Pages

31 Ocak 2011 Pazartesi

The Office Bölüm VIII / Harala Gürele


Gördüğünüz resim finike portakalı olup konumuzla hiç ilgisi yoktur. Nerden girdi yazıya bende bilmiyorum.

Ay sonlarında hallaç pamuğu gibi dağılan bir meslek varsa o da benimkidir.

Hiç bir kelimenin belli olmadığı bir uğultu içinde ayaklar popoya tekme ata ata neyi neden nasıl yetiştirdiğimizi bilmeden çalışırız.

Bugünlerde de bu ahval ve şerait içindeyiz. Üstelik muhtaç olduğumuz kudret suyunu çekmiş, ara ara bulamıyorsun. Hummalı bir yoğunluk, arı uğultusu sesi, ellerinde,bilgisayarlarında yığınla iş yüküyle saçı başı dağıtmış, kravatı gevşetmiş, hatta çorabı kaçmış insanlar sürüsü plazada bişeyler yapar, biryerlere gider, bişeyler yetiştirir ya da yetiştirdiğini sanır. Telefonlar susmaz, bir sonraki arayanın numarası ekranda göründüğünde sen daha ahizedekini bile çözememişsindir, sıradaki ısrarla çaldırır. Açınca da siz bağlandığım onuncu kişisiniz diyerek dır dır eder, sen de onu onbirinci kişiye bağlarsın. Ya da telefonu açmazsın olur biter. Akşam olduğunda dil dışarda ayaklar zonklar, evin güzergahı ancak navigasyon cihazlarıyla bulunur.

Ne için?
İşte 17 yıllık iş hayatımda cevabını bulamadığım bir soru.

Benim işim uzay zamanda geriye yönelik bir iş. Detayları boşverin. Güncel ve gerçek hayat dışarıda ama ofiste işler kuantum fiziği gibi tersine işliyor. Yakında boyum kısalacak, sakallarım ayva tüyüne dönecek, kamburlaşıp cenine döneceğim. Kubrick yaşasaydı 2001 Space Odyssey-2’de beni oynatırdı.

Eve vardığımda el ayak çekilince gölge adam oynuyorum duvarlarda. İnsan kendi gölgesinden tırsarmı azizim? Ben geçen gece kendi gölgemden tırstım. Resmen gergedana benziyordu. Ya uykusuzum, ya da kayış koptu boşa sarıyor artık. TV izlerken uyuyakalıyorum bir süredir. Hiç bir filmi sonuna kadar götüremez oldum. Baş aşağı düşünce dürten bir cihaz icat etmem lazım. İki dürtükten sonra uyanamıyorsan enseye tokadı patlatan bir mekanizma da eklemeli. Böyle giderse yemek yerken ya da duş alırken bile uyuyacağım.

Bakın gördünüzmü? Yığınla satır hiçbişey anlatmıyor, hep aynı cümleler. E ben ne demeye yazdım bunu bilmem. İşte iş dünyasındaki ay sonları da 17 yıldır hep aynı ve ne işe yaradığını bilmediğim ama sürekli aynı şeyleri yaptığım bir kısır döngü.

Yazı da ay sonu döng.......

Horrrr....zzzzzz.....

27 Ocak 2011 Perşembe

Syrakusa'nın Gör Dediği

Takılmadan edemiyorum arkadaş! Hep dikkatimi çekiyor aşağıda yazanlar.Nolucak halim bilmem..


Operasyondan önce saldırı timi saatlerini ayarlar. Hepsinin saati kronometrelidir. Saldırı başladıktan sonra bir daha hiçbiri saatine bakmaz.

Araba kaldırıma yanaşıp sürücü indikten sonra kapıyı kilitlemeden camı kapamadan iner giderler.

Telefon kulübesinden arama yapan, aradığı kişiyi bulamayınca ahizeyi kapatır ama bozuk parasını geri almaz.

Yön kavramı çok gelişmiştir. Suçlu kaçarken tarif hep coğrafiktir. ‘’Jackson caddesinin doğusuna doğru gidiyor’’ anonsu geldiğinde takip eden doğuyu bilmiyorsa ne halt edecektir. Siz hiç arkadaşınızla buluşurken telefonla ‘’balık pazarının batısındayım’’ diye haber verdiniz mi? Ben verdim. Geberttiler dayaktan..

Baskın yaptıkları mekandan içeri girdiklerinde ortalık gündüz gibi aydınlık bile olsa tüfeklerinin ucundaki fenerler hep açıktır.

Aşk filmlerinde sevgililer kavuştuğunda öpüştükleri o son sahnede kamera hep çevrelerinde döner.

Sıradan biri bile mahsur kaldığı binanın planlarına ulaşır ve bir bakışta o ecik bücük çizimleri yorumlayıp nereden çıkacağını bulur.

Akşam yemeklerinde sürekli haşlanmış mısır vardır.

4 güne yayılan filmde jön’ün sakalı milim uzamaz. Çişi gelmez, acıkmaz..

26 Ocak 2011 Çarşamba

Taraf Tutmak

Istvan Szabo’nun ‘’Taraf Tutmak’’ filminden bahsediyorum. Aradan yetmiş yıl geçmesine karşın hala Nazilere takık olmak sinemada prim yapabiliyorken bu kez sanat ve politikanın başrole soyunduğu ağır oturaklı bir filmi hatırlıyorum. TRT 2’de izlediğimde, Mephisto ve Venüsle Buluşma’dan tanıdığım Szabo, her iki filmde olduğu gibi Taraf Tutmak filminde de bu iki olguyu, sanat ve politikayı bir araya getirme planlarında olduğunu bir kez daha hissettiriyor.

II.Dünya savaşı sonunda nazilere yardım ve yataklık suçu işlediğine inanılan bir grup alman sanatçı ve bilim adamının soruşturulması için Berlin’e gönderilen ABD subayı Arnold’un ( ABD dünyanın jandarması denince bozuluyorlar ya ne demeye bozulurlar anlamam) Berlin Filarmoni Orkestrası şefi Furtwangler’i sorgulaması üzerine başlayan ikili diyaloglar içinde, Szabo’nun izleyicide bıraktığı etki ava giden avlanır mantığına da dayanıyor. Efsane şef Herbert Von Karajan’ın da bir nazi suçlusu olarak yargılanabileceği üzerine söylemlerden tutun, ABD’nin ekonomik ve sosyal ülke yapısında Almanya’yı ve dönemin iktidarını dize getirme çalışmaları sanat alanında da devam ediyor.

Szabo muhakkak ki bir avrupa filmi çekmiş. Harvey Keitel’in performansı takdire şayan. Ruhunu nazilere satan sanatçının anlatıldığı Mephisto’dan bu yana, Furtwangler ile Arnold’un akıl dolu köşe kapmacalarında nazi sisteminde bir nazi olmayı kabullenmemek üzerine savunma kuran Furtwangler’in tarafını tutmaya zorlayan Szabo, Arnold’ın yeni özgür dünya sistemini temsil eden ve suçluyu akılla arayan ideolojisinde de izleyiciyi bir o tarafa bir bu tarafa pas etmekten geri kalmıyor.


Kısacası izleyici Furtwangler ile Arnold arasında taraf tutmanın zorluğunu yaşarken filmi cevapsız sorularla dolu bir teatral gösteri halinde izleyip terkediyor.

Kısacası film dünyası, savaştan bu yana gerek nazilere, gerek yahudilere, gerekse kendi ideolojilerine sürekli farklı bakış açıları geliştirmiş durumda. Düşününce, yahudilere yardım eden Furtwangler’ı sırf nazi Almanyasında ve sistemin içinde olduğu için hümanist de olsa suçlu ilan edebilirken, yahudilerin hayatını kurtarmaya çabalamış Oscar Schindler’i kahraman ilan edebiliyor. Belki de kahraman ilan etmesinin sebebi Schindler’in sanatçı değil girişimci bir Alman olmasındandır. Peki sanatçıların dünyasında Almanların müzik sanatına olan bakışını bir yahudinin gözünde gösteren hikayeler var mı ?

Var.
Polanski’nin Piyanist’i. Polanski de bu bakış açısını nazilerin gerçekten iyi olan müzikçileri hayatta bırakmasından kaynaklı gerçek hikayelerine dayandırmıştı.

Bulursanız (hem filmi hem vakti) izleyin derim.


Paco De Lucia , John McLaughlin , AL Di meola

23 Ocak 2011 Pazar

The Office Bölüm VII- İşe Dönüş

Aynada kendime bakıyorum.

Tanrı insanı kendi suretinde yarattıysa beni kim yarattı?

Surata bak! Freddy Kruger haltetmiş.Pancara dönmüş patlıcan büyüklüğünde bir burun, biri Şam’a, diğeri Bağdat’a bakan iki tane miyop göz, şiş bir surat ve dağılmış bir kel kafa.

Ofis’e sürünerek gelmek her ofis insanının yaptığı birşeydir. Ben genellikle su yılanı modunda sürünürüm. Piton gibi sürünerek gelenler var çok imreniyorum onlara. O ne heybet, o nasıl görkemli bir sürünmedir azizim? Bir türlü beceremedim piton usülü sürünmeyi.

Hastayken yatınca insan kendini daha beter hissediyor. Hani sürekli ağzından nefes alıp, patlamak üzere olan bir sinüs baskısıyla uyumaya çalışırsın ve ateşten titrersin ya, hani cumartesi sandığın o sabah aslında pazartesidir ya, hani internetten indirdiğin filmin inme oranı %99 iken elektrik kesilir ya.. İşte öyle bir şey..

Ofise geldiğinde sesin katır ve dinozor karışımı bir tonda olduğu için arkadaşların sana mülteciymişsin gibi davranır, tiksinti dolu gözlerle mikrop görmüş gibi bakarlar. Bu dünyada grip olan sadece sensindir ve onlar asla hasta olmazlar. ‘’neden geldin, dinlenseydin ya’’ tavsiyeleri de geleneksel olarak ağızdan çıkar. Ama kimse sen yokken masandaki işe el atmaz. Masan ‘’syrakusa gelince yapar’’ etiketli işlerle dolmuştur ve bir allahın kulu da akşam gelen temizlikçilere ‘’syrakusa’nın masasını da silin’’ dememiştir. Mail kutun obezleşmiş, telefonunda yanıp sönen kırkbin mesaj kaydı birikmiş, herkes gündelik hayatına devam ederken sen işindeki ilk gün kerizliğinde koltuğuna oturmuş öküzün trene baktığı gibi masana bakarsın. Üstelik biri sen yokken koltuğuna oturmuş ve koltuğunun yükseklik ayarını bozmuştur. Yazdım bir kenara..( Sen milletin koltuğunu aşırırmısın iyi oluyor sana)

Önce mailler taranır. Reklam olanlar ve ‘’bu maili beş kişiye göndermezsen, o beş kişinin iki eli ruzi mahşerde yakanda olacak'' mailleri silindikten sonra işle ilgili olanlar tek tek okunur.

Kafanda biriken sümük miktarı beyin hacminden büyük olduğu için bankacılık sistem şifreni hatırlamıyorsundur. Ümitsizce neydi bu şifre denemeleri yapar ve beşinci denemeden sonra sistemi kilitlersin. Sen artık bilgi işlemin belirleyeceği bir şifreye mahkum, bireyliğini kaybetmiş, kişiliksiz cibilliyetsiz, asalak ve ancak verilen şifreyle hayatını sürdürmek zorunda olan bir zavallısındır. Herkesler parmakları klavyede gülen gözlerle kendi şifrelerini girer ve mutlu olurken sen başkasının fantezi yaparak oluşturduğu şifreyi kullanır, kendini pembeler içinde Kunta Kinte gibi hissedersin.

Üstelik prosedürler değişmiştir. Uygulamalar yenilenmiş, revizyondan geçmiş ve sen hiçbirini bilmiyorsundur. Ne olduğunu sorduğunda ofistekiler işaret parmaklarıyla seni gösterip tükürükler saça saça sana gülerler. Çaresizce yeni dünyaya ayak uydurmak için tırmalar, mazide ne kadar forslu bir adam olduğunu düşünürkene, asistanın getirmeye bile tenezzül etmeden masana uçak yapıp attığı evraklar yere düştüğünde alaylı uğultular eşliğinde yaşlı gözlerle yavaşça eğilir alırsın. Gözyaşların birikir, sümükle birleşir ve golf stream geniz akıntısına dönüşür. Öksürük müzmin hale gelir ve sonun Kartal Tibet usülü veremdir. Üstelik seni iyileştirecek bir Filiz Akın hemşire bile yoktur. Kesik kesik öksürerek, kambur ve mahçup halde masana başını koyar sarsıla sarsıla ağlarsın. Artık yemekhanede sıranın en sonundaki adam, çay kuyruğunda bayat çaya layık eleman, asansörü kullanmasına izin verilmeyen merdivene mahkum bir adamsındır. Hatta kimse sana merdivende selam vermez, yere düşürdükleri evrağı senin almanı isterler. Herkesler xp kullanırken sen windows 98’e talim edersin. Masanda duran pilot kalem artık ellerin olmuştur ve sen geri almak isterken farkında olmadan sana ortada sıçan oynatırlar.

Sonra bir el omuzuna dokunur ve sana paketi açılmamış bir selpak uzatır. Yeni çıkan mentol toplu selpak olduğunu görür sevinirsin. Yaşlı ve titrek gözlerle sana paketi verene bakarak gülümsemeye çalışır ve burnunda ne kadar sümük varsa ağır çekimde mendile boşaltır ve mendili yardımsever kişiye uzatarak ‘’anladım.. peki.. bütün bunlar geçecek.. ben toparlanmayı ve hayata tutunmayı sayende öğrendim’’ diyerek mağrur ifadeni takınırsın. O da seni kampa alıp bir an önce toparlanman için Eye Of The Tiger şarkısı eşliğinde bodrum katta antreman yaptırıp, yıllar önce kendisine de yapılan bu elim davranışın intikamını onun adına da alman için seni eğitir.

Şarkı bittiğinde artık intikam ateşiyle yanıp tutuşan olgunlaşmış bir armutsundur. Armudun iyisi olduğun için ofisin ayılarının gözleri üstündedir. Sıra yeni bir isim yeni bir kostüm ve yeni bir intikam yeminine gelir. Hepsi tamamdır ama intikam yemini üç satır olduğu için bir türlü ezberleyemez hep son satırla ikinci satırı birbirine karıştırır, ustandan bir ton dayak yersin. Kostüm de basenlerden biraz sıkmaktadır ama ustanı üzmemek için ses etmezsin. Eğilince yırtılmadığı sürece sorun yok diye düşünürsün. Yemin kısmına fazla takılmadan eski günlerini geri alma zamanı geldiğini düşünür, çıktığın gökdelenin çatısında bir ayağını pervaza dayayarak kollarını kavuşturur, pelerinin rüzgarda savrulurken ufka bakar ve batan güneşi izlersin...

Kısacası , hasta olup da rapor almayın başınıza bunlar gelir.

Rana Alagöz - Dibi Dibi Da ( 1976-Orjinal Plak Kayıt )

19 Ocak 2011 Çarşamba

Çarpıldık (The Sümük)

Kamyon çarpmış gibiyim. beni geç, Beter Böcek fena halde. Biriktirsek, şişeleyip satacak kadar sümüğümüz olurdu. Nerden çıkıyor o kadar sümük anlamadım azizim.
Ateş nihayet düştü. baba oğul 2 gündür yatıyoruz ama ona yatmak denirse. Ateş ve grip birleşince kamyon çarpmışa dönüyorsun.
Bir süre kendimde olmıycam. Ama terminatör gibi dönücem bilginize.
I'll be back!

7 Ocak 2011 Cuma

The Office Bölüm VI / İş Görüşmesi

Uzun zamandır internette heryere girip laf olsun diye cv gönderiyorum. Profesyonel blogger, zor anlar kahramanı, günü kurtaran aslan, amatör fare yakalayıcısı gibi çok iyi olduğum iş kollarında muhtelif cv lerim mevcuttur.

Geçenlerde laf olsun diye gönderdiğim cv en berbat olduğum konudaydı ve oradan çağırdılar.. Bankadan!

Neyse , davete icabet etmek lazım deyip görüşmeye gitmeye karar verdim! Mağrur gözlerle aynada kendimi süzüp benimle mülakat yapacak olan İnsan Kaymakları personeline acıdım ama acıma hissimi belli edemezdim tabii. Banyo yapıp traş olduktan sonra lacileri çekip....çıkardım. Göbek büyümüş pantolona sığmadım iyiymi! Neyseki mor ve eflatun karışımı ispanyol paça pantolonlu takımım, yumurta topuklu ayakkabılarım, sarı gömleğim ve beyaz güllü ve mikili geniş kravatım vardı. Onları çekip görüşmeye yollandım.

Kapıda güvenlik karşıladı beni. Yerlere kadar eğilerek hoşgeldiniz ulu efendimiz demedi tabii ama ben yine de demiş gibi yapıp koltuk altlarıma hemencecik pamuk tıkayarak kabarttım kendimi hindi gibi.

Görüşme odasından önce çay, kahve, tost, sosili, ayran, kola, enerji içeceği vesaire ne varsa ikram ettiler. Tost çift kaşarlı değildi ama yedim. Sosisli hardallı değildi , burun kıvırdım ama yine de yedim. İçeceklerin hepsini de içtim. Garson pis pis bana baktı tepsiyi alırken. Sanırım dişlerimi parmağımla temizlemem hoşuna gitmedi.

Görüşme odasına aldılar beni. Kare şeklinde bir masa ve karşılıklı iki sandalyeden başka bişey olmayan bir odaydı. Beklemeye başladım. Beklerken etrafı da kolaçan etmedim değil tabii. Beni yalnızken izleyen kamera varmıydı? Ayna şeklinde cam koyup arkadan bana bakıyorlarmıydı bilmem gerekiyordu. Mazallah burnumu karıştırıken kimsenin beni görmesini istemiyordum. Cümle ekonomi alemine rezil olamazdım ilk günden.

Nihayet mülakat personeli geldi. Gençten ama biraz kart, nasıl desem Monica Belluci ile Notre Dame’ın Kanburu Quasimodo karışımı bir tipti. Gözlüğü benimkinden pahalıydı. Sinir olmuştum. İçeri girer girmez birbirimizi keskin gözlerle kestik. Ben onu keskin gözlerle kesebilmek için daha önce ayna karşısında don ve atlet ile yaptığım gözle kesme alıştırmalarını hatırladım. İçimden ‘’bunu alt etmem kolay olacak’’ diye geçirdim. Onun konuşma balonunu göremedim yazamıycam. Bıraktığım ilk intibaya hayran kalmıştır diye düşünüyorum.

Buyrun oturun..

Reca ederim önce siz

Ne demek.. Siz misafirimizsiniz önce siz

(otur len şuraya!) aman efenim nedemek..

Syrakusa bey oturun lütfen..

Eh madem ısrar ettiniz..

Etmedim.

Ettin.

Etmedim dedim!

Aman neyse.. Oturayım bari..

Syrakusa bey neden bankamıza başvurdunuz?

Yanlışlıkla oldu..

Pardon?

Şeyy yani bankanızda çalışarak ekonomiye faydalı olacağıma yürekten inanıyorum.

Yürekten inanmanızı güçlendirecek brütü de söylerseniz yüreğinizi rahatlatsak?

Net konuşalım..

Olmaz brüt.

Darasını konuşalım?

Brüt dedik! Burası bizim çöplüğümüz Syrakusa bey..

Hınçlanmıştım. Gözlüklerimi sert bir hareketle afilli şekilde tek elimle çekip çıkardım. Çıkarırken sapı gözüme girdi ama ses etmedim. Notre Dame’ın Bellucisi de gözlüklerini çıkarıp lenslerini taktı. Hay aksi ben lens takmayı bilmiyordum. Zaten lensim de yoktu. Hemen cebimdeki tükenmez kalemi çıkarıp baget çevirir gibi parmaklarımın arasında çevirmeye başladım. Bir yandan da gözlük sapımı kemiriyordum.. Bacak bacak üstüne attım ama atarken ayakkabımın ucu Belluci’nin diz kapağına çarptı. Biraz utandım. Nede olsa bağyandı. Kambur da olsa onun da bir canı , yasal hakları ve acıyan kemikleri vardı. Özür dileyerek toplandım.


Syrakusa bey nerde kalmıştık?

Brütte.

Neyse onu sonraya bırakalım. Bize geçmişinizden bahsedermisiniz?

Çocukluğuma ineyim mi?

Yok o kadar değil. Mesleki geçmişinizden başlayın.

Valla bankacı olmayı sosyal bir sorumluluk projesi gibi görürüm. Ekonomik dengelerin irrite olduğu rasyonel komplikasyonlardan duyduğum rahatsızlıktan dolayı yeni bir konjüktür oluşturup ....

Arkadaaaşımmm!!!

Haaa! Pardon ya. Valla ne iş olursa yaparım bacım. Her türlü bankacılık gelir elimden. Ağzıma bir deste para koy atm gibi bile çalışırım billa.

Pis pis bana baktı. Elime düştü dediğini duyar gibiydim. Arasına simit susamı kaçmış ön dişlerini göstererek acı acı gülümsedi ve cv’min üzerine bişeyler karaladı. O kadar kolay teslim olup maaş teklifini yarı yarıya düşüremezdim. Hemen önlem almalıydım. O cv’min üstüne çiçek böcek çizip sevgilisinin adını karalarken ben de hemen koltuk altımdaki pamukları çıkarıp ağzıma tıktım ve yanaklarımda sıkıştırarak Godfather rolüne soyundum. Çok karizmatik bir Don Vito Carleone olmuştum. Besbelliydi bu. Tekrar bacak bacak üstüne atıp, kambur Belluci’nin dizkapağına bir tekme daha yerleştirdikten sonra kısık bir sesle ;

Bankanızda benim için ne tür görevler var?

Önemli görevler var Syrakusa bey ancak vizyon ve misyonumuzu size anlatmamız gerek. Bakalım size uyacak mı?

Uyar uyar. Bana her türlü vizyon, misyon, adisyon, israliye hepsi uyar.

Syrakusa bey, çağın teknolojik gelişmelerine uygun bir potansiyele sahipmisiniz ?

Sahip olamasam da leasing ile kiralarım dert etmeyin siz..

Para piyasaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Kapalışarşıda dolar mark kuryeliği yaptım. Hayatta geç kalmam varacağım yere, piyasanın en iyi döviz büfesi, sosisli , tavuk döner büfesi nerde bilirim icabında.

Ofis programları?

Var hepsi. Ama korsan! Bizim bi arkadaş var hepsini crackliyor ben de biliyorum crack nasıl yapılır ince işler bunlar..

Hangi okuldan mezunsunuz ?

(Ağlak ağlak) Aaahhh.Ah! ablammm... Canım ablammm...ben okul felan. Efkaftan mütekait pederimin şark’a tayininden kelli geçirdiğim ızdırap dolu çocukluk...

Arkadaşımmm!!!

Orta terk bayan ya :(

Yahu nasıl olur? Sizin için ODTÜ’lü dediler?

Buyur?

Hıfzı bey’in yeğeni değilmisiniz?

Gene buyur?

Bir saniye.

Telefonla Hıfzı denen adamla görüşürken ben de kambur Belluci’yi altetmenin haklı gururunu yaşıyordum. Beni ODTÜ’lü sanıyordu. Bir ODTÜ’lü orta terk biriyle başa çıkabilirmiydi hiç.. Baltayı nasıl taşa çarpmıştı ama! Nuri alço gülümsemesiyle kendimi gururlandırdım.

Alo hıfzı bey yeğeniniz orta terk diyor kendisi için?

.....

Evet öyle diyor?

.........

Pardon yeğeninizin adı ne?

......

Sırrı Kuzu?

Pardon efendim rahatsız ettim iyi günler.

Arkadaşım senin adın ne ?

Syrakusa?

******************

İnsan evladına böyle davranılmaz kardeşim. Öyle bir çıkardılar ki dışarı, ikiz kulelere uçakla dalanları yakalasan böyle atmazsın sınır dışına. Döndüm gene yuvama. Bir daha bu kadar etkileyici bir formatta gitmiycem iş görüşmesine. Karşımdaki kıskanıyor azizim.

Syrakusa'nın Kodları

Değerli blog arkadaşım Sinem, bu ay Ajanda’da Beter Böcek ve beni konuk etti.


Yalannn! Hazır Sinem yokken söylüyorum, geçen gün kapım çalındı, açar açmaz yakaları yukarı kaldırılmış siyah bir pardesü ve fötr şapka giymiş Sinem, kucağına oğlu Doruk'u almış halde elindeki su tabancasını bana doğrultarak içeri girdi ve bana zorla röportaj yaptı. Bunları bloğunda yazarsan fotoşop kullanıp röportajında fotoğrafını keçiye çeviririm diye de beni tehdit etti. Giderken de tehditkar ve rimeli akmış şekilde sert sert baktı ve etajerin üstündeki sekiz bayram önceden kalma şekerlemeleri cebine doldurup gitti. Mağdurum. Üstelik minnacık çocuğu da emellerine alet ediyor bilesiniz!

Ajanda her zamanki gibi yine dopdolu ve bize kentli olmayı hatırlatan yepyeni tadlar, güzel zevklerle dolu. Yetenekli Bay Ripley, pardon yetenekli ŞuŞu hem mevsime yakışan, hem de insanın içini ferahlatan müthiş bir kapak yapmış.

Ne yalan söyleyeyim en çok da Müge Karahan’ın ‘’Lezzet Detayda Gizli’’ sayfalarına salya akıttım. Yahu gece gece o içli köfteleri görünce insanın ekrana limon sıkıp ısırası geliyor. Gnamm gnamm şlapsss!!

Sinem’in tiyatro sevgisini Ajanda’dan biliyor takip ediyorum. Tiyatro deyince sinemadan daha fazla gözleri parlayan bir sanatsever Sinem. Bu ay çocuk tiyatrosu yazısını daha bir içten ve gülümseyerek yazmış. Gece gece bana öyle geldi.

Nesobaby, bu mevsimde Karayipler Gemi Seyahati’nin ikinci bölümünü yazmış, bir de güneşli yaz fotoğraflarıyla süslemiş. Kış ayında kumsal görünce şirazem kayıyor ama keyifle okudum. Ah o gemide ben de olsaydım diye iç geçirdim. Olsaydım da ne olacak ki? Gemi tutar beni. En iyisi karayipleri sadece karayip korsanları olarak hatırlamak. (Johnny Depp hala gülüyorum sana) Fazlası benim mideye zarar.

Seda Asolar, ilkokul çağlarıma geri götürdü beni. Öğretmen zoruyla biriktirdiğimiz pul koleksiyonunu ele almış. Nerden bulurlar böyle orjinal konuları bilmem ki? Yaşattığı nostalji için teşekkürler.

Banu Hıdırlar kitapları, Müge Karahan ve Akın Çetin filmleri yazmışlar. Müge’nin bozası içli köfteden sonra pek iyi gelmedi benim mideme. İçtim! Evet içtim! Ne var? Nolmuş gece yarısı yiyp içiyorsam? Seviyorum tamam mı seviyorum girmeyin aramıza.. Hıck!

Birçok konunun daha yer aldığı bu sayıda ayın bloğunda Syrakusa kodlarını pazara çıkarmış, deşifre satırlarını vermiş. Sinem de yememiş içmemiş üşenmemiş yazmış. Sonumuz hayır olsun bakalım.

4 Ocak 2011 Salı

2011 Yazmak

Uuuaaaahhhh!!

Amma uyumuşum.. Hangi yıldayız?

Fazla uyuduysam yıldız gemisi atılganın seyir defterini getirin de uykuda geçen günleri yazıp imzalayayım. Az uyuduysam neden hala buradayım? Keşke çok uyusaydım diye hayıflanayım..

Canım sütlaç istiyor. Başımıza taşlar yağacak. Sizin değil benim yağacak. Hayatta sütlü tatlı yemem ben. Ne demeye canım sütlaç çekti anlamış değilim. Yaramayacak bana bu yeni sene. Neyse silkelenip durum değerlendirmesi yapma zamanı..

Evet 2010 bitti. Zaten bitmesi de gerekiyordu. Zira ne zaman 2010 yazmaya kalksam hep takdim teyir yapıyor, ya onuncu yüzyıla geri dönüyorum, ya da isa doğalı 12 sene falan oluyor. 2011 yazmak daha keyifli. 1 rakamına hızlıca iki kere basmayı seviyorum. 1111111111111111111111 hihohahahaha :))

2011’in en beter günleri ilk günleridir. Çünkü 2011 yazmaya alışma dönemidir. Yazdığın bir çok yazıyı sonradan okuduğunda hala 2010 yazdığını farkeder, boş zamanlarında 2011 yazma alıştırması yaparsın. Beter Böcek kreşte 2 yazmayı öğreniyor, bende akşamları boş bir kağıt alıp 2011 yazma alıştırması yapıyorum. Baba oğul sayılara boğulduk. Hepsi iyi güzel de bu yazma alıştırmasını yemekten sonra yapsak iyi olacak. Beter böceğin 2 leri bol ıspanaklı, benim 2011 ler domates salçalı oluyor genellikle. Hepsi bir yana, Beter Böcek kalemimi kıskanıyor, dün gece elimi ısırdı ama vermedim kalemimi.. ısırığa dayanamayınca evdeki hatun kişiden yardım istedim , Beter Böcek de ‘’aaannneeee!! babama bişi de’’ diye yırtındı.

Kalemi verirsin , vermezsin derken hakim olaya el koydu ve kalemimi elimden alıp, enseme de tokadı yapıştırıp Beter Böceğe verdi. Taraf tutuyor saymam! Kala kala tepesi yenmiş 3 santimlik kurşun kaleme kaldık. Yontma taş devri fontuyla yazıyorum şimdi 2011’i.

2011 de dünyanın başı dönecekmiş öyle diyorlar. Hatta yoruldum yamuk durmaktan, dik durayım diyecekmiş. Hasstrologlar öyle diyor. Hayatımda hasstroloji kadar kızdığım ve ciddiye almadığım başka bişey yoktur.

Nesin sen ?

İnsana kim diye sorulur. Nesin diye sorulmaz. Nesin sen sorusunun altında yatan şey burcun ne manasıymış.

Nesin?

Öküz!

Nasıl?

Çin burcu işte anla!

Yükselenin ne?

Sinirlerim..

2011 de hasstrologların hepsi ölecekmiş. Bu da benim kehanetim..



Hadi gidip bir kaç kahin avlayalım dostum..
Avlamadan önce kehanetlerini dinleyelim, sonra vururuz.
Zannedersin colorado dağlarında geyiğe çıktık.
İyi seyirler..