Dikkat! Yazı izlememiş ve bilmek istemeyenler için iz miktarda spoiler içerir!
Darren Aronofsky son iki yıldır akademi ödüllerine musallat oldu. Pi’den beri pek de sesi soluğu çıkmayan, ama Pi ile akılda kalan ve bir yerden hortlayacağını belli eden bir yönetmendi. Öyle de oldu.
Darren Aronofsky son iki yıldır akademi ödüllerine musallat oldu. Pi’den beri pek de sesi soluğu çıkmayan, ama Pi ile akılda kalan ve bir yerden hortlayacağını belli eden bir yönetmendi. Öyle de oldu.
İlk sinyal The Wrestler ile geldi. Neredeyse otobiyografik bir sakinlikte bağımsız sinema yaratan bir kafayla çekilen film akademi ödüllerine aday oldu ama Jüri temkinli davrandı. Aranofsky sırf hırsını akademiden çıkarmak için Siyah Kuğu’yu çekip yeniden Akademinin surlarına dayandı diyemem, çünkü Siyah Kuğu anormal bir hırsın öyküsü olmasına karşın hırs eşliğinde çekilmiş bir film değil, aksine Aronofsky’nin kendinden geçerek büyük bir titizlik içinde çektiği bir çok özelliği barındıran bir film.
Eski bir balerin olan annesinin kuzusu, hayatında baleden başka pek birşey olmayan, yetişkin olmasına rağmen annesinin etkisiyle birlikte hala küçük kız çocuğu ruhuna sahip ve öyle yaşayan (odasındaki oyuncak peluş bebekler,ayıcıklar, pembe beyaz oda takımı vs..) balerin Nina’nın (Natalie Portman) öyküsünde, Aronofsky’nin filmi ince ince işlemesine ve dozu ayarlanmış olan gerçek dünyada geçen bir psikolojik gerilime tanık oluyor izleyici.
Sezon açılışını Tchaikovsky’nin Kuğu Gölü balesi ile açacak olan grubun başkanı Leroy’un (yerli yerinde bir Vincent Cassel) yeni sezonda farklı bir Kuğu Gölü yorumu istemesi üzerine gösterinin başrolü Beyaz ve Siyah Kuğu’yu (her ikiside aynı balerin tarafından canlandırılacak) kapmak için balerinler arasında amansız bir çekişme başlar. Yeteneği ve hırsı yüzünden mükemmel bir beyaz kuğu olabilen ama hayatı ve dar alana sıkışmış ruhu yüzünden bir türlü tezatı olan karanlık siyah kuğu olacak performansı sergileyemeyen Nina, başrolün kendisine verilmesi üzerine üzerindeki baskının altından kalkmaya çalışacak ancak taşıyamayacağı kadar ağır ve karanlık bir rol olan Siyah Kuğuya dönüşmenin bedelini çok ağır ödeyecektir.
Bastırılmış cinselliğini bile yaşayamaması, grup içindeki çekişmeler, anne faktörü, Leroy’un yeni ve daha genç bir gözde (küçük prenses) istemesi üzerine artık emekli olmak zorunda kalan hırsını ve emeklilik öfkesini yenememiş usta balerin Beth’in (olgunlaşmış ve harika görünen salyalarımı akıtıp ekran karşısında beni secde ettiren Winona Ryder) trajik mesleki finali, Nina’nın ruhunda hissettiği baskının giderek artmasına sebep olurken, siyah kuğu rolünde de çok başarılı olan aykırı ve özgür balerin Lily (süper performanslı bir Mina Kulin) ile olan tuhaf dostluğu ve aynı zamanda rekabeti Nina için sonun başlangıcı haline gelir. Ruhunun karanlık tarafını özgür bırakmakta zorlanan Nina, ( Leroy’un filmin finaline doğru kulağına fısıldadığı ‘’önündeki tek engel kendinsin’’ sözü) gerçek hayatındaki aşırı kontrolcü, tedbirli ve baskıcı yönü ile Siyah Kuğu’nun karanlık tarafı arasında gidip gelirken, şizofreninin sınırlarında, üstelik gittikçe artan bir dozda, hayatında en çok istediği bu rol için kimselerin bilmediği bir ruhsal acıyı da çekmek ve Siyah Kuğu’ya dönüşmenin sancılarına ‘’beden bulmak’’ zorundadır.Darren Aronofsky, yanına bale ve Tchaikovsky’i de alarak Cronenberg filmlerinde görmeye alışık olduğumuz modern ve sıradışı bir gerilim yaratmış. Bale esnasında olsun, provalar olsun kamerasını dansçılarla bire bir hareket ettirip ayak seslerini müzikle orantılı bir şekilde veren ve o güzelim aynalı çekimleri gerçekleştiren Aranofsky, Nina’nın ruhsal dünyasını sanki kötü kalpli ikiziymiş gibi izleyen bir çekim tekniğinde çok başarılı oluyor ki bunda kendisini iyi anlamayı başaran görüntü yönetmeni Matthew Libatique’un payı büyük. Kara bir masala dönüşmeden önce Nina’nın yaşayacağı tüm psikozları dozunda ve izleyiciye makul mantıklı senaryo manevraları ile veren ve film boyunca sırrını korumayı pek başaramasa da( ya da öykü gereği zaten filmin böyle bir derdi yoktur) Nina’nın iç dünyasındaki savaşı çok iyi metaforize eden sahneler üreten yönetmen zekasını konuşturuyor.
Natalie Portman’ı izlerken aklıma Tom Hanks geldi. Sıradan bir oyuncu iken Philedelphia ve Forrest Gump ile hayatının en zor iki rolünü bütün performansını ortaya koyarak oynayan Hanks’a benzettim Portman’ı. Leon’un küçük kızı, Mike Nichols’un Closer’ı Natalie Portman, oyunculuktan aktrisliğe geçiyor. Gerek bale gerekse zor karakter Nina’yı üstün bir performansla ve ödün vererek canlandırdığına inanıyorum. Brian De Palma’nın kült filmi Carrie’deki psikopat anne Pieper Laruie’nin light hali anne rolü Barbara Hershey tarafından canlandırılıyor. Mila Kulin ise Nina’nın karanlık tarafında olan ve Leroy’un olmasını istediği Lily rolünde başarılı.
Tchaikovsy mi?
O zaten mükemmel.
Önümüzdeki Pazar gecesi akademi ödüllerini dağıtacak. King’s Speech 12 dalda aday ancak akademinin bu kez Aronofsky’e iade-i itibar ederek beklentileri karşılayacağını düşünüyorum. Bakalım akademi bu şizofren kuğuya ne şans tanıyacak..




