Pages

21 Şubat 2011 Pazartesi

Kuğu'nun Karanlık Yüzü (Black Swan)

Dikkat! Yazı izlememiş ve bilmek istemeyenler için iz miktarda spoiler içerir!

Darren Aronofsky son iki yıldır akademi ödüllerine musallat oldu. Pi’den beri pek de sesi soluğu çıkmayan, ama Pi ile akılda kalan ve bir yerden hortlayacağını belli eden bir yönetmendi. Öyle de oldu.

İlk sinyal The Wrestler ile geldi. Neredeyse otobiyografik bir sakinlikte bağımsız sinema yaratan bir kafayla çekilen film akademi ödüllerine aday oldu ama Jüri temkinli davrandı. Aranofsky sırf hırsını akademiden çıkarmak için Siyah Kuğu’yu çekip yeniden Akademinin surlarına dayandı diyemem, çünkü Siyah Kuğu anormal bir hırsın öyküsü olmasına karşın hırs eşliğinde çekilmiş bir film değil, aksine Aronofsky’nin kendinden geçerek büyük bir titizlik içinde çektiği bir çok özelliği barındıran bir film.

Eski bir balerin olan annesinin kuzusu, hayatında baleden başka pek birşey olmayan, yetişkin olmasına rağmen annesinin etkisiyle birlikte hala küçük kız çocuğu ruhuna sahip ve öyle yaşayan (odasındaki oyuncak peluş bebekler,ayıcıklar, pembe beyaz oda takımı vs..) balerin Nina’nın (Natalie Portman) öyküsünde, Aronofsky’nin filmi ince ince işlemesine ve dozu ayarlanmış olan gerçek dünyada geçen bir psikolojik gerilime tanık oluyor izleyici.

Sezon açılışını Tchaikovsky’nin Kuğu Gölü balesi ile açacak olan grubun başkanı Leroy’un (yerli yerinde bir Vincent Cassel) yeni sezonda farklı bir Kuğu Gölü yorumu istemesi üzerine gösterinin başrolü Beyaz ve Siyah Kuğu’yu (her ikiside aynı balerin tarafından canlandırılacak) kapmak için balerinler arasında amansız bir çekişme başlar. Yeteneği ve hırsı yüzünden mükemmel bir beyaz kuğu olabilen ama hayatı ve dar alana sıkışmış ruhu yüzünden bir türlü tezatı olan karanlık siyah kuğu olacak performansı sergileyemeyen Nina, başrolün kendisine verilmesi üzerine üzerindeki baskının altından kalkmaya çalışacak ancak taşıyamayacağı kadar ağır ve karanlık bir rol olan Siyah Kuğuya dönüşmenin bedelini çok ağır ödeyecektir.

Bastırılmış cinselliğini bile yaşayamaması, grup içindeki çekişmeler, anne faktörü, Leroy’un yeni ve daha genç bir gözde (küçük prenses) istemesi üzerine artık emekli olmak zorunda kalan hırsını ve emeklilik öfkesini yenememiş usta balerin Beth’in (olgunlaşmış ve harika görünen salyalarımı akıtıp ekran karşısında beni secde ettiren Winona Ryder) trajik mesleki finali, Nina’nın ruhunda hissettiği baskının giderek artmasına sebep olurken, siyah kuğu rolünde de çok başarılı olan aykırı ve özgür balerin Lily (süper performanslı bir Mina Kulin) ile olan tuhaf dostluğu ve aynı zamanda rekabeti Nina için sonun başlangıcı haline gelir. Ruhunun karanlık tarafını özgür bırakmakta zorlanan Nina, ( Leroy’un filmin finaline doğru kulağına fısıldadığı ‘’önündeki tek engel kendinsin’’ sözü) gerçek hayatındaki aşırı kontrolcü, tedbirli ve baskıcı yönü ile Siyah Kuğu’nun karanlık tarafı arasında gidip gelirken, şizofreninin sınırlarında, üstelik gittikçe artan bir dozda, hayatında en çok istediği bu rol için kimselerin bilmediği bir ruhsal acıyı da çekmek ve Siyah Kuğu’ya dönüşmenin sancılarına ‘’beden bulmak’’ zorundadır.

Darren Aronofsky, yanına bale ve Tchaikovsky’i de alarak Cronenberg filmlerinde görmeye alışık olduğumuz modern ve sıradışı bir gerilim yaratmış. Bale esnasında olsun, provalar olsun kamerasını dansçılarla bire bir hareket ettirip ayak seslerini müzikle orantılı bir şekilde veren ve o güzelim aynalı çekimleri gerçekleştiren Aranofsky, Nina’nın ruhsal dünyasını sanki kötü kalpli ikiziymiş gibi izleyen bir çekim tekniğinde çok başarılı oluyor ki bunda kendisini iyi anlamayı başaran görüntü yönetmeni Matthew Libatique’un payı büyük. Kara bir masala dönüşmeden önce Nina’nın yaşayacağı tüm psikozları dozunda ve izleyiciye makul mantıklı senaryo manevraları ile veren ve film boyunca sırrını korumayı pek başaramasa da( ya da öykü gereği zaten filmin böyle bir derdi yoktur) Nina’nın iç dünyasındaki savaşı çok iyi metaforize eden sahneler üreten yönetmen zekasını konuşturuyor.

Natalie Portman’ı izlerken aklıma Tom Hanks geldi. Sıradan bir oyuncu iken Philedelphia ve Forrest Gump ile hayatının en zor iki rolünü bütün performansını ortaya koyarak oynayan Hanks’a benzettim Portman’ı. Leon’un küçük kızı, Mike Nichols’un Closer’ı Natalie Portman, oyunculuktan aktrisliğe geçiyor. Gerek bale gerekse zor karakter Nina’yı üstün bir performansla ve ödün vererek canlandırdığına inanıyorum. Brian De Palma’nın kült filmi Carrie’deki psikopat anne Pieper Laruie’nin light hali anne rolü Barbara Hershey tarafından canlandırılıyor. Mila Kulin ise Nina’nın karanlık tarafında olan ve Leroy’un olmasını istediği Lily rolünde başarılı.

Tchaikovsy mi?
O zaten mükemmel.

Önümüzdeki Pazar gecesi akademi ödüllerini dağıtacak. King’s Speech 12 dalda aday ancak akademinin bu kez Aronofsky’e iade-i itibar ederek beklentileri karşılayacağını düşünüyorum. Bakalım akademi bu şizofren kuğuya ne şans tanıyacak..

17 Şubat 2011 Perşembe

Tarzan Öldü..Yaşasın Syrakusa!

Bıktım bu karbon bazlı aşağılık organizmalardan. Vücudunun dörtte üçü su olan biri için şemsiye samimiyetsizlikse benim de Yeni Zellanda’ya gitmemem samimiyetsizliktir. Yapıcam! Günün birinde kesin yapıcam. Yeni Zellanda’ya 2 yıllığına gidip maymunlarla 2 yıl yaşamazsam adiyim. Alıştırmalara hazırlıklara başladım. Günlerdir sadece muz ve karınca yiyip su içiyor ve taşa oturuyorum. Hala ishal olmadım. Demek ki bünye alışıyor. Darwin haklıymış. Azimle muz yersem ormanı bile delerim. Az önce SGK hizmet süremi yokladım. 6 sene günden, 13 sene yaştan yana çalışmam gerek. Sonrasında da çalışmam gerek çünkü burası Norveç değil. Adama emeklisin diye Norveç kralı Lars Von Amundsen muamelesi yapmıyorlar burada. Emekli olunca ölene dek kobaysın. Satacak Ferrarim olsa 2 yılın sonunda satıp himalayalara da çıkıcam ama Beter böceğin eğitim masraflarından bana sıra gelmez. Ferrariyi sattığım gibi üstüne bir de Alfa Romeo satmam lazım ki ucu başına denk gelsin.

Ormanda yaşamanın belli kuralları vardır. Acımasız tabiatta hayatta kalmak için kurt enseli olacaksın. Yani hiç bir kunduza para verip nehir kıyısında dubleks ev yaptıramazsın kendin için. 7000 parçalı lego aldım, ev yapma alıştırmaları yapıyorum. Henüz ilk katı çıktım ama evdeki dişi ikinci kata imar izni vermedi kafama terlikle vurdu. Neymiş? küvetin yanında legodan ev mi olurmuş? Ba ba baaa!! Odanın içinden nehir geçirelim desem olur diyecek sanki. Legolarla el alıştırmalarım bitsin marangozdan tahta alıp otantik ev yapmayı da öğrenicem.

Ormanda saatin pek bir önemi yoktur. Erken kalkıp şafak vakti nehirden su içip, bir kaç kilometre ötedeki otlayan geyiklerden avlayıp sabah kahvaltımı yapıcam. Zaten geç kalkamazsın ormanda. Kızıl karıncalar kıçına doluşur zımba gibi ayağa fırlarsın. Her sabah eller kıçımda bütün Yeni Zellandayı koşarak geçemem. En iyisi erken kalkmak. Su içerken dikkatli olmam lazım. Su içene yılan bile dokunmaz ama timsahların bu sözden haberi yok. Mazallah tek lokmada yutarlar döne döne yerler beni. Ve asla unutmamam gereken bişey var. Geyiklerin tek boynuzu olmaz. Hele o boynuz burnunun üstünde hiç olmaz. Teknolojiden ve zamanın esaretinden uzak, özgür ve sessiz adam olmak için gerekli deneylerim de var. Zaten saatim yok, takamam oldum olası. Sessiz ve özgür olmak içinde evde işaret diliyle anlaşmaya çalışıyorum ama şimdilik pek başarılı oduğum söylenemez. Dün akşam işaret diliyle Beter böcekten terliklerimi istedim, bana ‘’sensin o’’ dedi. İlerde beyin gücümle söylemek istediklerimi ev halkına iletmeyi başardım mı bu iş tamamdır. Zaten maymunlarla konuşacak halim de yok. Muzlarını elime alıp ‘’huma huma agooo’’ şeklinde höynkürür, yemeye başlarım. Muzun dibini görememişsem demek ki benim değilmiş dövüp elimden almışlar manasına gelir. Yönümü bulmak için pusula da kullanmayacağım. Kutup yıldızına bakma, ağaç yosunundan güneyi bulma, havanın nemini koklama yöntemlerini kullanacağım. Tamam henüz acemiyim, durmadan Beter Böceğe kutup yıldızı hangisiydi diye soruyorum, evin kirişinin kolonunun altına yosun niyetine çiğ ıspanak yapıştırıp yön bulmaya çalışıyorum ama yakında uzmanlaşıcam.

Ağaca tırmanma ve çitadan kaplandan kaçma konusunda iyiyimdir. Onca sene belediye otobüsü peşinde koşup, otobüsün tutunma direklerine tırmandıktan sonra yılan gibi sarılıp işe gitmişliğim vardır. Aynı tekniği ormanda da uygulayacağım. Uygulayamadığım yerlerde kaplanı telkinle ikna yoluna gidicem ama henüz bilimsel olarak pek garantisi yok dediler bana. Neyse bakıcaz artık.

Olurda bu blog yerinde kalırsa bloğa uğramanıza gerek yok. Teknolociden uzak duracağım için buradan haber veremem, her ayın beşinci Çarşamba günü dumanla mesaj gönderirim. Göndermiyorsam timsahlar beni top yapmış nehirde voleybol oynuyorlar demektir.

16 Şubat 2011 Çarşamba

Dediğimi Yap, Yaptığımı Yapma

Yeni bir teknoloci üzerinde çalışıyorum. Bloğu matik hale getirip Syrakusamatik adını vericem.

Syrakusamatik.. Syrakusa’dan neyi eskik?

Yapmaktan hoşlandığım şeyler var. Ama biraz tehlikeli.

Sıradışı sporlardan, ya da asgari ücretle yaşamaya çalışmaktan bahsetmiyorum. Benimkisi toplumsal tehlike ve risk unsurları. Dış görünümünü düzeltip insanların sana olan bakışlarında ‘’bu herife yaklaşmayayım’’ parıltısını yakaladıktan sonra, maskenin ardına saklanıp muziplik yapabilirsin. Zaten olayın tehlikesi de burada.

Perşembe günleri biz üç arkadaşın vitrin karşısında yalanma dilenme günüdür.

Perşembe sabahı sinek kaydı traş olunur, iyi parfümler serpiştirilir ve gardropta mevcut en iyi takım elbise giyilir, kol düğmeleri takılır, gözlük camları silinerek temizlenir, ele evrak çantası alınır. Taksiye ıslık çalsan limuzin durduracak bir konseptte iken işyerinin yakınında bulunan tavuk çevirme dükkanının önüne gelinir. Vitrine iyice yaklaşıp, vitrinde döne döne kızaran nar gibi tavuklar izlenmeye başlanır. Vitrine bakarken başını hafiften sağa eğme, dilini çıkarıp üst dudağını yalama ve bir elini vitrine dayayıp hülyalı gözlerle tavuğa aşıkmış gibi ama mahzunlu bakma olayı gerçekleştirilir. Arada bir de arkadaşlarla birbirine bakıp ‘’mmm nefiss’’ mimikleri yapıp tekrar vitrine yapışıp camı yalamak lazım ki olay inandırıcı olsun.

Buraya kadar sadece yoldan gelen geçenin dikkatini çekersin ama asıl komedi dükkan sahibi ile göz göze geldiğinde başlar. Dükkancı bir kılığına, bir de hareketlerine bakıp ne yapacağını şaşırır. Eliyle buyur eder ama sen o anda başını mahzunca öne eğip kafanı hayır anlamında iki yana sallar ve tavuğa bakmaya devam edersin. Göz ucuyla dükkancını surat ifadesi seni gülmekten işetmeye yeter ama tutarsın. Tavuğa yalanırken diğer arkadaşın son model telefonunu çaldırır. Blackberry'ni çıkarır, dükkancının duyabileceği yüksek bir sesle milyon dolarlardan, Bebekteki evin satın almaktan, dün gece kumarda 100.000 TL kaybettiğinden bahsedersin. Sonra tavuğa sulanmaya devam edersin. Dükkancı’nın şirazesi kaymış sana nasıl davranacağını bilmiyordur ve tek bir hareketinle dükkanın camına devren satılık yazıp köyüne geri dönmeye hazırdır. Dükkanın kapısından içeri kafanı sokup kokuyu derince içine çekip ‘’ohhh misss’’ dedikten sonra kaçarsın.

Cuma günleri de aynı elbiselerle ceplerimize inşaat malzemesi doldurup AVM'lerin X-Ray cihazlarından geçmeyi planlıyoruz.

Yarın yalanma günümüz. Birgün üçümüzü de şişe geçirip kızartacak dükkancı. Dur bakalım ne zaman?

15 Şubat 2011 Salı

The Office Bölüm IX - Yemek

Benim masamın altında piknik tüpü var. Yemeği beğenmediğimde öğle tatilinde yumurta kırıp menemen yapıyorum. Kokuyu duyan masama saldırıyor her seferinde aç kalıyorum. Bu öğlen masamın altındaki beysbol sopasını görünür yere çıkarıp üstüne hayva ile yakarak yazdığım ‘’öpersem kırılırsın’’ yazısını koyuca yeniledim. Menemenimi vermem kimseye.

Masamın altında barındırdığım köy yumurtalarından yaptığım menemenin tadına kimse doyamaz. Masamın altında iki tane tavuk yaşıyor. Bizzat hafta sonu arabaya atlayıp herhangi bir köyden çaldım tavukları. Çalarken kafamı gagaladılar ama olsun. yeni yuvalarında günde üç öğün yem, özel sağlık sigortası ve tavuk suyuna çorba olmama garantisi ile mutlu mesut yumurtluyorlar. Arada bir kaçıp başımı derde sokuyorlar ama olsun, menemeni seven tavuğuna katlanır.

Her sabah ofise gelince masamın altında duran hakiki arı balından bir kaşık yerim. Sağlıklı olsun diye peteğiyle durduruyorum masamın altında. Araklamasınlar diye de üç tane işçi, dört tane savaşçı, bir de kraliçe arı görevlendirdim. Parmak izi tutmayan ellerse sokuyorlar. Arı sokmalarına dayanıklı olanları da beysbol sopamla hizaya getiriyorum.

Menemene ekmek banarak yiyeceksin, ekmek de taze olacak. Masamın altındaki mini fırın taze ekmek yeme sorunumu çözdü. Öğle tatilinde marketten arakladığım un ve tavuklarımın yumurtalarıyla ekmek yaparım. Henüz oklava alamadım, beysbol sopamla açıyorum hamuru. Ortalık biraz toz duman oluyor ama ekmek pişince masamın savaş alanı halini unutuyor tarifsiz bir mutlulukla doluyorum. Tek sorun fırınlardaki uzun tahta ekmek tablalarından bir tane araklayamamış olmam.

Masa başında yemek yemek çok zevkli. Ekranıma sıçrayan yemekleri de ekmekle sıyırıp yerim. Yazıda imla hatası ya da saçmalık okursanız bilin ki yazı lekeli yere gelmiş görmemişimdir. Alışveriş merkezinden arakladığım porselen tabak çanakları masamın altındaki bulaşık makinesinde yıkıyorum. Eko yıkma var, öğle tatili bitinceye kadar yıkıyor, millet gelene kadar da makineyi boşaltıp masamın altındaki rafa diziyorum.

İnsanın ofiste kendisini geliştirmesi, yeniliklere ayak uydurması, performansını sürekli arttırması gerek. Yoksa yarı yolda kalır ya da sürekli aynı rutin yüzünden mutsuz olur. Bu nedenle masamın altına lahmacun fırını açıcam. Masamın altında Papua Yeni Gine koyunu besleyip, ofisin çatısında kesip lahmacun içi yapabilirim. Şimdi düşünmem gereken şey taş fırın olacağından dolayı yakacak odunu nerden bulucam. Milletin masasını araklayıp kırıp yaksam anlaşılır. Kurşunkalemleri çalıp yaksam taşıma kurşunkalemle lahmacun fırını yürümez. Bulucaz bir çare.

Öğle tatili bitiyor bulaşıkları yıkamam lazım. Daha tavuklarımı yemliycem. Çok vakit kaybettim çokk!


10 Şubat 2011 Perşembe

Ben&Ben

Orta yaşın getirdiği nahoş durumlar çok namüsait bir mahiyette tezahür etmeye başladı. Bir süre önce tasdikli, mühürlü, kaşeli ve imzalı olarak hatundan aldığım izni, serüvenci ve dağı taşı dolaşan özgür adam modunda kullanmak istediğimden, arabayı tercih etmeyerek toplu taşıma, insan içine karışma, doğayı koklama,kentin yılmaz bir neferi gibi çıktım yola. Uzun aramalardan sonra hiç olmayacak bir yerden çıkan akbil cihazını da yanıma aldım. Her bir araca bipleterek binmenin nasıl bişey olduğunu unutmuşum. Hatırlamak iyi geldi bana.

Belediye otobüsleri cephesinde yeni bişey yok. Araçlar muazzam ama içindekiler aynı. Üstelik 10 yıl öncesinden daha da kalabalıklar. Santimetrekareye düşen ayak sayısı üçten yediye çıkmış durumda ki, bu da herkesin bir ayağını diğer ayağının üstüne koyup alanı genişletmesi anlamına geliyor. Bu pozisyonda otobüsün içinde dengede durmak tek tekerli cambaz bisikletine binmek gibi bişey.

İlk varış yeri Eminönü.

Gençken balık ekmek yiyip suda yüzen naylon poşetleri izleyerek boğaz havası aldığım, kapalıçarşının baharat kokusunu koklarken gözüme kestirdiğim şekerlemeciden turist taklidi yapıp lokum arakladığım, yeni caminin önündeki güvercinlere kuş yemini parayla sattığım o güzel ilçe artık başka bir ilçeye bağlı. Vapur sesleri değişmemiş ancak iskeleler değişmiş. Akbil bipletince vapura binip martılara içine dinamit konmuş simit atabiliyorsun. Burada dikkatli olmak lazım, elinde iki simit varsa hangisini martıya atıp hangisini yiyeceğini sakın karıştırma. Bu deneyim ilk ve son olabilir. Sarayburnu’ndan oltayla martı avladığımız günler geldi aklıma. Ne gerizekalıymışım.

İskelelerin olduğu yerde eskiden kasetçiler olurdu. Sarışın bomba Yasemin’in ‘’gıdısına gıddım’’ kasedi ile Tchaikovsky’nin ‘’Swan Lake’’ kasedi yanyana dururdu. Çok gülerdim. Şimdilerde o kasetçilerin yerini büfeler almış. Dinamitle avladığımız martı döner 1 lira.

Eminönü’nden tramvaya binip (akbil’i biplet tramvaya bin) Yerebatan Sarnıcı’nın önünden ve eski hayvanat bahçesinin kenarından geçip Sultanahmet’e geldim. Hayvanat bahçesini kapatmışlar. Hayvanlar dışarıda. Bahçe mi dayanır? Sultanahmet’e gelince vücudumdaki tüm alarmlar beynimi uyuşturup ayaklarımı otomatik olarak Tarihi Sultanahmet köftecisine yönlendirdi. Hatırı sayılır bir köfte ziyafeti çekip tekrar akbil bipletip Sirkeci’ye indim. Gar’dan banliyö trenine binip ( gene biplet) çoook uzun zamandır yapmadığım tren yolculuğu yapmak istedim.

İkinci durağım Bakırköy.

Bu kararı verdiğimde yanımda sarı saçlı küçük ben de yürümeye başlıyor.

Banliyö trenleri ben çocukken döşemeli koltuklara ve kendi kendine açılıp kapanan kapılara sahipti. Tekerleğin rayda bıraktığı o metal kokusunu ve hafiften sallanan vagonlarını çok özlemişim diyecektim ki, ancak sıfırıncı sınıf canlılara yakıştırılacak mikadan yapılmış kıç ağırtan ve kaygan olduğu için 80 kilonun altındakilerin tren sallanınca üstünde bir türlü sabit duramadığı o oturakları gördüm. Üstelik kapılar da bozuk. Tinerci yaratıklar bozmuş. Parasını çaldığı adamı daha rahat aşağı atabilmek için kapıları manuel hale getirmiş soysuzlar. Çocukken en sevdiğim sesler trenin makas değiştirmesiydi. Hala o sesi sevdiğimi farkettim. Sirkeci’den Kumkapı’ya gelene dek bir kaç kez makas değiştirip eski günleri hatırladım. Sarı saçlı küçük ben mutlu, ben mutlu. Yeşilköy’de yaşadığım, sonrasında da ilk şubemde çalıştığım yıllarda tren istasyonda durmadan az önce istasyona atladığım günler geldi aklıma. Şimdilerde yapmaya kalksam kıç üstü oturacağım için vazgeçip orta yaşlı biri gibi ağır olmayı seçtim. Bakırköy tren istasyonu en büyük istasyonlardan biridir. En sevdiğim şey ise istasyon büfesinden sosisli alıp yemekti. Hardalı bol olacak. Sosisin üstünden sosu kaşıkla dökülüp sandviçi ıslatılacak ve ucuz saman kağıda sarılıp verilecek. Büfeye yanaşıp bir sosisli istedim. Hayallerimde gidip gelirken büfeci sossisliyi bana uzattığında ise kalakaldım. Sosis kavak ağacı boyunda, sarı saman kağıt yerine beyaz peçete gelmiş, sandviç yamuk yumuk değil ve içinde turşu yok, ketçap ve iğrendiğim mayonez dökülmüş hardal ise namümkün.. sarı saçlı küçük ben başını sağa sola sallıyor. Ben önüme bakıyorum.

Yemeden çöpe attım. Mayonezden iğrenirim. Ben hala eski tatlar peşindeyken artık orta yaşımda herşey gibi sosislinin de değiştiğini tahmin edemedim. İstasyondan merdivenle yukarı özgürlük meydanına çıkarken, tüm çocukluğum boyunca sol tarafa asılı olan Sinema 74’ün bugünkü program tabelasının artık orada olmadığını gördüm. İçim buruldu. Sarı saçlı küçük ben ise sadece yere bakıyordu boynu eğik. Kapanmış sinema. Kültür Merkezi olmuş. Kirkor’un (Kenan Pars) piyangocu dükkanı hala var mı diye gidip bakamadım. Bulamazsam ağlardım çünkü.

Doğduğum evi görmeye gittim. 4 yaşındayken bana uzaya kadar uzayan büyüklükte gelen apartmanın şimdilerde pek de o kadar büyük olmadığını anladım. Ama yine de doğduğum evi olsun yerinde bulmak güzeldi. Sarı saçlı küçük ben’i kucağıma alıp oturduğumuz kata baktık. Küçük ben eliyle katı işaret etti. Ne demek istediğini anlamadım. Sanırım balkonu gösterip ayaklarını sallandırdığı o günleri işaret etti. Sahil çok değişmişti. Kennedy caddesi baştan sona hınca hınç dükkan dolu. Gençler birbirinin üstünden atlıyor, 30 küsur yıl öncesinin Bakırköy’ü tenhalıktan çok ötede artık. Bir kaç metre sahilde ilerleyip bir iki tüttürdükten sonra ilerlemek istedim ama sarı saçlı küçük ben elimden tutup engelliyor beni. Çaresizce elinden tutup geri dönüyorum.

Tren’e yine binip 2 istasyon geri gidip (bipletmeyi unutmadım) çocukluğumun geçtiği Yeşilköy’e gidiyorum. Sarı saçlı küçük ben pek bir mutlu. Yüzünde güller açıyor. Elimden tutup istasyondan yukarı çıkıyoruz. Gördüğümüz manzara karşısında ikimiz de sessiziz. İstasyon caddesi daralmış, kapatılmış ve ağaçlar eskisi kadar çok değil. Sarı saçlı küçük ben’in elini sıkı sıkı tutup ilerliyorum. Sanki mayına basacakmış gibi tedirgin bakıyorum yere yürürken. Neşemizi geri kazanmak için küçük ben’e Roma Dondurmacısı’ndan dondurma aldım. Eski günlerdeki gibi.. vişneli ve çikolatalı. Üstünde fıstık ve çukulata sosu da var. Sarı saçlı küçük ben mutlu oluyor. Ben de öyle. Sahil’e inip yürüyüş yapıyoruz onunla. Eskiden olduğu gibi kumsalda denizin tam kenarından yürüyüp denize taş atıyoruz. Sarı saçlı küçük ben’in dondurması bitince elimden tutup oturtuyor beni bir bank’a. Ben denizi izlerken o yanımda kasketiyle oynuyor. Yorulmuş anlıyorum. Sarı saçlı küçük ben artık babasının kucağına çıkıp omzunda uyuyamaz. Ben alıyorum kendimi kucağıma. Omzumda uykuya dalıyor. Ben trene geri dönüp Sirkeciye geri dönüyorum. Gar’dan otobüse giderken uyanıyor. Otobüse kadar gelmiyor benimle. Gar’ın önünde bakışıyor gülümsüyoruz birbirimize. Ben gelecek hayatıma geri dönerken, o yüzünde gülümsemeyle elimi bırakıp geçmişe geri dönüyor.

Bir daha ne zaman yaparım bu geziyi bilmiyorum.


8 Şubat 2011 Salı

Ahab'ın Saplantısı

Herman Melville’in Patagonya’yı gördükten sonra Moby Dick romanını yazdığını biliyormusunuz? Bilmesenizde pek bişey kaybetmiş sayılmazsınız. Ben de bilmiyordum çünkü. Laf olsun diye yazdım.

Moby Dick romanın kötü kahramanı. Okyanuslarda ender görülen dev boyda bir beyaz balina. Hayatımda hiç beyaz balina görmedim. Aslında balina bile görmedim. Bir kaç yıl önce yunus görmüştüm ama o sayılmaz. Ben kaptan Ahab’ın yalancısıyım. Gregory Peck’in üstün oyunculuğu ile hayat bulan tek bacak kaptan Ahab ile bacağını koparan balina arasındaki kovalamaca ve bitmez tükenmez bir kin ve nefret duygusunu Ahab’ın çoktan fezaya uçmuş aklı ve şuursuz saplantısı eşliğinde izler izleyici. Ahab’ın, aklını kaçırmış ve deyim yerindeyse kafasından eksilmiş tahtaları birleştirip kendine bacak yapmış hastalıklı kişiliği canlandırmak ciddi bir yönetim ve tecrübeli bir oyunculuk istiyor.Ben izlediğimde çocuktum. Tek hatırladığım ise filmin finali. Sonraları bir kez daha izleme şansı bulduğumda asıl canavarın balina değil Ahab olduğunu öğrendiğimde ise Ahab ve balina çoktan ölmüştü.
Ahab’ın balinaya duyduğu öfke aslında tutku ve intikamdan daha beter bir duygu. Çünkü balinayı avlamak, kopan bacağın intikamından çok daha fazlası. Denizlere hakim olmak ve bir canavarı avlayan usta bir denizci olmaktan da fazla. Melville’in romanı burada önem kazanıyor. Tabii filmde öyle. Ahab’ın bu uğruda tüm tayfasını ve gemisini feda etmesi, son ana kadar öfkesini gittikçe artan bir şiddette koruması ve bunu kendisini balinaya bağlayarak bir elinde zıpkınla balinaya büyük bir öfkeyle saplaya saplaya okyanusun dibini boylaması bende ne hikmetse bu öfkeye karşı bir tür hayranlık uyandırdı.

Kin çok tatlı bir duygu. Uğruna okyanus yakacak kadar tatlı. Öfke bir süre sonra bilinçaltında o kadar bencilce bir hal alıyorki intikam ve kin duygusunun asıl amacı unutuluyor ve bu iki duygu yerini yeni bir ruh haline bırakıyor: Tutkulu saplantı. Ahab’ın hali sanırım bu tanıma uygun. Çünkü balina ile aralarında olan kişisel düşmanlık, saplantının esaretinde birçok hayatı da felakete sürüklüyor. Okyanusta tek bir büyük memeliyi (önce balık yazdım sonra sildim) binlerce kilometrekarede adım adım aramak zaten başlı başına bir manyaklık. Melville denizci kökenliymiş bunu da bilmiyordum, bunu da laf olsun diye yazdım. Ancak bu tecrübesi bize romanda da filmde de denizcilerin hayatını göz önüne getirirken avantaj sağlıyor. Kısacası izleyici büyük okyanusun ortasında elde zıpkın sudan çıkmış balığa dönmüyor.

Melville’in Ahab’ı ve balinası, edebiyatta bir tür doruktur aslında. Çünkü imkansız olan bir avı edebi olarak yüceltirken imkansızlaştırmaz. Şöyle ki, sabah paçalarıma su sıçratan tır şöförüne Ahab gibi kin ve nefret duyup bütün ülkede elimde oklava ile arasam, bulsam ve kendimi tırın dorsesine bağlayıp oklava ile vursam, kimse olaya edebi gözle bakmaz. Aksine tırı sağa çekip bana tır dolusu dayak atarlar. İşte ebediyatın gücü buradan geliyor.

Ahab’ın bitmek tükenmek bilmeyen ve sürekli şiddetlenen kini ve saplantısı bana bir ölçüde Ridley Scott’un Cennet Krallığını anımsatıyor. Selahaddin’in Kudüs’ü yüzbin ceset uğruna aldıktan sonra ‘’Kudüs’ü aldın şimdi ne olacak’’ sorusuna ‘’hiç’’ cevabı vermesidir bu anımsatma.

Ahab balinayı öldürdükten sonra sağ kalsaydı kini yüzünden boşluğa düşermiydi bilmem, bence düşerdi.

Bu arada, Patagonya da hem çöl hem de kutup bölgesi varmış. Bunu biliyormuydunuz? Bilmesenizde pek bişey kaybetmiş sayılmazsınız. Ben de bilmiyordum çünkü. Laf olsun diye yazdım.

İpler (Strings) 2004

İskandinav mitolojisinden sıradışı bir örnek.
Cennetten dünyaya inen iplerin hayat verdiği bir evrende aşk ve nefretin içiçe geçtiği , gerçek kuklalar ile yapılmış uzun metrajlı bir sinemasal. Norveç ve Danimarka yapımı ipler politik görüşleri ve masalımsı tadı ile ağır basıyor. Filmde 60 dan fazla kukla ustasının dünyanın heryerinden gelip kuklalara can verdiğini söylemekte sinema adına fayda var.


7 Şubat 2011 Pazartesi

Desibel Şiddeti ve Başka Tanrının Çocukları

İnsan kulağının duyduğu alt sınır 0 desibel. Normal duyma için sınır 25 desibel. 25 desibelin üstü yüksek ses. Bizim apartman sağırlar ordusu. Hepsi 1500 desibel şiddetinde ‘’bu akşam bütün meyhanelerini dolaştım İstanbul’un’’ şarkısını dinliyor.

Dolaşmaya dolaş da bana niye dolaştırıyorsun ulan. Aramızda 2 kat var.

Apartman da yaşama kuralları var. Kentli olmanın gerekliliği kurallar. Babam koymadı bu kuralları, ortak paydada birleşip kendiliğinden oluşan kurallar bunlar. Yüksek sesle müzik dinlenmez, gece 12 den sonra 400 desibel şiddetinde gülüp bağırarak misafir uğurlanmaz, merdiven boşluğuna çöp konup da 2 gün bekletilmez, bir kat aşağı inmek için 4 saat asansör beklenmez. Bir zahmet kıçınızı kaldırın da merdivenden inin. 15 günde bir asansör arıza yaparsa nah alırsınız benden parasını. Müteahhitlerin yaptığı binalar belli. Kağıttan duvar yapıyorlar, alt kattakinin bütün özel hayatı naklen ve canlı yayında bizim katta. 4 kişi ve üstü konuşmaya başladığında telekulağa hiç gerek yok. Gaz çıkarsa kokusu bile bizde.

Kentsel yaşamın darlaştırdığı hayatımız var kabul ediyorum. Ancak bu hayatı bilinçli ya da bilinçsiz de olsa seçe bu dar hayata uymak, başkalarının hakkının başladığı yerde kendi haklarının bittiğini bilmek zorunda. Yani ben meyhane dolaşmak istemiyorsam sen meyhaneyi kulaklıkla dolaşacaksın. Hem İstanbul’un meyhanelerini bütün gece dolaşıp hem de bunu İstanbul’a yakışmayan biri gibi yapmanın alemi yok.

UYARI : EVDE 5+1 SİNEMA SİSTEMİ VAR. 1000 WATT. YEMİN EDERİM ER RYAN’I KURTARMAK FİLMİNİ DVD YE KOYAR SESİ ÖYLE BİR AÇARIM Kİ, HEPİNİZ KÜVETİNİZİN ÇEVRESİNE KUM TORBALARI DİZİP ELDE TÜFEKLE BEKLEMEK ZORUNDA KALIRSINIZ.!!

Geçen gün kapıya kalaycı geldi!
2011 şubatındayız ve kapıya hala kalaycı geliyor.
Neden?
Kalay mı kaldı günümüzde.
Hayır.

O kalaycı, kim o demeden otomatiğe bastığınız için geldi. Kalaylayacak olan şey de tencereleriniz değil. Bizzat sizsiniz. Ankara polisi deneme yapmış, zile basınca kim o dendiğinde polis ‘’hırsız’’ dediğinde bile otomatiğe basanlar olmuş. Yani sizi soymak revadır azizim.

Çekoslovakya da insanlar sinirlerinin aldırmış kornaya basmadan trafikte seyrediyor. Japonya da insanlar apartmanda hayalet gibi yaşayıp alttakini rahatsız etmemek için terlik bile giymiyor.Dünyanı bütün gelişmiş şehirlerinde çoklu hayat tarzı bir arada yaşayabiliyor. Bu bir tek kendi insanımızın kendi insanımızla birlikte yaşadığı ama ayrı dünyaların insanı olarak nefes aldığı İstanbulda işlemiyor. Biz aynı dili konuşan başka Tanrı’nın çocuklarımıyız yoksa bana mı öyle geliyor?


1 Şubat 2011 Salı

Harold Lloyd's "Safety Last"- 1923