Pages

31 Aralık 2010 Cuma

Paramparça Aşklar Köpekler






Octavio ve Suzanna

Ağabeyi Ramiro’nun genç ve saf karısı Suzanna’ya delice aşık olan işsiz güçsüz Octavio. Serseri ruhlu ipsiz sapsız bir market kasiyeri olan ağabeyinden nefret eder ve karısı Suzanna’yı ve bebeğini alıp yaşadığı çöplükten kurtarmayı düşler. Düşünü gerçekleştirmek için gerekli tek şey paradır ve Octavio parayı köpeği Cofi’yi köpek dövüşlerinde dövüştürerek biriktirmeye çalışır. Octavio’nun hayatı Suzanna ile kesişirken Ramiro, köpek Cofi ve New Mexico şehri, banliyöden daha alt bir tabakanın gerçekleridir.


Daniel ve Valeria

Reklamcı Daniel, kendinde yaşça küçük manken Valeria’ya aşık olur. Aşkı karşısında iki çocuğunu ve karısını terkederk sevgilisi Valeria ile yeni aldıkları apartman katında birlikte yaşamaya başlar. Valeria’nın çok sevdiği köpeği de onlarla birliktedir. Hemen herşeye sahiplermiş gibi görünen yeni çiftin hayatı talihsiz bir olay karşısında harabeye dönecek ve sahip olmak ile bedel ödemek arasında kalan bir hayatı yaşamak zorunda kalacaklardır.




El Chivo

New Mexico sokaklarında bir evsiz olarak yaşayan El Chivo adındaki yaşlı adam, ardında bıraktıklarından haberdar eden bir eda ile dolaşır. Köpekleri ile birlikte bir depoda pislik ve sefalet içinde yaşayan El Chivo’nun kim olduğu ya da geçmişi, köpeklerinin sarmalında ve New Mexico’nun varoşlarından üst tabakalarına kadar olan ince hatta bir bir ortaya çıkacaktır.



Ve bu iç farklı hayatın öyküleri feci bir trafik kazasında kesişecek, varoluş, yaşam ve kader üzerine sorular sormadan, ince ince ‘’insanı’’ öne çıkararak şiddeti de vermeyi ihmal etmeden kaderin bağlayıcılığı üzerine şiirselleşecektir.

Meksikalı yönetmen Alejandro Gonsalez İnnaritu’nun 2000 yılında çektiği uzun metrajı Paramparça Aşklar Köpekler, (filmin orjinal adı Amorres Perros/Aşklar Köpekler.. Paramparçayı kim neresinden uydurdu bilmiyorum) Cannes Film Festivalinde gösterildiğinde diğer tüm filmlerin önüne geçerek aynı yıl en iyi yabancı film oscarına aday oldu. 21 Gram ve Holivut destekli büyük bütçeli Babil’in yönetmeninin Meksika’da ispanyolca çektiği film, bizde pek tanınmasalarda güney amerika sinemasında çok bilinen ve dünyaca ünlü oyuncular içeriyor.

Aşk olgusunu metaforik olarak kesişen hayatlar şekline sokup gösterse de metaforik olarak köpekleri de kesişen hayatların içine sokan İnnaritu, planlarını sadelik ve görsellik açısından şiirsel hale sokmasa da, gerçek dünyada yaşayan gerçek insanların hayatlarında oya işler gibi incelikli bir anlatıma girişiyor. Filmin süresi ne uzun ne de kısa. İnnaritu’nun anlatımına bağlı olarak başlaması gerektiği şekilde başlayan, ve bitmesi gerektiği şekilde biten (belki de bu sadece bana göredir) bir şiddeti de içinde orantılı barındıran bir liriğe sahip. Yaşamın kıyısında tek ayak üstünde duran hayatların yanındaki köpekleri filmin karakterleri haline getirmekte izleyicinin metaforlara film bıyunca sadık kalmasına izin veren İnnaritu, usta senaristi Gulliermo Arriaga’nın ustalıklı senaryosunu görkemli bir şekilde perdeye aktarmayı başarıyor.

Yeni senede sinemanız bol olsun.

30 Aralık 2010 Perşembe

Mutlu Yıllar Yazısı

Hadeee!! Yetişen alıyooo!! Mutlu yıl satıyom eskiler alıyom layloncuuuu!!!

3 pantol, 2 cekete fazladan bir hafta tatil bedavaaa!!

Dilekleriniz gerçekleştirilir, rüyalarınız itinayla hayata uygulanır.

Düş kapanı için peynir geldi baağğyannn!

Gel vatandaş gelll! Gel anne, gel teyze, gel nine, gel amcaa!! çok taze çarşambatesiler geldi.. Organik bunlaarrr!!

Harcayınca çoğalan para bulunur!

Takma gözyaşı ile Kullan at gülümsemeleeeerrr! Caponyadan ithal, garantili !!

Herşeye Çare bulunur Derde Devadan Gayrı Ltd.Şti. yeni yılınızı kutlar!

28 Aralık 2010 Salı

Franz Liszt- Piano Konçerto

Arıza besteci Franz Liszt'in dehasını izleyin ve dinleyin..

Yeni Yıl Mim'i

2010 yılında mutlu olduğunuz şey nedir?
2000'i görecekmiyiz diye beklerken 10 yıl sonrasını görmüş olmak.


2010 yılı sizin için nasıl bir yıldı?

2009'dan bir farkı yoktu. Hayata dair ne varsa yaşandı.


2011'e nasıl girmek istersiniz?

Nasıl girmek istemediğim önemli aslında. Kurbağa dili üfleyerek girmek istemiyorum. Bütün sene sinekle beslenemem.

2010 yılında yapmayı isteyip yaptıklarınız ve yapamadıklarınız nelerdir?

Uzaya gidemedim.
Kendime LED TV alamadım.
Daha çok sinemaya gitmek isterdim gidememdim.
Calliou'ya suikast düzenleyecektim olmadı.
Yeni Zellanda hayalim gene gerçekleşmedi.
falan filan..

Mim , Cep aynası'na paslandı. Hoş, o gene biyerlere gidip ikiz ayakları fotoğraflayacak ama olsun :)

27 Aralık 2010 Pazartesi

Büyük Soygun

İtiraf ediyorum...Ben bir hırsızım.

Cumartesi günü Beter Böceğin kumbarasından bozuk para çaldım.

Sucu bütün parayı bozamadı. Halbuki paraüstü de gönder demiştim ama atlamışlar. Hayatta borçlu kalamam. Sevmem borçlu kalmayı. Yaşam tarzı olarak aldısı verdisine eşitbüyük yaşayan, yasal ve makul sınırlarda borçlanan, bugünden üç hamle ötesinin hesaplarını yapan bir yapım var. Cimrilikten iğrenirim ama hesapsız harcayamam. Keşke yapabilseydim. Yapanlar güzel olduğunu söylüyorlar.



Ellerim titreyerek steteskobu taktım ve kumbaranın şifresini bulmaya çalıştım. Sucu sabırsız. Git sonra gel ben sana para üstü getir demiştim deyip herifi savdım. Bir yandan da Eren’i yangözlerle kesiyor ve odasından gelmesin diye dua ediyordum. Bütün kasa yeteneklerimi ortaya koydum ama nafile. Açılmadı namussuz. Ben de en bilinen kumbara açma numarasını yapmaya karar verdim.



Ereeennn... Hadi oyun oynayalım sen bu kumbarayı al bana at bakalım tutabilecekmiyim.
Tüh tutamadım.. Kırıldı.
Ben sana yenisini alıcam söz bak.

Neyse ki oyun daha cazip gelmiş olacak, pek ses etmedi Beter Böcek.

Sucunun parasını ödedim, dökülen bozuklukları topladım torbaya koydum. Ama evin dedektifi müfettiş Gadget’tan bunu saklamam lazımdı. (eşim) Suç aletilerini ve kırık kumbarayı siyah bir poşete koyup kilere sakladım. Kumbaranın cesedi de kokmasın diye poşete biraz tuz koyup ortalığı temizledim, annesine ötmesin diye Beter Böceğe bir kaç çukulata verdim ve geceyarısının gelmesini beklemeye başladım.

Nihayet o sancılı saatler bitmişti. Ne kadar siyah giysi varsa giyip eldivenlerime kadar simsiyah oldum. Gözlüklerimin üstüne zorro maskesi de taktım ama pek iğreti durdu. Gözlüğü çıkarıp öyle taktım üstüne de gözlüğü yerleştirdim. Maymuna benzedim ama olsun, tedbirli olmak iyidir. Aynaya bakınca biraz korktum ama ses etmedim. Operadaki hayalet olsam napıcaktım sanki? Paltomu da giyince sıcaktan evin içinde kurdeşen dökmek üzereydim.Ev ahalisi derin bir uykuya dalmış, popolarında steril sinekler uçuşuyordu. Mikroplu sinekten hoşlanmam ben. Eve girenleri yakalayıp duş aldırıp öyle serbest bırakıyorum evin içine. Kimlik kartsız ve duşlanmıştır yazılı yaka kartsız dolaşmak yasak bizim evde. Parmak uçlarımda yürüyerek kilerin kapısını sessizce açtım. Poşeti alırken biraz hışırtı çıkınca eşim uyanır gibi oldu ama hemen odaya kaçıp kafamı saksıya sokup devekuşu taklidi yaptım da gizledim kendimi.

Poşeti alıp kapıya yollandım. Bundan sonra biri bana parkelerin cilalndığını önceden söylese iyi olacak! Kayıp düşünce öyle bir gürültü koptu ki eşim; ‘’noluyorr ! yatmadınmı daha körolasıca!! Diye söylenip durdu. Kalp krizi geçirecektim. ‘’Kapı çaldı ben baktım sen uyu yat iç kaç hem ambulansla hastaneye de gidilmezki ‘’ dedim. Mantıklı konuşsam daha çok uyanacaktı. Ben de saçmalayarak kendisini rüyada zannetmesini sağladım. ‘’ne hastanesi’’ diyince de tam kapıyı çekip çıkarken ‘’çapa aşağı haseki cerrah gurebba paşa’’ deyip nihayet çıktım evden.

Kapıyı çekip çıktıktan sonra ayakkabılarını giymeden evden çıkmış olan zavallı bir hırsızdım ben. Yağmur da sağanak yağarken fırtınaya dönüştü. Yeryüzünün bütün toprağı da üstüne gelse cinayet herzaman bir iz bırakır söz aklıma gelince irkildim ve titredim. Ama artık geri dönüşü yoktu. Bu poşetten kurtulacaktım. Tam o sırada apartmanın otomatiği sönünce birkaç merdiven düştüm ama kimse uyanmadı. Zorro maskemi düzeltip etrafı yarasa kesilerek dinledim. Asayiş berkemaldi. Dışarı çıktım.

Daha üç adım atmadan üç kilo su çekti benim çoraplar. Üç beş sokak köpeği de peşime takıldı.. Baktım gidecekleri yok, ben de onlara çoraplarımı koklattım. Dörtnala kaçtılar. Su geçirmeyen çorap yapsalar iyi olacak. Hiç düşünmezler ki, çorapla dışarı çıkmaya mecbur kalan zavallılar ne yapar ne eder.. Ayıp ayıp..

Kumbarayı çöpe atamazdım. En iyisi çocuk parkına gidip gömmekti. Yağmur hızladıkça gözlükler ıslanıyor önümü göremiyordum. Gözlüğü çıkardım. Bu sefer de hiç göremiyordum. Gecenin soğuğu ve sinsiliği bütün gizemiyle üzerime çökmüştü ve çakan şimşeklerle düşen yıldırımlar arasında korkusuzca ilerliyordum parka doğru. Şimşek çakınca kendi gölgemi görüyordum ve gölgem ayağa kalkıp sivri dişleri ve alevden gözleriyle elinde tuttuğu kanlı kumbara cesedini bana doğru uzatıyor kahkahalarla gülüyordu.Korkudan çişim geliyordu ama olsundu, kamuflem iyiydi ben de vakit kaybetmek istemiyordum. Siyah giysilerim beni saklıyordu. Beşinci şimşekten sonra pes ettim.

Nihayet parka gelmiştim. Parkın önünde bir adam dikilyordu. Besbelli ki o da kumbara kırmıştı ve ceset için gelmişti. Hemen saklanıp adamı kesmeye başladım. Adam put gibi duruyor belli bir mesafede gidip geliyordu. Düşünceli görünüyordu. Gözlükler olmadığından pek seçemiyordum ama gözbebekleri büyümüş, bir suçun altında eziliyor gibiydi sankim. Tilki adımlarıyla suları sıçrata sıçrata yanına gelip etrafı şöyle bir kestikten sonra hızlıca sordum:

Sende mi?
Ne?
Sende mi dedim?
Ne diyon hemşerim?
Yahu sende mi gömmeye geldin?
Neyi?
Cesedi?
Hangi cesedi?
Yahu anla işte??

Adam keskin gözlerle bana baktı. Ben de keskin gözlerle bakmak isterdim ama gözlüğüm olmadan baksam baksam kurbağa gibi bakabiliyordum. Üstelik yağmurdan sıçana dönmüş, ayakkabısız ve zorro maskeli biriydim.. Adam beni kolumdan tuttuğu gibi arkasındaki binaya soktu. Sonumun geldiğini anlamıştım. O da gömmeye gelmişti ama kumbarayı değil!! Kesin insan gömmeye gelmişti. Ve ben o gece gömeceği ikinci ceset olacaktım. Ama kolay teslim olmayacaktım. Gözlüklerimi taktım ve gözlerimi kapayıp ‘’Bu iş o kadar kolay değil gel hadi gelsene!! Gelsene!!!! diye bağırdım..

Bir sessizlik oldu. Kimse saldırmıyordu. Bir kaç saniye sessizlikten sonra hafifçe gözlerimi araladım. Etrafta bir sürü polis, telsiz sesleri ve meraklı bakışlar vardı. Çoraplarımın yarısı ayağımdan çıkmış halde etrafıma bakındım..

Burası neresi?

Semt karakolu hemşerim. Bu kılığın ne bu saatte nediyosun karakol bahçesinde? Ver bakiim o poşeti??

İlk karşılaştığım adam da nöbetçi memurmuş. Söylediklerim yüzünden bir ton ifade verdim, kılık kıyafetim yüzünden bakırköy ruh ve sinir hastanesine muayeneye yollandım. Doğduğum yeri yeniden görmek güzelmiş..

Sabaha karşı ekip aracıyla beni eve bıraktılar. Neyseki ev ahalisi uyanmamıştı.

Ulan sucu!! Ben sana para üstü getir demedim mi ulen!!

23 Aralık 2010 Perşembe

Apocalyptica - Romance

Gecenin Videodrome Etkisi

Tekerleği bulmuşlar!
Yuh! Amma uyumuşum be..

Salata denen şeyi yemenin hiçbir hayrı faydası yokmuş. Dün gece bunu anladım. Üstelik domatese meyve diyen birkaç salak da tanıyorum artık. Meyveyle beslenmek istemiyorum len! Çocukluğumdaki gibi domatesi yemek yapma malzemesi olarak ansam kafama ay’dan taş mı düşer?

14 yılda 16 kilo aldım.
Metabolizma koala hızıyla ilerliyor. Bu iyi. Ot yesem fil gibi olacaktım. İyi ki yememişim.Dinozorların şafağı ot yüzünden son buldu. Göktaşı bahane! Her gece bar’a ayaklarımdan asılıp boyumu uzatıyorum. Yakında gözler yeteneğini yitirecek, (aslında yitireli çok oldu ama neyse) kulaklar evrim geçirecek. Bir de kanatlarım çıktımı tamamdır.

Bizim evde hayalet var. Her sabah dörtde uyandırıyor beni. Dün gece terliklerimi ayak ucuma koyduğuma yemin edebilirim. Sabahın dördünde terlikler ayak ucumdaydı. Terliklerini giymeyi ihmal etmeyen röbdeşambırlı bir uyurgezer değilsem eğer, kesin evde esprili bir hayalet var. Bakalım, bu gece nöbetteyim çıkar elbet ortaya. Ensesinden yakaladım mı koyacam kapının önüne. İşe gidicez oğlum! Ne lan bu her gece her gece misafirlik diye de söylenicem..

Eren bari tuvalette rahat bırak oğlum ya..!

Belgesel yayınlayın lan kanallar! Dizi mizi yarışma programı derken gezegenin asıl canlılarını unutucaz. Kuyruklu canlı görmek istiyorum. Ağaç, kuş,orman göreyim biraz..Elin dvd dükkanına mahkum etmeyin beni hadi bakiim. Yapın bunları düzeltin..

4 ay 6 gündür hiç gazete okumadım. İnternet dahil. Yıllardır da tv de haber izlemiyorum. Gezegen kuyruksuz maymunlar, iki ayaklı virüsler ve üstüne basıp ezince üzülmeyeceğin insanlar olmadan daha güzel. Dün gece tv kumandası bendeydi. İhtilal oldu bizim evde. Hotbirdle başlayıp Thor ve Sirius’un hepsini tek tek tarayıp ikibin küsur kanal zapladım. Türksatın canı cehenneme. Banal oldu artık. Kore televizyonundaki o spikerin kravatını beğendim. Araplarda değişen bişey yok hala salaklar. İtalyanların Alice kanalını seviyorum. Almanlar ise dümdüzler hala yetmişli yılların modunda yarışma ve şarkı programları yapıyorlar. Bu gece daha çok kanal zaplamalıyım. Tabii sürekli takip edilen dizi yoksa. Varsa yandı gülüm keten ihtilal..

20 Aralık 2010 Pazartesi

Turgul/Şen/Tekindor/Yılmaz/Topkek

Yavuz Turgul’un adı seksenli yılların öncesinde pek bilinmezdi. Sadece sinema çevrelerince bilinir, kim olduğu ya da ne yaptığı hakkında pek fikir sahibi olan olmazdı. Toplumun, dahası o dönemin genç kuşağının seksenli yılların ikinci yarısında 12 Eylül sonrasında yeni yeni sosyalleşmeye, kültürel uyanışa geçmeye başladığı zamanlara gelir Turgul’un sinemasındaki iyiler..

Benim unutamadığım bir Muhsin Bey vardır örneğin. Şener Şen ve dönemin umut vaadeden Uğur Yücel’ini biraraya getiren bir umut ve ayakta kalma öyküsü, aynı zamanda kentin kalbur üstü ve İstanbul’u İstanbul yapan değerlerine karşı durulan bir saygı duruşuydu. Gölge Oyunu ise gösterime girdiğinde sadece Beyoğlu’nun post modern ve ağır duruşlu sinema klişelerine uyan salonlarında gösterilen avrupai bir dile sahip dramaydı. Yavuz Turgul’un fetiş oyuncusu Şener Şen’e eşlik eden Şevket Altuğ’u bakınca tanıyamadığımız bir sima ile (şimdilerde imaj diyorlar) birlikte izleyip, sonrasında Turgul’un adı daha bir kesin çizgilerle kazınıyordu bellek defterimize.. Sonrasında ise Türk Sineması’nın yerlerde süründüğü dönemde, doğru zamanda doğru noktaları gösteren ve yine bir Şener Şen destekli hikayeyle karşımıza çıkıp izleyiciyi salonlara çekmeyi başarıyordu : Eşkiya..

Yavuz Turgul’un hemen her filmi kent yaşamında iki tezatı karşı karşıya getirdi. İstanbul’un gerçek kokusu ve ruhunu hissetmemizi sağlayan Beyoğlu ve civarının arka sokaklarında yaşanan hayatları sürekli şaaşalı ve gösterişli burjuva hayatıyla yoğurarak bir anlamda bize yarı düşsel yarı gerçek istanbul masalları anlattı. Yukarıda saydığımız tüm filmler içinde Gölge Oyunu’nu bu tanımın biraz dışında bırakmak gerekir. Gölge oyunu, Beyoğlu’nun arka sokaklarında yaşayan iki ''tutunamayan''ın öyküsüydü.

Av Mevsimin’de de Turgul’un bütün bu özellklerini tekrar perdede görmek mümkün oldu. ‘’Baktığında göremiyorsan bakış açını değiştir’’ mantığına dayalı polisiye bir gerilimi hem yazıp hem yöneten Yavuz Turgul, açılış sekansını çok beğendiğim bir kareyle açıldı. ‘’yeryüzünün bütün toprağı üstüne örtülse de cinayet herzaman bir iz bırakır’’ diyen Shakespeare sözünü de arkasına alıp hikayesini destekleyen Turgul, filmin sade giriş ve gelişmelerinden yana kendi dilini anlatsa da , bu söze hakkını veren bir senaryoya sahip olamıyor ne yazık ki.. Filmi izlerken kurgusunu ve senaryosunu izleyicinin merak ve şüphe duygusu üzerine çalıştırsa da , ikinci yarının hemen ardından sonunu kestirebildiğimiz bir finale doğru yelken açmakla izleyiciyi az da olsa hayal kırıklığına uğratıyor.

Emeklilik yaşı gelmiş de geçmiş, tecrübeli ve saygın cinayet masası dedektifi ‘’Avcı’’ lakaplı Ferman ile, kendisinden sonra yerine geçecek olan ‘’Deli’’ lakaplı İdris’in yanına tesadüfen katılan antropoloji mezunu tez yazmayı sever çömez Hasan üçgeninde gelişen bir cinayet öyküsünde, polislerin meslek zorluklarına göndermeler yaparken bir yandan da polislerin aile hayatlarından da kesitler serpiştirerek ‘büyük kentte polis olmak’ meselesine de inceden inceden giriş yapan Turgul aslında bunu zekice kotararak bu cinayet hikayesinde sert polisi insani vasıflara büründürerek görselliğini zenginleştiriyor. Tüm filmlerinde ikili ilşkilerdeki çekişme kavga ve hırlaşmaları, hayata dair ne varsa tüm çıplaklığıyla veren Turgul, Av Mevsiminde de bunu ihmal etmiyor. Kent dışında sessiz sakin bir yerleşim yerindeki dere kenarında başlayıp, Beyoğlu’nun arka sokaklarında gelişip neredeyse ikinci yarıya yakın bir süre boyunca devam edip ipuçlarının vardığı noktada az önce bahsettiğimiz o şaaşalı yaşama giriş yapıyor ve buradaki en önemli kozunu ileri sürüyor Turgul: Battal Çolakzade.(Çetin Tekindor)

Şener Şen, tecrübeli, usta ve Turgul filmlerinde ne yapacağını bilen bir eda ile rolünün hakkını verirken bir yandan da zor ve hareketli bir rolü üstlenmiş olmanın verdiği zorlukla başa çıkmaya çalışıyor film boyunca. Canlandırdığı Ferman karakteri yorgun, bıkmış ve huzur isteyen köşesine çekilip anılarını ve saygınlığını yaşamak dileyen eski kurt olarak izleyicinin gözünde Şener Şen’in sinema dünyasında vardığı ve durması gerektiği noktayı da temsil ediyor bana göre..

Turgul'un mizanseni en çok da emekliye ayrılmış başka bir eski kurt olan polisi uğurladıkları toplantı sahnesinde kendini belli ediyor ve türkü sevmememe rağmen İdris'in önderliğinde başlayan karadeniz ezgisi (rahmetli Kazım Koyuncu'nun imiş o türkü) Turgul'un kadrajlarında hem görsel, hem de müzik ziyafetine dönüşüyor. Bu sahnenin kurgusunda kullanılan planların tasarımı ise Turgul'un tecrübesini ortaya koyuyor.

‘’Deli’’ Lakaplı İdris, filmin en tehlikeli ve zor rollerinden biri. Gözü kara, kızdığında ne yapacağı belli olayan, duygusallığını deliliğiyle perdelemiş ve aile sorunları olan İdris’i canladıracak oyuncunun kırk fırın ekmek yemiş olması gerekir. Kırk fırın ekmek yemese de sinema tozu yalamış, sahne tozu yutmuş, daha önceki filmlerden drama oynamasa da gülmeden oynamayı başarabilmiş, kırk fırını olmayan ama kırk tane arabası olan Cem Yılmaz tarafından canlandırılan İdris karakterinde Yılmaz kendisinden beklenmeyecek bir performans sergileyip izleyicide ‘’başarmış’’ duygusu yaratırken rolünün bittiği o son sahnenin son saniyesindeki yüz ifadesiyle, rolünü stand-up larında sıkça kullandığı o komik mimikle bitirip sahneyi mahvedip çekip gidiyor.

Çömez polis Hasan, ruhları ve yüzleri kırışmış, yorgun ve sert kurtların sofrasında temiz yüzü ve üniversiteden fırlayıp gelmiş şivesi ile rolüne tam oturan bir mizansene sahip ve iyi bir seçim oluyor. Yılmaz’ın karşısında kendisini ezdirmeyen eski eş Asiye rolünde Melisa Sözen standart bir rolle izleyici karşısına çıkıyor.

Filmin diğer bir ustası Çetin Tekindor’un canlandırdığı Battal Çolakzade, Tekindor’un teatral tecrübesi ve sinema geçmişiyle birleştiğinde sadece Şener Şen’in karşısında durabildiği harika bir karaktere bürünmüş. Ancak senaryoda olan bazı amatörce sahneleri Tekindor bile kurtarmaya yetmiyor. Tüsiad toplantısı gibi bir toplantıda babasının kendisine ne öğüt verdiğini anlatıp ‘’öğüde uy 200 şirketin olsun’’ sahnesi filmin kötü sahnelerinden biri. ( Kutlayan da Cevat Çapan)

Ama en kötü sahnesi bu değil elbette. Sanat yönetmeni, sahne tasarımcısı ve asistanlar bazen idam edilmelidir.Lakin aşçı duruken domatesleri patatesleri suçlamak da ne derece doğru bilinmez ama film ekip işidir.

200 şirketi olan ve yılda dört milyar TL (eski telafuzla 4 katrilyon) cirosu olan bir imparatorluğun sahibinin saray yavrusu evinde, doktor dahil 150 çalışan dururken, bir telefonuyla emniyet teşkilatını bakanlara arattıran, üstelik de Çetin tekindor ve Şener Şen’in yalnızca ikisinin göründüğü eşine zor rastlanır bir karede , ingiliz porselenleri ve görkemli gümüş tepsilerle servis edilen beş çayının yanına aceleye getirilmiş ve altındaki beyaz kağıdı dahi çıkarılmamış bakkaldan alınma minik topkeklerin işi ne?

17 Aralık 2010 Cuma

Tchaikovsky / Karajan

15 Aralık 2010 Çarşamba

Annemin Hatıralarının Resmi Geçidi-4

Yeşilköy.. 1970



Zaman ne kemirgen bir şey..

14 Aralık 2010 Salı

Sigara İzlemek Yasaktır!

Bu yazı sigarayı ve diğer kötü alışkanlıkları öven bir yazı değildir. Yazı içinde alay ve aşağılama vardır. Olaylar ve karakterler tamamen hayal ürünüdür. Çünkü bize öyle yutturuluyor.

Sinemanın adı beyazperdeyle anılıyorsa TV ekranı da beyaz cam olarak biliniyor. Beyaz camın etki alanı sinemaskop etki yaratmasa bile daha geniş bir alana, daha fazla bilinçaltına sızmaya müsait. Ancak iş bilinçaltına sızmakla bitmiyor. Algının seçiciliğini bir an olsun bir kenara bırakıp gerçek hayata dönen göz, bir anda kandırıldığını anlayıp hayat kırıklığına uğruyor.

Diziler virüs gibi çoğaldı. Kendi kendilerine mitos bölünme yaşıyor, mutantlaşıyor ve evrim geçirerek yeni kılıklarda beyaz camda arz-ı endam ediyor. İzleyici memnun bu uyuşmadan. Reyting denen cihazın ibresinin tavana vurduğunu gören virüs üreticileri, hep daha fazlasını isteyen, doyumsuz ve salya akıtan beyaz cam müridlerine hergeçen gün yeni virüsler şırınga etmekte çok başarılılar. Tüm virüslerde olduğu gibi köken aynı ama kılık farklı. Bir zamanlar fransız sineması yapardı bunu, şimdilerde dizi piyasası aynı yöntemi uyguluyor.



Yasa gereği dizilerde sigara içmek yasak.!
Yasa, sinemaya el atamadığından (öttürürler adamı) beyazperde de yasaklayamıyor ama film tv de izlenirken sigara görüntüsünü sansüre uğratıyor.

Neden?

Sinema bireysel bir aktivite, Tv ise çekirdek ailenin bilinçaltına çalışan bir makina. Yani müdahale edilmeli ve her an kötü yola düşmeye hazır dizi izleyicisi kontrol altına alınmalı..Hatta e-postaları da okunup pijamalarının rengi tespit edilmeli.. salonlara dinleme cihazı da koysak mı? Mutfağa ise küfür dedektörü iyi gider.Çok demokratik hareketler bunlar.. Buzdolabına rakı şişesi konulduğunda vücuda elektrik veren buzdolapları icat etmeli.

Bazıları flu görüntüyle, bazıları ise sigara boyunda çiçek falan koyuyor. Teknoloji de süper.. Sigaranın hareket ettiği açıyla aynı şekilde hareket eden bilgisayar destekli sansür! Türkler isterse herşeyi yapar..Çiçek çocukları ne küfrediyordur ama!!

Bu iyi bir şeymi?
Bir anlamda evet..
Çünkü sansürledikleri şey öldürüyor. En azından öyle diyorlar.

Günümüzde çocukların sigaraya başlama yaşı onikiye düşmüşken bu uygulama iyi. Ama bunu yaparken sigaradan daha beter olan hiçbir kriter sansüre uğratılmıyor. Diziler şiddeti överken, bıyığı terlememiş çocuklara kabadayılığı yüceltip iyi bir bokmuş gibi gösterip, uyuşturucu satıcılarının, kadın tüccarlarının, cinayetin, kumarın, alkolün ve ev içindeki bilimum yozluğun dozunu tam gaz verirken flulaştırdıkları tek şey sigara ..

Diziler o kadar yapay ve salakça ki, onları tasarlayan da onları denetleyen de körler.. ya da reyting uğruna işlerine geliyor bunlar. Bizim dizileri gören tüm türkiyenin yeşilaycı olduğunu zanneder.

Uyuşturucu satıcısı çocukları zehirliyor sonra gidip barda içiyor.. Bir fahişeyi koluna takıp onu arka sokakta dövüyor ama sigara içmiyor..

Kiralık katil elindeki otomatik silahla bowling labutu devirir gibi cesetleri darmadağın ediyor ama sigara içmiyor..

Meyhanelerde tek milimetrekare duman yok.

Eline muşta takıp surat dağıtan, uyuşturucu satıp mafya kuran, tecavüz edip öldüren, adam kaçıran hiç bir sapığın üstünde sigara paketi yok..

Evin içindeki çocuklarını sokağa atıp karısının yerine eve kadın getiren herif sigara içmez.

Dalgamı geçiyorsunuz adam mı seçiyorsunuz diye sorucam, herkes koro halinde evet diyecek diye ödüm kopuyor. Çocuk mu kandırıyorsunuz diye sorsam gene evet diyecekler. Bu kez başları dik bağırları açık halde..

Hele o ofislerin hali ? Bir mekan bu kadarmı yapay olur azizim? Hadi sigara içmiyorlar da bari new york taklidi yapmayın be!! Sahtecilik kalpazanlığa beş basar durumda..

Sigaranın ülkede yasaklanmasına az kaldı. Nüfusun yarısından fazlasının sigara içtiği bir ülkede sahte cennet yaratma talimatını kim verdi bilmem ama eksik verdi. Çocukların ciğerlerini koruycam derken ruhlarını zehirleyen yapay dizilerde yaşananlar, ciğeri sağlam manyaklar yetiştiriyor bu ülkede. Önemli değil sigara içme yeter! Gerisi boş..

İlkokulda alt sınıflara maket bıçağı zoruyla kantinden yiyecek aldıran çocuklar olduğunu biliyormusunuz? Nereden görüyorlar bu ahmakça cesareti?

Babası annesini dövüyor diye sevgilin mi var diyen çocuk var bu ülkede..

Binlerce çocuk polis olmak istiyor. Niye? Arka sokaklarda neler oluyor diye bir şarkı var bilirminiz? İşte ondan..Kurşun yağdıran yasal kahramanlar olmak istiyorlar. Birileri bu çocuklara asayişi sağlamaya çalışan çilekeş adamlar olacağını söylesin..

Millete salak demek yakışmaz ama yapılanı izlerken denetleyicilere bunu da söyleyin. İzleyen sizseniz eleştiren de siz olun! Olmazsanız sonsuza dek Fatmagül’ün suçunu arar durursunuz.

13 Aralık 2010 Pazartesi

Nerde Kalmıştık?

Geçen zaman zarfında destek ve ilginizi esirgemediğiniz için annem ve kendim adına sonsuz şükranlarımı sunuyorum sizlere.

Annemi hastaneden Cumartesi günü çıkardık. O berbat hava ve tipiye rağmen sandığımdan daha kolay oldu neyseki. Doktorun talimatları ve kardeşimle benim yoğun ısrarlarımız sonunda şimdilik değnek yardımıyla da olsa yürüme alıştırmaları yapabiliyor, tuvalet ihtiyacını görebiliyor. Oturma ve kalkmada sorun yaşıyoruz ama zamanla onu da aşacak.

Bu hafta aksayan işlerimi toparlamak için yoğun bir tempoda olmam gerekiyor. Hastanede olduğum zaman zarfında insan hayatının nasıl pamuk ipliğine bağlı olduğunu, yatağımızda huzurla uyuduğumuz anlarda birilerinin acı ve ızdırap çektiğini, bu kentin uyumadığını gördüm. Bir torba kanın önemini anladım. Zamanında bir torba kandan daha fazlasının aktığını ve hiç bir öneminin olmadığını gördüm. Soğuğun, yıllar önce yarı belime kadar kar içindeyken hissettiğim soğuktan daha keskin olduğunu ve yaşlandıkça daha da çok üşüdüğümü hissettim. Gece sessizken atılan çığlıkları, karanlığın çığlığı boğuşunu duydum.

1988 de başlayan hastalıklarla savaşım bende tamir edilmez yaralar açtı. Bu zamana kadar da hala geçmşin izlerini taşıyor olduğumu hissettim. En önemlisi buydu.

Bir daha hiç yaşanmaması dileklerimle...

9 Aralık 2010 Perşembe

Kemik kırığı ve travma ameliyat, koşturma, savaş dövüş üzüntü

Hastaneye gitmeden önce yazıp sizi merakta bırakmayayım dedim , endişelendirdiğim için üzgünüm arkadaşlar..

Pazartesi saat 10 civarında ofiste telefon çaldı. Kızkardeşim panik halinde annemin düştüğünü ve kafasıyla göğsünü yaraladığını,bacağının da tutmadığını söyledi.

Eve giderken korktuğum ise başıma geldi. Kemik erimesi ve oestropoz yüzünden kalçası kırılıyor, kırıldığı için düşüyor, düşerken kafasını çarpıyor ve göğsü eziliyor. Bayılmak üzereyken son bir gayretle telefona sürünerek ulaşıyor kardeşimi arıyor sonra bayılmış..

Çilingir kapıyı kırarak açmış, ben lanet olası istanbul trafiğinden eve varamıyorum. Ambulansla apar topar hastaneye kaldırıyorlar. Ben hastaneye zar zor yetişebiliyorum. Yığınla röntgen ve MR çekiliyor, canı yandığı için bas bas bağırdı bütün gün. Sonuç, kafada hafif derecede travma ve kalça kırığı..Kemik erimesi olan yaşlılarda kalça kırığı korkutucu bir durum. Ayağa kalkamama riski var. Ameliyatla protez konmak üzere hazırlık yapılıyor ama ameliyat ancak ertesi güne mümkün. Bütün gece acıdan bağırarak geçti. İlaçlar fayda etmedi.

Hastaneye yattığımzın akşamında kan istediler. Annemin kanı bulunmayan bir kan AB(-) türkiyede 4000 de 1 bulunuyor ve bütün geceyi kan arayarak geçirdik. Başa gelmeyince bilmiyor insan ama şunu söylemeliyim ki kan artık ticaret haline gelmiş. Kan merkezi bu kanı bana VERMİYOR! Ne para ne takas teklifini kabul etmediler. Elimizde yok en bilinen yalan! Radyo anonsu yaptırdık bir kişi arayıp verebileceğini söyledi. Hemen gel diyemiyorum çünkü laboratuar akşam yediden sonra almıyor. Sabah sekiz de geldi adam sağolsun. O gece doktoru arayıp kanı bulamadığımı, çok küçük bir şansım oduğunu ve bir ünite bulabileceğimi (2 ünite gerekiyor) o da olmazsa kan bulamadığımı söyledim. İşin komiği kimse bana Rh(-) olan herhangi bir kanın da işe yarayacağını söylemiyor..

Anneme protez takıldı. Yürümesi için en az 2 ay gerekiyor. Doktor dün gece kontrollerini yaptı ve başarılı buldu. Ancak yürümesi için çok zor günler var önümüzde..

Başımıza geldiği için edindiğim bilgileri paylaşayım..

Kemik erimesi olan yaşlı kadınlarda kalça kırığı düştüğü için gerçekleşmiyor. Hasta, kemik kırıldığı için düşüyor. Annemde de böyle olmuş çünkü annem hiç başdönmesi, tansiyon ya da benzeri bir dengesizlik bildirmedi.

55 yaşına kadar yoğun şekilde kalsiyum alın. Bu önlüyor.

Annem gibi yaşlı ve riskli hastaları evde tek başına bırakmayın. Mecbursanız (bizim gibi) mutlaka mobil haberleşme cihazları (cep tlf, kablosuz ev telefonu vs) yanında olsun. Evin kapısının kilidini uyanır uyanmaz açın.

Yaşlının yardım isteyememesi ya da bayılması gibi durumda evde kimsenin olmaması hastanın kaybına yolaçıyor..

Uzun bir dönem zor geçecek bizim için. Bakalım neler olacak..

İlgi ve iyi dileklerini esirgemeyen tüm arkadaşlarıma çok teşekkür ederim.

7 Aralık 2010 Salı

Kaza

Annemin geçirdiği kaza yüzünden bir süre yokum.. Herşey yoluna girecek..
Görüşmek üzere..

3 Aralık 2010 Cuma

Büyük Tıkınma

Marco Ferreri’nin filminden bahsetmiycem. Ama iyi filmdi. Marcello Mastroanni’nin performansı hala aklımdadır. Hayattan alacak hiç bir keyfin kalmadıklarını anladıkları anda yiyerek intihar eden dört adamın hikayesiydi büyük tıkınma. Ferreri’nin yeme ilgili takıntısı olduğu açıktı aslında. Büyük Tıkınmadan çok sonra yemek ile ilgili o ilginç Flesh (Et) ‘i çektiğinde bu hissi hissetmiştim. Etine buduna dolgun sevgilisinin kendisinden ayrılmak istemesi üzerine sevgilisini yiyerek radikal bir birleşme gerçekleştiren adamın tuhaf hikayesinde Ferreri son demlerini yaşadı ve öldü..

Benim yazıda intihar yok, yamyamlık da.. Hala alınacak keyif var. Keyfin kendisi de tıkınmanın kendisi olduğuna göre yemek yeme sanatı üzerine bir kaç satır yazmalı.

Yemek için yaşamak ile yaşamak için yemek arasındaki farkı kilolar gösterir ama temsil etmez.

Yemek yemek için yemeği sindirmeden önce yemeğin de bir yapıt olduğuna kanaat getirmek gerekir ki , dişlerde başlayan sindirim şiirsel bir hale gelebilsin. Aksi takdirde bu yemek yemek deği tıkınmak olur.

Tıkınmayı da çok severim. Sıkça yaptığım bişeydir. Çiğnemeden lop lop yutup, tıkınma bittikten sonra buzdoladındaki sodaya dışarı çıkıp benimle oyanaması için yalvardığım ve onu kötü emellerime alet ettiğimi itiraf ediyorum.Nasılsa midede karışmayacakmı mantığıyla yemekleri aynı tabakta karıştıran adamdan uzak durun.

Yemek yemek bundan biraz farklıdır.

Sofra temiz beyaz bir örtü ile kaplandığında örtünün nezaketi ve kokusu, az sonra birleşeceği yemek kokusuyla eş olmak zorundadır. Sofraya oturmak için bu hissi bilmek gerekir.

Yemeği yapmak ile sinema yapmak eş anlamlı oldu hep. Aşçı’nın temiz, traşlı, beyaz ve kültürlü olması gerek. Yönetmen filminden ne kadar sorumluysa aşçı da yemeğinden sorumludur. Domates’e suç atmak anlamsızdır. Aşçı kültürsüz ise yemeğe verecek bir anlamı yoktur. Anlamsız, şahsiyetsiz ve kültürsüz bir yemek aşçı tarafından hazırlanmamalı. Yumurta kırabilen, makarna haşlayan herhangi biri tarafından da yapılabilir.

Osmanlı mutfağı bir yemeğin ahkam-ı şahsiyesine iyi bir örnektir. Yemek kültürünün yapı taşları ve anlamlı tatları Osmanlı mutfağının sanatsal içeriğinde mevcuttur. Muhtaç olduğunuz kudret ise dişlerinizde ve damağınızda elbette. Damak yapınız her kültürü kaldırmayabilir onu iyi eğitin.

Sofraya gelen yemeği yemeye başlamak keyfin ilk haz noktasıdır. İlk çatalı almadan önce ağzınızın içinin daha önceki tatlardan arındığına ve kuru olduğuna emin olun. İyi yapılmış bir sebzeli çorbadan alınan ilk kaşık damağınızın alt kısmından üst kısmına dalga halinde vurduğunda bir çölün seraba kesilmesine benzer bir tat duyarsınız. Çöl bütün vahalarını bu kaşıkla yeşertecektir. Saniyede 2 kaşık çorba içen biri ile denizde ağzına tuzlu su dolan biri arasında fark yoktur. Bırakın boğulsun!

Yemeklerimiz yağlı, salçalı ve etlidir genellikle. Zeytinyağlılarımız piyadelerimizdir. Mideye çorbadan sonra iyi gelen ve zeytinyağlının derinliklerine gizlenmiş olan o hafiften gelen şeker tadı tuz ile birleştiğinde fasulenin o hassas tadına karışır. Fasulyeyi damağınızda ezin. Yutmadan önce ağzınızın içinde yemeği dolaştırın ve asla konuşmayın. Gözlerinizi kapayıp keyifli iniltiler atabilir, derin nefesler alıp etkiyi çoğaltabilirsiniz. Çok abartmayın ama.. Ben genellikle abartıp timsahlar gibi döne döne yiyor ve her seferinde kendimi rezil ediyorum.

Közde terbiye edilip pişirilmiş patlıcan ile yapılan karnıyarık, doğru yapılırsa insanı kudurtur zevkten. Süslemesi ise ayrı bir sanattır. Siyaha çalan patlıcanın içine kıyma koymak karnıyarık demek değildir. Domatesin patlıcana karışan tadına yeşil renkteki ince biberler eşlik eder. Tabağın kenarında muhakkak bir dal maydonoz olamlı. Jazz nasıl bas olmadan ruhunu bulamazsa karnıyarıktaki biber olmadan karnıyarık ruhunu bulamaz. Hafiften acımtrak bir etki bırakır ve nikotinle birleşir. Aldığınız keyfe dikkat edin. Ölebilirsiniz.

Dolma yeme sanatı yemeklerin en büyüğüdür. İster zeytinyağlı biber dolması, ister yaprak sarma, ister kabak dolma..Hepsi de muhteşem sanat eserlerdir. Yaprak sarma ve kabak dolması boğazdan mideye inerken kaygan ve bütün keyfi damaktan başlayarak bırakıp mideye kadar devam ettiren yemeklerdir. Çünkü yanında yoğurt vardır. Bıçakla ince kesilmiş kabak dolması parçasının üzerine bıçakla sürülen hafif katı yoğurdun birleşimi sıcak ve soğuğun birbirini dengelediği ve insanı deli eden bir hazza sahiptir..

Yemek aralarında su içmeyi alışkanlık haline getiririm. Bu hem mideyi rahatlatır, hem de yeni tatlar için ruhu ve dili arındırır..

Pilav yemek için üniversite bitirmek gerekir. Yapmak için ise filozof olmak..

İç pilavın dayanılmaz lezzeti yemekten sonraki son demlerdir. İç pilavı yaparken hünerli ellerin genç değil yaşlı olması gerek. Eller pilava lezzet katacaktır. İç pilav fazla kararmamalıdır. Ama yağ dengesi ne kadar iyi olursa o kadar iyi olur.

Tatlı keyfin son demleri..

Temiz bir bardaktan içilen su ile yemek bitirildiğinde bir süre beklenir.

Şekerpare en çok altı saat önce yapılmış ve dolaba konmamış olmalı.. Şekerparenin sevgilisi kaymaktır. Kaymağı şekerpare parçasına sürerken oran, tatlı parçasının dörtte biri kadardır. Fazlası tatlıya hakaret niteliği taşır..

Şekerpareyi ağzınıza atın, çatalı çekerken yavaş yavaş ve dudaklarınızı birleştirip çatalı sürterek çıkarın. Sonra tatlıyı damağınızda ezip kaymakla karıştırıp yutun..

Tok adam mutlu bir adamdır..

Kahveniz size kalmış.

Sandık ve Toz (Bir mim'e yanıt)

Değerli blog arkadaşım Cep Aynası mim'ine yanıttır..Teşekkür ederim kendisine..

Kanepelerin altının sandık olduğu zamanlardan kalma bir kanepe var evde. Ancak yılda bir iki kez açılan ve içindekilerin sessizce gün ışığı görmeyi bekledikleri.. Belki de uzunca bir zaman sandığa giren toz zerrelerinden başka arkadaşlarının olmadığı anılar..

Bir zamanlar özgürdüler. Nefes alabiliyorlardı. Sonra zaman onları yaşlandırdı.
Ve hüküm veren bir el onların kaderlerini yazdı.
Sandığa gömüldüler.

O sandığı açtım sessizce.
İçinden çıkacak kokunun bana anımsatacaklarını bile bile yaptım bunu.. Beynimin derinliklerinde adına anı denen bir sürü düşünce yumağıan giren o koku, topraktan havaya yükselen bir yıldırım hızıyla beyin kıvrımlarımdan ilerleyecek ve anı denen o sinemayı başlatacak bir ışık olacaktı..

Öyle de oldu..

Her zaman en üstte durur. Görmediğimde unutmaktan korktuğum bir anı o. Bana iki kuşak geriden gelen ve benim de Eren’e teslim edeceğim bir anı yumağı..

İlk doğumu o kadar eski ki; ondan daha gerisini hayal edemiyorum. Artık saman kokusunun çok ötesinde bir kokuya sahip ve zamanın rutubeti kırılganlığa dönüştürmüş bir iksire bulanmış halde.. Onu koruyan kapağı da zamanın hükmünde artık son direnişlerini yaşıyor.

Elime aldım ürkerek..

Üzerindeki toz arkadaşları, hüküm veren elin etkisinden korkarak kaçıştılar. Bir gözünü açtığını ve beni görerek gülümsediğini hissettim. Suçluluk duysam da o efendisine hiç itaatsizlik etmemiş bir adam edasıyla gülümsedi..

‘’Biliyormusun? Büyükbaban da beni böyle tutardı dedi bana. Sol avucuna yerleştirir, dikkatlice açardı beni.’’

Neredeyse bir asıra yaklaşam bir zamanın mecmu yekununu düşünmeye çalıştım.

‘’O zamanlar çok gençtim’’ diye devam etti. ‘’Bana vücut verip içimi dolduranların hiçbiri artık yaşamıyor. Ama içimde olanlar hala çok canlı...’’ diye fısıldadı..

Kendimi çok küçük hissettim.

‘’Çocukken içindekilerin ne dediğini bilmeye çalışırdım’’ diye girdim lafın ortasına.’’Anlayamıyordum ne demek istediğini...’’

Bir adamın bıkmadan usanmadan seni ince bir oya gibi vücut haline getirip içine koydukları, bir çocuğun anlayamayacağı türden bir trajedyaymış meğer. ‘’O zamanlar, bazen seni kapısı açık bir balkondan giren sert rüzgarın hırçınlığına bıraktığım için affet beni..’’ diyebildim.

Gülümsedi.

‘’Zararı yok..’’ dedi. ‘’Senden daha öncekiler de yapardı bunu’’ diye devam etti.

‘’Asıl yıpratıcı olan rüzgarın şiddeti değil içimdekileri göremeyip boş bakanlardır..’’ diye devam etti ve sustu.

Sonra birden gözlerini açıp heyecanla sordu.. ‘’Büyüdüğünde içimdekileri öğrendiğinde sevdin mi?’’

Evet dedim gülerek. ‘’Çok güzeldi. Ama inan anlamak çok zor oldu. Başka bir dünyanın dilinden konuşuyordun.. O kadar çoktu ki içindekiler, bitirene kadar iki yıl harcadım..’’ dedim.

‘’Beni sana bırakanlar da çok zor anladılar dedi. Büyükbaban hariç. Ben onun dünyasında yaratıldım. Onun zamanlarında vücut buldum. Bana iyi baktı..’’ dedi.

Zaman doluyor dedim.

Gözlerini kapadı.

Hadi ... dedi.

Onu usulca zamanın rüzgarlarından korumak için sandığa geri yerleştirdim.

‘’........Danglar, Pepino’nun iştahla yediği nohutlu pilava iç geçirdi. Pepino tabağını bir kenara bırakarak Danglar’ın odasının kapısının önündeki dehliz deliğine göz atıp Danglar’ın tahayyül edebileceği kadar kuvvetlice bir ses edası ile;



‘Açmısınız’
‘Biliyorsunuz ki açım mösyö’
‘Hay hay beyefendi ne arzu edersiniz?’
‘Bana bir parça kuru ekmek veriniz’
‘Hay hay mösyö işte size bir parça kuru ekmek’


Danglar tam ekmeğe doğru iştah ve hararetle uzanırken Pepino elini çekti.

‘’Ekmek için parasını ödemelisiniz’’
Dangla muallakta tuhaf bir eda ile
‘’Lakin esir ettiklerinizi doyurmanız kuvvetle icab etmez mi?’’
‘’Efendimin talimatları bu hususta mösyö hicapla söylerim ki yapacak bişey kalmadı’’


Dangla, tüm varı yoğu olan ellibin franklık bonoyu titreyerek uzattı


‘’Alın size ellibinlik bir bono’’
'’Alın size bir parça kuru ekmek.. Afiyetle yiyiniz’’

Danglar ekmeği aldı.. Ellibin ödediği bu kuru ekmek parçasını pek değersiz buluyordu.. İştahla ağzına götürürken kapı açıldı. Danglar pek halsiz ve taakattan fakir, bitap haldeydi. Gölge misali yanına yaklaşan yüzü tanımaya çalıştı..


‘’Siz ?... Siz !’’


Odasına giren adam Danglar’ın yanına yaklaştığında ay’ın halesi suratına tahakkuk etti.Buz misali bir sesle


‘’Karnınız aç mı Danglar? Doymadınız mı kuru ekmekle? Lakin siz uzun zaman önce masum bir adamın ömrünü çaldınız.Nişanlısına eziyet edip kayınpederini açlıktan öldürdünüz. Bu gece ise bunların hesabını ödüyorsunuz. Sizin elinizdeki bütün malınızı ve paranızı alıp sizi biçare eden bu adama iyi bakınız Danglar.. Tanımadıysanız, izah edeyim ki ben Edmond Dantes’im!’’


Danglar’ın gırtlağından boğuk bir eda ile çığlık çıkabildi.. Dizlerinin üstüne düştü ve öylece kalakaldı. Tan yeri ağırdığında Danglar harap haldeki malikhanesinin önünde çığlak ve ruhsuz yatmaktaydı..


Saçları bembeyaz olmuştu.....’’


La Conte de Monte Cristo
Matbu yılı 1939
Fransızca Lisanından Osmanlıca’ya tercümanı : Cenap Şah Hüseyin
Yazarı: Fransa’dan Mösyö Aleksandare Dumas
Fil yayınevi’nde basıldı.
Karak Ciltevi’nde cildi yapıldı
MCMXXXIX

1 Aralık 2010 Çarşamba

Seni Görebildiğim Yer Rüyalar Artık..