Ofislerde yazlık haller neredeyse birbirinin tıpatıp aynısıdır. Kimse çalışmak istemez herkes tatile gitmek ister. (Herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez) Masasında kağıttan uçak yapıp o uçağa bindiğini hayal edip Jamaika’nın en şen şakrak adasında çılgınlar gibi tatil, sabahlara kadar eğlence falan filan.. Müdürün sesi ile dirseği masadan düşüp çenesi masanın kenarına vurunca kendine gelir de, neden geldim diye bir türlü hazmedemez, masada gaz çıkarır.
Bizim ofis böyle bugünlerde. İzin dönemi başladığından beri bir gördüğünü bir sonraki hafta görmüyorsun. Herkes öyle tatillere izinlere çıkıyor ki sorma gitsin. Milleti duydukça bir ben bilmiyorum böyle yerleri diye kafamı duvarlara vurasım geliyor. Ama asıl olay şu ki anlattıkları ile gittikleri gördükleri, yedikleri içtikleri birbirini tutmuyor. Çünkü hayal kapasitesi ile yaşam kapasitesi farklı olunca veteran uyuşmazlığından kaybediyoruz hastayı.-Neredeydiniz?
-Köye gittik yaa.. Zellanda da Auckland’daydık. Amcamın yazlığı var orada.(Amcanı oraya alıp da yazlık satanın....) Dürüm yedik geldik.
-Denizi tuzlu mu.
-Ay bildiğin okyanus işte çok tuzlu. Hiç sevmem okyanusta yüzmeyi biliyorsun.
-Biliyorum sevmezsin. Zaten en sevmediğin şeydir. Sen bu dünyaya okyanusta yüzmekten nefret etmek için geldin. Senin işin bu. Dürüm güzelmiydi?
-Yeni Zellandalılar dürümü bilmiyorlar abi ya. Lavaşı kalın yapıyorlar.
(Kalın lavaş tam sana göre) Yerel yemek yeseydin?
-Yedim zaten. Kanguru dürüm yapıyorlar. Beğenmedim..
-Peki kanguru seni beğendimi ? Sordun mu?
-?
-Faktır go men!
Sanırım gittik dediklerinde elleri çenede hayalini kurdukların yerlerden bahsediyorlar. Benim Yani Zellanda’da 2 yıl maymunlarla yaşamak hayalim gibi.
Delinin de ötesinde delirdiğim şey izne gidenin elindeki işi bitirmeyip devretmesidir. Uyuzların şahı, gıcıkların padişahı olurum. Hayatta da elimi sürmem, döndüğünde açılmadan iade ederim. Okyanusun ikibuçuk metre açığında beyaz paçalı donunla gaz çıkarıp dürüm yerken senin işini ben mi yapıcam şişko deniz anası!!
Altı saate bir atlet, yirmidört saatte bir gömlek değiştirerek geçirdiğim ızdırap dolu ofis günlerimde en can düşmanım kravatım. Bir buçuk ay önce usuldan usuldan ucunu kemirmeye başladım. Üçte biri bitti. Sanırım ben izne çıkana kadar yarısını yemiş olurum.
Ofisin erkek milleti dişiler kadar şanlı değiller. Hele bizim meslekte. Şakkıdı terlik, şukkudu elbiseler giyip çorapsız işe gelme şansımız olmadığı için mecburen ayakkabılarımızı çıkarıp karşımızdakinin mahalline doğru uzatıp rahatlamaya çalışıyoruz. Hatta saat 15.00 den sonra okulu yeni asmış, kravatı göbeğine kadar sarkık, gömleği pantolonun dışında yeniyetmelere dönüyoruz sıcaktan. Klima savaşlarını yazmıycam sıkıldım.
Bütün ofise mail gönderdim, Hımbarto Cumhuriyetine bağlı Dumbo adasında yalı satın aldım, yalının balkonundan balık tutucam, özel jetimle de Hımbarto’nun komşusu OhaBe sahillerine geçicez. Sabaha kadar lavaş, dibine kadar dürüm.. Aramayın oyarım!
ahahah harikaymış ben de gelebilir miyim dürüm adana olsun acılı :))
YanıtlaSilHaklısın ama gerçek bir hastasın işte:)) Seviyorum.
YanıtlaSilyaz sıcaklar
YanıtlaSilolaganustu nem
ve ofıs ınsanlarının sendromu !
yazı cok guzeldı:)
ben de oralardan geçicem muhtemelen bir uğrarım ayranınızdan içmeye :)))
YanıtlaSilsenin tatilin gelmiş...
YanıtlaSilofis klimaklarına ne oldu,merak ettim şimdi:))