamadım üzerinde çalışıyorum hala.. Ancak evdeki hatun kişi ısrarla çukulata kutusunu vermiyor. Kendi elcaazlarımla arakladım o kutuyu komşudan yav! Versene kardeşim çukulatamı! Geçen akşam ele geçirdim ama elime terlikle vurdu. Bir tanesini ağzıma atmayı başarmıştım lakin yutamadan enseme vurup lokmamı aldı ağzımdan. Bir insan kocasına kedi Slyvester muamelesi yapar mı yav! Sanki Tweety’yi yuttuk hayret bişey! 9 gün öküz gibi tıkındım ama iki çukulata yiyemedik heyhat!

Ding Dong Masamı temizledim bu bayram. Bir kir çıktı ki sormayın. Gören 16. yüzyıldan beri dokunulmuyor zanneder. Temizlik işinde hızlıyımdır. Ama artık ding dong masamdan sesler çıkarma şinde o kadar hızlı değilim. Bunu anladım bu bayram. Sanırım parmaklarım yaşlanmış.

Arife gününden bayramın üçüncü gününe kadar Beter Böcekle sürttük. Oyun alanlarından sinemalara, parklardan, sevdiği yemeklere abur cuburlara varama kadar güzel bir tatil geçirdi. Ama peşinde koşarken ezeli düşmanım influenza da peşimdeydi tabii. Bir ara atlı karıncanın üstünde görür gibi oldum onu ama önemsemedim, atlı karıncadan başım dönüyor sandım meğer oradaymış. Sinsi sinsi yaklaştı yanıma, ben daha gırtlağına sarılamadan burnumdan içeri girdi.. Giriş o giriş.. Yahu bir insanın burnu kaç santimetrekaredir bilmiyorum ama benimki sanki üç oda bir salon. O kadar sümüğü paketleyip satsam trilyonu vurmuş Beter Böcekle bahamalarda piranha avlıyor olurduk. Geceleri ise daha kötü. Mösyö influenza siyah pelerinini takıp daha bir şevkle çalışıyor burnumun içinde. Arada bir hapşırıkla defediyorum ama gene geliyor. Karabiber koklayıp acı süs biberi yiyip sarayburnu’ndan denize atlıycam belki geçer.

Yağma yok pes etmedim bu işin gecesi de var bulurum ben o çukulata kutusunu! Timsahlar gibi döne döne hepsini yiyip ellerim göbeğimde kaşına kaşına uyumazsam.. Kutunun içine kapan kurmuş olmasa bari..

21 Kasım 2010 Pazar

İnfluenza'dan Nefret Etmemin Var 1 Sebebi

Tatilin bitişi gribin başlangıcıdır..
Hay ben ınnghhh!!!
Sümüklü bankacıları kimse sevmez. Ben de sevmem. Masasına akıttığı sümüklerini silerken gözyaşlarının aslında görme yeteneğini sağlayan bir araç olduğunu gripsizler bilmez.
Yarın sümüklü sümüklü ve kazan gibi bir kafayla işe gidicem.
İnfluenza yaktın beni adi. Şu sarı kafalı herife de gıcığım böyle saçmı oluır len!

19 Kasım 2010 Cuma

Dvorak - Symphony No. 9 "The New World" H.Karajan

15 Kasım 2010 Pazartesi

Artur Rubinstein - Chopin, Waltz Op. 64, No. 2

12 Kasım 2010 Cuma

Mutlu Yıllar Dilerken Nezle Olup Şarkı Söylemek ve Berberin Makası

Çok sıcak bir Pazar günü.


Yaşlı bir çift Pazar ayini için kiliseye gider.


Kilise tıklım tıklım dolu ve havasızdır.


Ayin sırasında sıranın ortalarında olan çift bunalmaya başlar. Kadın serinlemek için yelpaze kullanmaktadır.Adamın uykusu gelir ve başını karısının omuzuna dayayarak uyur.


Rüyasında azılı bir katil olduğunu, başının giytinle kesilerek idam edildiğini görür.



Bu esnada karısının elindeki yelpaze adamın gırtlağına çarpar ve adam kalp krizi geçirerek ölür.






Bu hikayedeki mantık hatası nedir?

11 Kasım 2010 Perşembe

Syrakusa Bilimsel Kuralları

İnsan, maymundan değil tavuktan türemiştir. Bilimsel kanıtı mevcuttur. Ocakta sigara yakarken kafanızı ateşe dik tutarsanız kaşınız gözünüz tütüsülendiğinde maymun gibi değil tütsülenmiş tavuk gibi koktuğunuzu anlarsınız. Bilim yalan söylemez.

Güvercinler sokakta sadece sizin arabanızın üstüne pisler.

Karasal anten ayarlarken çatıdan düşenlerin sayısı Wietnam da ölen askerlerin sayısından fazladır ve ölenlerin hepsi çizgili pijama altı ve atlet ile ölmüştür.

Ampulü değiştirirken duy’a elektrik gelip gelmediğinin kontrolü, kabloya hızlıca dokunup çekilmekle yapılmaz. Elektronlar sizin el çekme hızınızdan iki milyon kez daha hızlıdır. İlk dokunuş size otomatik olarak horon tepmeyi öğretir. Ama öğrendiğiniz oyunu başkalarına bir daha gösterecek fırsatı bulamazsınız.

Taksicilere kızmayın. Onlar farklı bir psikiyatr’a sahiptir.Kırmızıda en önde kendileri varken bile yeşil yandığında kornaya basarlar. Bilimsel olarak tedavileri yoktur.

Kim o dedikten sonra karşısındakinin cevap vermesini beklemeden kapıyı açanlar soyulmayı hakeder.

Yatılı misafirliğe gittiğinizde yatmadan önce mutlaka çişinizi yapın ya da yanınızda bir kedi getirin. Kendi evinizde değilsiniz ve sabaha karşı kör karanlıkta el yordamıyla tuvaleti bulamayacağınızdan salona işediğinizde suçu kedinin üstüne atın.

Klavyelerin enter tuşu Euro N Cap çarpışma testine tabi tutulan ilk ve tek tuştur.

Maç izlerken uyudu cihazı bozulursa üzülmeyin. Alt komşunuz zaten sizin duyacağınız şekilde maçı anlatıyordur. Üstelik sansürsüz!

Evlenecek kızların babaları çeyiz kamyonuna bir kürek de keçi kakası koysunlar. Ne götürürseniz götürün, erkek tarafı ‘’ babasının evinden gelirken bir bok getirmedi’’ diyecek.

Sadece türkler karşısındaki överken küfreder.. (ne güzel piyano çalıyor şerrefsiz)

Yiyecekler kendi başına hareket etmezler. Ediyorsa yemeyin kurtlanmıştır.

E-mail, firmaların haberleşme maliyetlerini düşürmek için tasarlanmıştır.Mail gönderdikten sonra telefon edip mail attığınızı bildirmenize gerek yoktur.

Aileniz mafya ise babanızın cenaze töreninde size ne tür bir lider olmanızı söyleyen ilk kişiyi vurun. Babanızı o öldürdü.

Davul çalmaya yeteneği olan çocuğunuzun yanında örmekte olduğunuz hırkayı ortada bırakmayın. Şişleri söküp davul çalacaktır.

Uzaylılar tarafında kaçırılıp deneye tabi tutulduğunuzu düşünüyorsanız ssk hastanesinde ameliyat olmuşsunuz demektir.

10 Kasım 2010 Çarşamba

Syrakusa Ölürse Ne olur?

Bundan böyle yazılarıma günün tavsiyesini vererek başlayacağım. İnsanlığı aydınlatmak lazım.

Çamaşır makinesi çalışıyorken kafanızı tanburla aynı anda çevirmeniz kireçlenen boynunuza iyi gelebilir ama sıkma moduna geçtiğinde pek tavsiye etmiyorum. İnsanın birazcık boynu acıyor.
Bu çok önemli bilgiyi de yazıp kendimi cümle aleme rezil ettikten sonra gönül rahatlığıyla yazıya başlayabilirim.
Dün gece yattığımda aklıma şu soru geldi: (tamaaamm tamaaamm itiraf ediyorum tuvalette geldi) Syrakusa ölürse ne olur?

Aklıma gelen yanıtlar yüzünden tuvalette anırarak güldüğüm için eşim tarafından apartmanın delisi ilan edildim. O da ayrı bir konu. Bakın Syakusa ölürse ne olur..

Tabutta yatarken kesin dışarıyı duyarım ben. Duyamazsam çatlarım merakımdan.O yüzden tabutu şimdiden yaptırıyorum. İçine dinleme cihazı koydurucam.

‘’Syrakusa’yı nasıl bilirdiniz?’’

Topluluk : Hihohahahaaaa!!

‘’Ne gülüyosunuz ey ahali! Nolmuş adamcağız son yeme tarihi geçmiş kedi maması yemişse? Her canlı bir gün dürümü pardon ölümü tadacaktır bilesiniz.. Madem hihohaha gömün o zaman. Ama şu mezar taşındaki ‘’kim vurduya gittim dönücem’’ yazısını sildirin böyle mezar taşımı olur tööbe tööbe..

Gömülme faslı biter.Millet dağılır. Dağılmadan önce hakkımda söylenenleri duydum, dönünce hesap soracaklarmı yazıyorum bu arada. Düdük kadar tabutun içinde canım sıkılır benim ya. Sıkılır demeye kalmadan 2 tane izbandut kadar görevli gelir.

Ohh be sizi allah mı gönderdi? Canım sıkılıyordu benim ya. Abi saat kaç?
Kes!
Neyi?
Gevezeliği.. Yürü gidiyoruz.
Nasıl ya? Daha yeni yattık abiler?
Yürü dedik!
Hayatta yürümem varislerim azar.
Ata bindirsek?
4x4 yokmu?
Alevden kıbaç var..
At aliimm..

Getirdikleri yerde mekan bayağı geniş. Bütün insanlık parti yapar gibi doluşmuş. Herkes yaprak takıyor. Benim yaprak biraz bol geldi. Çengelli iğneyle tutturdum mecburen. Mahmutpaşa malı gibi geldi bana. Yanımdakinin yaprağı Levi’s.. Millet ne yapraklar giyiyor anasını satayım..Tepeye bir görevli çıkıp elinde megafonla bağırıyor:

‘’İnsanlık! Herkes tek sıraya girsin. Yalnız içinizde Syrakusa diye bir denyo var o bir adım öne çıksın bakiim’’

Ayrıcalıklı muamele görmek güzel bişey. Öbür taraf bile biliyor benim ne kadar mühim ne kadar nadir bulunan bir insan olduğumu diye düşünüp ‘’yettim!! hüopp burdayım abiiii’’ diyerek öne fırlıyorum..

Megafonlu pek meymenetsiz bişeye benziyor. Ciddi biraz. Beni şöyle bir süzüyor, ben çengelli iğne batmasın diye durmadan kontroldeyim.

‘’sen dünyada pek bi atıp tutuyodun gel bakiim sen yaklaş koçum’’

Hafif tırsıp,
‘’abi şakaydı onlar ya’’
‘’tamam biz de yapıcaz sana bir şaka gel sen gel’’
‘’ne şakası yaa! yapmayın böyle soğuk espriler abiler ben masumum’’
‘’soğuk değil koçum sıcacık şaka yapıcaz sana alevli malevli... alın şunu götürün kimlik tespiti yapın sonra mekana sokun’’
‘’abi bu mekan iyiydi havadar falan?’’

Alıp götürdüler. Megafonlu lafı dinlenen biri. Zaten burada ağzı olan herkes konuşmuyo. Megafonlu ne diyosa o! Mecburen mekan dedikleri yerin giriş kapısına yollandık. Geldiğimizde baktım ki sıra çok, hemen araya kaynayayım dedim ama ensemden tuttukları gibi, ben daha ‘’yavaş len yaprak bol geliyor sarsmayın’’ demeye kalmadan attılar beni sıranın sonuna. Önümdeki abiye sordum:

Hocam ne kadar zamandır bekliyosun?
Dünya günüyle altı milyon gün oldu.
O haaa!! Adam mı öldürdün be?
Nerden bildin?
Gözüm ısırıyor bir yerden adın neydi?
Adolf..
Hasss...

Sabırsızlanıyorum..
Hadi beylerrrr!! Ağaç olduk burda hadii biraz çabuk yaa.. valla şikayet edicem şimdi!!
Yanıma iki tane megafonsuz yaklaşıp kollarımdan tuttukları gibi sıranın başına getiriyorlar.

Kaydı yapan güler yüzlü bayağı..
‘’Hoşgeldin Syrakusacığım sefalar getirdin kuzum, nasıl beğendin mi mekanı?’’
‘’abi görmedim ki yaa.. azcık kapıyı aralasanız da baksak?’’
‘’tabii seni mi kırıcaz.. aralayın kapıyı baksın arkadaş’’

Vaayyyy vaayyy vayyyy. Mekan mekan değil resmen cennet. Çok oluyolar azizim. Rakip mekancılar varsa bittiler hayatta iş yapamazlar. Piyasanın en iyi yeri burası. İçerde ne arasan var. İnsanın ölesi geliyor valla.

‘’tamamdır abiler hadi atın beni denizlere yalan dünya size kalsın’’ süper çok heyecanlıyım abiler.
‘’tabii kuzum az sonra atıyoruz az kaldı.’’

İki megafonsuz beni kayıttan sonra içeri atıyor. Birden heryer alevler içinde kalıyor. Çengelli iğnenin tuttuğu yaprak da düşmüş cayır cayır ortalık..

‘’heeyyyyy aloooo!! burası sıcak beee.. gösterdiğin yer böyle değildi üçkağıtçılarrrr’’’
'’ o ekran koruyucuydu kuzum.. nasıl beğendinmi sıcak şakamızı?’’
‘’çıkarın beni yaaa valla dünyada şaka yaptıydım yaaa....’’ bana bak kayıtçı yaka numaranı aldım valla şikayet edicem seni eşek şakası yapmaktan..
‘’sıkıldıysan yanına arkadaş verelim?’’
‘’ eh madem öyle verin bari’’

Yanıma verdikleri herifi gözüm bir yerden ısırıyor. Hafif sarışın kolyeli seksenli yıllardan kalma bi herif. Kesik kesik bakıyor.. pek gözüm tutmadı desem yeridir.

‘’ sana da mı şaka yaptılar abi?’’
‘’bana da yaptılar koçum. ama endişe etme. yaklaş bakiim sen adı ne?’’
‘’syrakusa.. senin adın ne?’’
‘’nuri’’
‘’ yav sen bi yerden....’’
‘’gazoz içicen mi koçum’’

?????????

‘’ÇIKARIN LAAYNNNN BENİİİ ÇIKARIN LAYNNNNN!!!!!

An Evening With Danny Kaye

Danny Kaye'in Unicef yararına New York Filarmonisi eşliğinde yaptığı müthiş bir gece.. Çoktan emekli olmaı gereken bir orkestra şefi nasıl olur?
:)

9 Kasım 2010 Salı

Yanni in live Taj Mahal( Renegade)

Karen Briggs'in tenor saksafon ile düetine dikkat..

Karanlık Taraftan Öyküler

Uygarlıkların yıkılması sadece ders kitaplarında okutulan bir sınav sorusuydu. Şimdi yaşanır hale geldi. Oysa ki hiç yaşlanmayacak ve tarihe tanıklık etmeyecektik. Sonsuza dek sürmeyecekmiydi bu mutlu son? Öyle demişlerdi.

Şimdi ayakları yere basmayan bir homo sapiens’e dönüşüyor  uygarlık.
Belki de hiç uygar olmadı uygarlık, biz öyle sandık.

Her uygarlık aksi öğretilene kadar kendi kahramanlarını, kendi ilah ve krallarını yaratır.Körlerin ülkesinde tek gözlü kral oldu.

Kendi ırkından, kendi türünden utanan ve taş ya da bir böcek olmak isteyen bir türüm. Hiç olmadığın biri gibi görünmekten bıkmadın mı diye sordu tanrı.
Cevap veremedim. Bildiğim tek cevap iki tanrının olduğuydu.

Biri ders kitaplarında okutulan saman kağıttan tanrı, diğeri ise sessiz tanrı.
Ben şimdiye dek hep saman kağıdından yapılmış tanrıyı biliyordum.
Şimdi diğer tanrıyla karşılaştım.

Çok mütevazi, narin ve güleryüzlüydü.
Oysa ki üzgün olmasını beklerdim. Utandığım türüm, iğrendiğim soyum güleryüzlü smokin giymiş bir büyükbaba tanrıyı hiç olmadığı bir hale sokmuştu.

Şimdi üçüncü cevabımı veriyorum :
‘’Peki ya sen tanrı? Sen hiç olmadığın biri gibi görünmekten bıkmadınmı yeryüzünde?’’
Saman kağıttan tanrılar ve kör krallar öldü. Onları biz öldürdük. Şimdi üzerimize düşen görev yeryüzünde kokuşan leşlerini ortadan kaldırmaktır.

8 Kasım 2010 Pazartesi

Kader Kapıyı Böyle Çalar (Beethoven Symphony No:5) I.Bölüm

Beethoven'in 5.Senfonisi.Bir savaş, bir isyan ve bir fırtına..Duyamamaya verilen görkemli bir savaş.İronik bir kadere muhteşem seslerle verilen yanıt.Beethoven'i en iyi anlayan dönemin dünyaca ünlü orkestra şefi Herbert Von Karajan'ın yorumuyla Berlin Filarmonisi'nin performansı..

Kreislereina

Çöle düşmüş bozuk para kadar kayıp ve boşlukta hissi.
Nedeni belli, ama tanımlanamıyor.

Nefesini ciğerinde tutabildiğin kadar tutup yaşamla irtibatını keserek beklediğin o uzun, soluksuz bir bekleyiş.İçindeki tanımsızlığa gözünden akan siyah bir öfke eşlik etmekte.
Geç bulunup çabuk kaybedilmiş bir sevinç ve sevincin üzgünlüğü kor'a dönüşüp yakmakta.

İçini boşaltıp arınmak Tibet’te kalan bir duygu.

Bekliyorum.
Ormanda
Yıldız altında
Nehir kıyısında
El değmemiş bir halde..

6 Kasım 2010 Cumartesi

Dire Straits - Brothers In Arms

Çok uzun zamanndır biri için bu kadar endişe duymamıştım. Geç bulup çabuk kaybedilen bir gülümseme olmayacak ama..Bu yazı kanla değil çelikten bir hisle imzalandı..Sirkülersiz, dürüstçe...


Dire Straits - Brothers In Arms Original
Yükleyen chaddi. - DiÄ�er müzik videolarına göz atın.

5 Kasım 2010 Cuma

Night Before Christmas (Carol Of The Bells)

Tim Burton'un dehası, Henry Selick'in muhteşem yapıtı Night Before Christmas'ın videosu. Carol Of The Bells'in farklı yorumu..

4 Kasım 2010 Perşembe

Meslekler ve İnsanlar Bölüm X

Milimetrik yaşamlardan bina yapmak.
Karpuz kabuğundan gemiler yapmaya benzemez bu iş. Çünkü bu işin içine hayatlar giriyor. Tepemize yıkılmayacak evleri milimetrik çizen tasarlayan insanlar ise mimarlar. Bugünün konuğu ise Ekin ve Biz (Berna)

Berna bir mimar. Yani benim yapmayacağım işlerin ikincisini yapıyor. İlki jinekolojiydi anımsasanız.(tanrım ne ter attım o yazıyı yazarken) Mimarlık yapamam çünkü ellerim parkinson’un junior versiyonuna sahip. Benim çizdiğim duvarı usta yapmaya kalksa duvar zig zaglı olurdu kesin. Eskiden sağa sola –yukarı aşağı hareket eden bir cetvelle yapılan çizimler şimdi sanırım yerini bilgisayara bıraktı. Autocad, Coreldraw,SüpersalonV1,Elektrocetvel T cetvel premium (at kafadan at) gibi programlarla yapılıyor. Ya da ben öyle sanıyorum. Ama asıl iş T cetveliyle çizmekte.
Değil mimarlık yapmak, deniz kıyısında kumdan kale bile yapamam.Geçen yaz Beter Böcek’e yaptığım bütün kuleler ve kaleler imar iskanı yok diye dalgalar tarafından yıkıldı.Kumdan çalarsan dalgaya dayanmaz işte. Bir dahaki yaz valla çalmıycam kumdan. Hatta yıkılmasın diye kumların üstüne bolca uhu dökmeyi planlıyorum.

Berna, Beter Böceğin bloğundan yeni yeni izlemeye aldığım bir blog arkadaşımız. Kızı Ekin mimar bir anneye sahip olmanın yanısıra mimar bir babaya sahip ki, bu da bize yakında üçüz kulelerin Ekin tarafından inşa edileceğini gösteriyor. Üstelik uçak gelince de bina eğilecekmiş otomatik olarak..Berna’nın Ekin konusunda şimdiden başladığı bir mimarlık eğitimi, montessori eğitimi, kartlara elma yapıştırma ve kurtlanmasın diye ilaçlama eğitimi, Ekin’in babasıyla birlikte boyama oyunları eğitimi var. Gündüz blog yazıp gece çizim yapan bir anne olduğunu sanıyoruz. Ekin olduktan sonra profesyonel olarak mimariye ara vermş sanırım ama mimarlar duramaz durduğu yerde. Kesin geceyarısı siyah ajan kıyafetlerini giyip, kalem feneri ağzında eşinin projelerini değiştiriyordur :))

Aynı meslekten 2 kişinin karşılaşıp evlenmeleri sıkça karşılaşılan bir durumdur. Ben kendimden biliyorum. 2 bankacı sabahtan akşama kadar aynı gibi görünen ayrı dertlerle boğuşup evde hiç meslek girdisi çıktısı konuşmayız. Aynı şey Berna ve eşi için geçerlimi bilmiyorum ama ikisinin nasıl tanıştığını biliyorum.

Mimarlık fakültesine başlamanın ilk kuralı gidip bir T cetveli almaktır. T cetveli olmayan mimar olmaz. Mimarlıkta cetvelin neden T cetveli olup da V cetveli olmadığını hep merak etmişimdir. Sanırım V şeklinde ev çizilmiyor.Neyse.. Berna, henüz tanışmadığı eşinin peşisıra kırtasiyeye girdiği o gün yağmur yağmaktaydı. Berna şemsiyesiz olduğu için yeni aldığı çizim kağıtlarından şapka yapmış, eşi ise yolda bulduğu bulmacası çözülmüş ikinci el gazete parçasını kafasının üstünde tutuyordu. Kırtasiyeye girdiklerin aynı anda rafta duran T cetveline uzandılar. Bir an birbirlerine baktıktan sonra kalan tek cetvele uzanmış olduklarını farkettiler. Bunu gören kırtasiyeci ‘’bu bir tesadüf olamaz kader temellerini atıyor’’ dedi ve hemen teybe love story kasedini koydu. (ozamanlar mp3 yoktu) Berna mimar mimar bakarak eşinin dikkatini dağıtıp cetveli kaptığı gibi dükkandan çıktı. Eşi de peşinden fırladı. O cetvel ikisinin koşu yolu boyunca el değiştiriyor, şehirlerarası yollarda kah Berna’nın, kah eşinin eline geçiyordu. Günler günleri aylar aylar kovaladı.. Birinci sınıflar ikinci sınıfa geçmiş, mezun olanlar ilk çizimlerini müteahhide vermiş, hatta mimarinin yükseğini bile okumuşlardı. Lakin bizim road runnerlar ise hala cetvel peşinde koşmaktaydılar.Artık koşacak yol girecek şehir ve ülke kalmamıştı. Eşi Berna’yı Dubai deki yüksek kulelerin önünde yakalayıp cetveli hızla onun elinden aldı ve karşılığında diz çökerek tek taşı uzattı. Dubaili kırtasiyeci de Dubaice ’bu bir tesadüf olamaz kader temellerini atıyor’’ diyerek hemen teybe love story kasedini koydu (mp3 hala yok ) ve bütün ülkenin tezahüratları altında evlendiler.Bütün Dubai de 40 gün 40 gece gökdelen tepesinde düğün yapıldı ve Berna ile eşi gökdelenin tepesinden paraşütle atlayıp balayına çıktılar.. Berna gelin çiçeği yerine T cetvelini taşımış ama ben demedim, diğer mimarların yalancısıyım..

Mimarlık zor zanaat. 2 milimetre hata yapsan komşunun balkonu kısa olur, balkon duvarına asılacak çamaşır ipi uzun gelir. Asılamayan 2 tane don ne olacak ? Ha? Ne olacak?? Al sana kavga. 3 milimetre uzun çizsen balkonun yarısı evin önündeki yoldan geçer. Balkonda çay içerken araba çarpan kaç adam tanıyorsun ? Yok yok ben hayatta mimar olmam delimiyim ben? Asıl delilik bu değil aslında. Asıl delilik bir mimara iç mi dış mı diye sormak.. Bunu Berna’ya sorarak kafama T cetveli yeme hakkını da elde etmiş oluyorum.

Ekin ilerde hangi mesleği yapar bilemeyiz. Ama görünen o ki binalar kadar yuvalarını da ustalıkla inşa eden bir anne babaya sahipken, mesleği ne olursa olsun o paylaşılamayan T cetvelini sonuna kadar saklayıp anne babasının güzel bir simgesi olarak anacak.

(Gene ara...)

1 Kasım 2010 Pazartesi

Meslekler ve İnsanlar Bölüm IX

Blog dünyasının avrupa yakası ödülleri olsa sanırım Aida Salem’in Bloğuna verilirdi.(Bana da ‘’sana noluyo be Surakusa’’ ödülü tabii) Bloğundaki içerik, entellktüel genç ve aydın bir benliğin zarif yansıması şeklinde tat bırakıyor okuyanda. Aida Salem, bloğumu ilk açtığımda farkettiğim ve izlemeye aldığım bloglardan biri. Ben onun çocukluğunu bilirim diyecek kadar eski benim için.


Eğer bloğundaki profil resmini benim gibi miyop olan biri gözlüksüz olarak izlese, Aida Salem’in hoş bir kupada kahve kokladığını değil, avucunun içinde görünmeyen ve rulo yapılmış bir kağıtla kokain çektiğini sanır. :)) Latife bir yana, değil kokain, sigara bile içtiğini sanmıyorum. Umarım içmiyordur.

Akdeniz akıntılarına benzer bir ruh haline sahip,opera ve klasik müzik hayranı, fotoğraf çeken (çekmeyi bilen), Starbuck’s kahvesine hakim ve içerken de keyif alan, arada süt de içen, hayvan sever, mutlu insanların göz renklerine odaklanmış, arkadaşı Pınar’ın cnbc-e logosundan fırlamış renkli orcinal kişiliğini pastel görüntüsü ve Penelope Cruz duruşuyla dengeleyen, tek dostunun Tchaikovsky olduğunu itiraf edip Pınar’ı aldatan,Paris tutkunu , ama Fellini’ye de hakkını veren, komşusu piyano çalarken kafasını duvarlara vurup (komşusu hala çalamıyor sanırım) nişantaşındaki hayatı göstermelik değil layıkında yaşan blog dostumuz Aida salem benim eski bir meslektaşım. Halen uluslararası ilişkiler öğrencisi genç bir beyin ve paçayı erkenden kurtarmış bir bankacı :)

Aslında anadili düzeyinde ingilizce ve almanca bilmeseydi Aida Salem’i kambiyocu yapmayacaklar, o da erken cinnet geçirmeyecekti. Gondor dağından daha derin dipsiz bir çukurdur kambiyo. Bankacılığa ilk başlayanlar için hayatında ilk kez sinemaya gitmiş birine Haneke izletmek gibi bişeydir. Aida Salem’in talihsizliği de burada. Ben almanca biliyorum diye beni bodrum kat -3’e vermişlerdi de nasıl kaçtığımı bilememiştim. Neyseki çat pat yes no diyebildimde zemin katta senetlere pul yalama işini kaptım. Bankacılığı da küçükken düzgün bişey zannederdim. Bankacılara verdiğimiz paralar onların oluyordu diye biliyordum. Öyle olmadığını anladığımda ise altıbininci pulumu yalamıştım bile. ( İşte millet risk izleme yönetmeni budur pul yalar pullll) :)))

Kambiyo, (nereden uydurduysam artık, Aida Salem kambiyocu diye kalmış aklımda) kurumsal firmaların görünmeyen kalemler de denilen yurtdışı işlemlerinin yürütüldüğü birimdir. Aida Salem bankacılığa ilk başladığında önüne yığılan dahilde işleme izin belgesi, dab, dsb, sahte gb ve swift mesajlarını görünce, okuduğu uluslararası ilişkilerin aslında hava civa olduğunu, önündeki bir ton kağıdın ulusların ilişkilerini ve kendi ruh sağlığını fena halde bozduğunu, peşin ithalat, akreditif ve döviz kurlarının bir kupa kahve bile etmeyeceğini anladığında takvimler perşembe günün gösteriyordu. Aida gözleri kanlı tırnakları uzamış şekilde masasına oturdu. İçine kaçan bu bankacı ruhundan kurtulmalıydı.Daha fazla dayanamayarak bankadan çıkıp benim sanayideki şeytan çıkarma dükkanına geldi.Yan dükkandaki akücü Metin ile tavla oynuyordum. İşler kesattı ve hiç kimse son günlerde şeytan,cin, bankacı ve kötü ruh çıkarmaya gelmiyordu. Gördüğümde içindeki bankacı ruhunun esaretinde olduğunu ve bundan kurtulmak istediğini anlamıştım. Aida Salem yanıma yaklaşıp tavlayı olanca gücüyle kapağından tutup kapattı ve akücü Metin abinin parmağını araya kıstırdı. ‘’Anlaşılan içindeki kötü bankacı ruhu çok güçlü’’ dedim, o da bana ‘’hayır akücü zar tutuyordu ‘’ dedi.

‘’Syrakusa içime bankacı ruhu kaçtı boğuyor beni nolur kurtar’’ dedi , bende ayağa kalkıp uzaklara doğru gözlerimi kısarak baktım ve ‘’olar’’ dedim.

Gidip kuru temizlemeciden yeni aldığım mor kuşağımı ve annemin ördüğü kaşkolu takıp geldim, kutsal musluk suyum faturayı ödemediğim için kesilmişti, onun yerine akücü Metin’den biraz akü suyu aldım. Önce Aida Salem’in üstüne bolca kutsal akü suyu boşaltıp sonra da ayaklarından tutup baş aşağı salladım. İçine kaçan vadeli hesap cüzdanı, birkaç teminat mektubu ve damga vergisi tarafımızca ödenecektir kaşesi hemencecik çıktı ama genel kredi sözleşmesinin çıkması biraz zaman aldı. İş bittiğinde Aida Salem’in yüzüne nur gelmiş benim ise kollarım kopmuştu. Ben bir insanın ruhunu daha kurtarmış olmanın sevinciyle akücü Metinle tavlaya devam ederken Aida Salem çoktan okulunun yolunu tutmuş, ipod’unda 1812 uvertürünü dinliyordu..

Uluslararası ilişkilerde ne okuturlar bilmem. Ben üniversite adayı iken ve aklım dörtbin feet fezadayken ‘’oku kaymakam çık mellmeketi kurtar’’ demişlerdi. O gün bu gündür uluslararası ilişkileri kaymakam üreten biryer zannederim. Ama Aida Salem’in siyaset bilimi okuması da ayrı bir mevzu. Siyasetle ilgilenmediğim için girmiyorum. Zira anlamadığım ve anlamak istemediğim konuların başında gelir ve futboldan anladığım kadar anlarım. Uluslararası ilişkileri iyi tutmak adına sürekli yurtdışı seyahatleri yapan, altyazı okumadan film izleyebilen (vur kafanı syrakusa vur kafanı.. annen sana öğren şu engilişçeyi dedi sen gittin çalgıcı okullarında okudun..şimdi de altyazı oku) ve faturalarını kurumun kendi veznesine ödeyip saatlerce sıra beklemeyi göze alıp bankaya otomatik ödeme talimatı bile vermeyen meslektaşımı, okul bittikten sonra Fransa’da Starbuck’s açmış ve Pınar ile birlikte Starbuck’s ın çatısına çıkıp bahçede oturan müşterilerin kahve kupalarına çakıl taşı atarken görebileceğimizi umuyoruz.. :))

The Son



Kartvizitimide ekleyeyim belki işler açılır

Şen Exorcist
Syrakusa
Her nevi şeytan cin çıkarma ve tesisat badana işleri itina ile yapılır.
Adres: Cehennem mevki sanayi mah. No 1 Öbürtaraf/İstanbul
Not : Pazar günler açığız.(Günlük yumurta bulunur)

(Yazı dizisine 2 gün ara verdim.)