Orta yaşın getirdiği nahoş durumlar çok namüsait bir mahiyette tezahür etmeye başladı. Bir süre önce tasdikli, mühürlü, kaşeli ve imzalı olarak hatundan aldığım izni, serüvenci ve dağı taşı dolaşan özgür adam modunda kullanmak istediğimden, arabayı tercih etmeyerek toplu taşıma, insan içine karışma, doğayı koklama,kentin yılmaz bir neferi gibi çıktım yola. Uzun aramalardan sonra hiç olmayacak bir yerden çıkan akbil cihazını da yanıma aldım. Her bir araca bipleterek binmenin nasıl bişey olduğunu unutmuşum. Hatırlamak iyi geldi bana.
Belediye otobüsleri cephesinde yeni bişey yok. Araçlar muazzam ama içindekiler aynı. Üstelik 10 yıl öncesinden daha da kalabalıklar. Santimetrekareye düşen ayak sayısı üçten yediye çıkmış durumda ki, bu da herkesin bir ayağını diğer ayağının üstüne koyup alanı genişletmesi anlamına geliyor. Bu pozisyonda otobüsün içinde dengede durmak tek tekerli cambaz bisikletine binmek gibi bişey.
İlk varış yeri Eminönü.
Gençken balık ekmek yiyip suda yüzen naylon poşetleri izleyerek boğaz havası aldığım, kapalıçarşının baharat kokusunu koklarken gözüme kestirdiğim şekerlemeciden turist taklidi yapıp lokum arakladığım, yeni caminin önündeki güvercinlere kuş yemini parayla sattığım o güzel ilçe artık başka bir ilçeye bağlı. Vapur sesleri değişmemiş ancak iskeleler değişmiş. Akbil bipletince vapura binip martılara içine dinamit konmuş simit atabiliyorsun. Burada dikkatli olmak lazım, elinde iki simit varsa hangisini martıya atıp hangisini yiyeceğini sakın karıştırma. Bu deneyim ilk ve son olabilir. Sarayburnu’ndan oltayla martı avladığımız günler geldi aklıma. Ne gerizekalıymışım.
İskelelerin olduğu yerde eskiden kasetçiler olurdu. Sarışın bomba Yasemin’in ‘’gıdısına gıddım’’ kasedi ile Tchaikovsky’nin ‘’Swan Lake’’ kasedi yanyana dururdu. Çok gülerdim. Şimdilerde o kasetçilerin yerini büfeler almış. Dinamitle avladığımız martı döner 1 lira.
Eminönü’nden tramvaya binip (akbil’i biplet tramvaya bin) Yerebatan Sarnıcı’nın önünden ve eski hayvanat bahçesinin kenarından geçip Sultanahmet’e geldim. Hayvanat bahçesini kapatmışlar. Hayvanlar dışarıda. Bahçe mi dayanır? Sultanahmet’e gelince vücudumdaki tüm alarmlar beynimi uyuşturup ayaklarımı otomatik olarak Tarihi Sultanahmet köftecisine yönlendirdi. Hatırı sayılır bir köfte ziyafeti çekip tekrar akbil bipletip Sirkeci’ye indim. Gar’dan banliyö trenine binip ( gene biplet) çoook uzun zamandır yapmadığım tren yolculuğu yapmak istedim.
İkinci durağım Bakırköy.
Bu kararı verdiğimde yanımda sarı saçlı küçük ben de yürümeye başlıyor.
Banliyö trenleri ben çocukken döşemeli koltuklara ve kendi kendine açılıp kapanan kapılara sahipti. Tekerleğin rayda bıraktığı o metal kokusunu ve hafiften sallanan vagonlarını çok özlemişim diyecektim ki, ancak sıfırıncı sınıf canlılara yakıştırılacak mikadan yapılmış kıç ağırtan ve kaygan olduğu için 80 kilonun altındakilerin tren sallanınca üstünde bir türlü sabit duramadığı o oturakları gördüm. Üstelik kapılar da bozuk. Tinerci yaratıklar bozmuş. Parasını çaldığı adamı daha rahat aşağı atabilmek için kapıları manuel hale getirmiş soysuzlar. Çocukken en sevdiğim sesler trenin makas değiştirmesiydi. Hala o sesi sevdiğimi farkettim. Sirkeci’den Kumkapı’ya gelene dek bir kaç kez makas değiştirip eski günleri hatırladım. Sarı saçlı küçük ben mutlu, ben mutlu. Yeşilköy’de yaşadığım, sonrasında da ilk şubemde çalıştığım yıllarda tren istasyonda durmadan az önce istasyona atladığım günler geldi aklıma. Şimdilerde yapmaya kalksam kıç üstü oturacağım için vazgeçip orta yaşlı biri gibi ağır olmayı seçtim. Bakırköy tren istasyonu en büyük istasyonlardan biridir. En sevdiğim şey ise istasyon büfesinden sosisli alıp yemekti. Hardalı bol olacak. Sosisin üstünden sosu kaşıkla dökülüp sandviçi ıslatılacak ve ucuz saman kağıda sarılıp verilecek. Büfeye yanaşıp bir sosisli istedim. Hayallerimde gidip gelirken büfeci sossisliyi bana uzattığında ise kalakaldım. Sosis kavak ağacı boyunda, sarı saman kağıt yerine beyaz peçete gelmiş, sandviç yamuk yumuk değil ve içinde turşu yok, ketçap ve iğrendiğim mayonez dökülmüş hardal ise namümkün.. sarı saçlı küçük ben başını sağa sola sallıyor. Ben önüme bakıyorum.
Yemeden çöpe attım. Mayonezden iğrenirim. Ben hala eski tatlar peşindeyken artık orta yaşımda herşey gibi sosislinin de değiştiğini tahmin edemedim. İstasyondan merdivenle yukarı özgürlük meydanına çıkarken, tüm çocukluğum boyunca sol tarafa asılı olan Sinema 74’ün bugünkü program tabelasının artık orada olmadığını gördüm. İçim buruldu. Sarı saçlı küçük ben ise sadece yere bakıyordu boynu eğik. Kapanmış sinema. Kültür Merkezi olmuş. Kirkor’un (Kenan Pars) piyangocu dükkanı hala var mı diye gidip bakamadım. Bulamazsam ağlardım çünkü.
Doğduğum evi görmeye gittim. 4 yaşındayken bana uzaya kadar uzayan büyüklükte gelen apartmanın şimdilerde pek de o kadar büyük olmadığını anladım. Ama yine de doğduğum evi olsun yerinde bulmak güzeldi. Sarı saçlı küçük ben’i kucağıma alıp oturduğumuz kata baktık. Küçük ben eliyle katı işaret etti. Ne demek istediğini anlamadım. Sanırım balkonu gösterip ayaklarını sallandırdığı o günleri işaret etti. Sahil çok değişmişti. Kennedy caddesi baştan sona hınca hınç dükkan dolu. Gençler birbirinin üstünden atlıyor, 30 küsur yıl öncesinin Bakırköy’ü tenhalıktan çok ötede artık. Bir kaç metre sahilde ilerleyip bir iki tüttürdükten sonra ilerlemek istedim ama sarı saçlı küçük ben elimden tutup engelliyor beni. Çaresizce elinden tutup geri dönüyorum.
Tren’e yine binip 2 istasyon geri gidip (bipletmeyi unutmadım) çocukluğumun geçtiği Yeşilköy’e gidiyorum. Sarı saçlı küçük ben pek bir mutlu. Yüzünde güller açıyor. Elimden tutup istasyondan yukarı çıkıyoruz. Gördüğümüz manzara karşısında ikimiz de sessiziz. İstasyon caddesi daralmış, kapatılmış ve ağaçlar eskisi kadar çok değil. Sarı saçlı küçük ben’in elini sıkı sıkı tutup ilerliyorum. Sanki mayına basacakmış gibi tedirgin bakıyorum yere yürürken. Neşemizi geri kazanmak için küçük ben’e Roma Dondurmacısı’ndan dondurma aldım. Eski günlerdeki gibi.. vişneli ve çikolatalı. Üstünde fıstık ve çukulata sosu da var. Sarı saçlı küçük ben mutlu oluyor. Ben de öyle. Sahil’e inip yürüyüş yapıyoruz onunla. Eskiden olduğu gibi kumsalda denizin tam kenarından yürüyüp denize taş atıyoruz. Sarı saçlı küçük ben’in dondurması bitince elimden tutup oturtuyor beni bir bank’a. Ben denizi izlerken o yanımda kasketiyle oynuyor. Yorulmuş anlıyorum. Sarı saçlı küçük ben artık babasının kucağına çıkıp omzunda uyuyamaz. Ben alıyorum kendimi kucağıma. Omzumda uykuya dalıyor. Ben trene geri dönüp Sirkeciye geri dönüyorum. Gar’dan otobüse giderken uyanıyor. Otobüse kadar gelmiyor benimle. Gar’ın önünde bakışıyor gülümsüyoruz birbirimize. Ben gelecek hayatıma geri dönerken, o yüzünde gülümsemeyle elimi bırakıp geçmişe geri dönüyor.
Bir daha ne zaman yaparım bu geziyi bilmiyorum.

8 kişi okudu cevap verdi..:
okuması çok keyifli olmuş... bence sık sık yap, küçük sen de çok memnun olur eminim :)
Bugün seyrettiğim filme bin basar şu anlattıkların ve anlatış tarzın. Sarı saçlı küçük seni Beterböcek rahatlıkla canladırabilir sanırım. Bu ne benzerlik:))
yazı harika ama şuna takıldım belki sosisli değil, sen değişmişsindir. bunu da düşünmek lazım.
Çok güzel be! Seyahat ettim senine, haberin olsun.
çok güzel yazmışsın...
nostalji...
:((
Ne güzel bir yazı... Biraz hüzünlü...
Kasketli sarı saçlı küçük çocukla birlikte biz de bu geziye katılmış olduk.
Fotoğrafa bayıldım!
arada sırada yapmak lazım, çok güzeldi... yalnız resmi izni almak zor işte, benim başvurular hep olumsuz sonuçlanıyor :)
çok güzel bir yazı...
bu gezileri sıkça ve bazan beterböcekle yapmalısın:)
Yorum Gönder
Sesli Düşün !