Pages

31 Mart 2011 Perşembe

Louis Armstrong&Danny Kaye


Louis Armstrong & Danny Kaye jeansergio

30 Mart 2011 Çarşamba

Snuff




Hapşıran birine çokyaşa geberesice demek...
Böylesine absürd bir yaşam sürmek lazım gelir. Film karesinden fırlama bir hayattan bahsetmiyorum. Gerçek hayatın sınırlarında karikatür gibi olmanın dayanılmaz zulmünden bahsediyor insan.

Gregoryen korallerini duyunca kendini Vatikan’da sanan kör bir kedi ile yarısı yenip çöpe atılmış lahmacunu yutmaya çalışan Siirt’teki kedinin farkı nedir?
Hiç fark yoktur. İkiside kendini kandırır aslanım diye. Kendini nerede aslan zannettiğinin ne önemi var?

Nefes almanız dışında yaşam damarlarınızı besleyen tek besininiz, bilgisayarınız bozulduğunda, Amazonlarda don atlet kalmış bir çocuktan farkınız yokken, şebeke kabloları gözünüze piton gibi mi görünüyor? Diazem’e ihtiyacınız var.

Abaküsteki boncukları saya saya araba kullanırken yolun nereye gittiğini düşünürsünüz. Halbuki yol bir yere gitmez. Sizi götürmez. Yolun üstünden kendi seçiminize kendiniz gidersiniz. Yolun bittiği yeri suçlamaya kimin ne hakkı var?

Garanti olsun diye herzaman fazladan bir tane adam vuran bir katile iş vermeyin. Sizi fazlalık sayabilir.

Şu diazemden bir tane de ben alayım.

29 Mart 2011 Salı

The Office Bölüm XI-Dünyayı Kurtarmak

Yeni moda ve güvenlik gereği gökdelenlere kartsız giriş yapamazsın.

Nedeni binanın fezaya ve hatta öbür tarafa yakın olmasından kaynaklı olarak kim gitti, kim döndü kontrolü ve gece olunca bekçi masaların altında adam aramasın diye kelle sayımının dijital ortamda yapılacak olmasındandır.

Kartla giriş sadece binaya değil, katlardaki odalara girişin de kaydını tutar. Asansörden kaçıncı katta indin, hangi odaya daldın, koridorun neresinde burnunu karıştırıp yaptığın hapı duvara yapıştırdın falan, herşey kayıtlı. Yakında gaz çıkarınca kaydını tutan kartlar da çıkaracaklarmış. Gökdelenden çıkarken bütün ahali akşam ne yediğini bilecek yakında.

İşte ben böyle bir gökdelene giriş kartımı evde unuttum.

Hal böyle iken güvenlik beni hergün görüp tanımasına rağmen sırf yakışıklılığımı, zerafetimi ve çekiciliğimi çekemiyor diye beni içeri almadı. Önemli bir toplantım var, müdürüm kızar, duygusal sorunlarım var, sen benim kim olduğumu biliyon mu len, dünyanın geleceği bana bağlı gibi mazeretler üretsem de nafile. Herif nuh dedi peygamber demedi.

Yaşlı gözlerle dudak büküp, kartını okutup mutlu mutlu giriş yapanları kaldırımdan izliyordum. İnsanlar kartını okutmadan önce dönüp bana bakıyor ve göz ucuyla kartını gösterip caaayyykk diye okutup kahkahalar atarak giriyorlar ve asansöre binip kapı kapanmadan önce bana dil çıkarıyorlardı. Mutsuzdum, kartsızdım ve dünyanın yokolmasına 1 saat 15 dakika 47 saniye kalmıştı. Derhal içeri girmenin bir yolunu bulmalıydım.

Komser Kolombo pardesüm olsaydı işim kolaydı ama yoktu. Yoldan geçen adamda vardı. Önünü kesip ‘’ulusal güvenlik meselesi pardesüne el koyuyorum’’ dedim ama vermedi pardesüyü. Üstüne bir de benimkini alıp gözümün önünde eskciye onbeş mandala sattı, mandalın birini de burnuma taktı adi herif. Bari pembe renkli mandal takmasaydın! Mandalcı karlı çıktı valla en az kırk mandal ederdi benim mont.

Dımdızlak kalmıştım. Eskiciden parayla geri aldığım montumu giyip seksen yaşlarındaki zavallı teyzenin gözünden güneş gözlüğünü çaktırmadan aldım.Şu yeni moda 17 inç yatay ekran gözlüklerdenmiş benim surata pek uymadı ama olsun. Yakalarımı kaldırıp tekrar içeri daldım.

Güvenlik hakkaten sinirlerimi bozuyor azizim. Herkesin içinde ‘’Syrakusa naaber? nonoş olmuşsun tebrik ederim yengenin haberi varmı’’ diye bağırıp kahkahayı bastı. Aynaya bakmadım ama salça fıçısına düşsen ancak böyle kızarırsın. Kedi Tom bile daha az madara olmuştur. Ulen nerden tanıdı anlamadım, o kadar da tebdili kıyafet yaptım ne göz varmış herifte.

İkinci kez geri püskürtüldükten sonra kapının önünde ellerimi arkamda kavuşturup volta atarak çare aramaya başladım. Dünyanın yokolmasına 38 dakika 99 saniye kalmıştı. Kahraman olma fırsatım bu dandik güvenliğin yüzünden ellerimden kayacak ve ofisteki enn ziptirik iş arkadaşım Kuddusi’nin eline geçecekti.

O anda aklıma müthiş bir plan geldi. Kapıdan giremiyorsam bacadan girecektim ama nasıl girecektim. Bacaya ulaşmak için 16 kat tırmanmam gerekiyordu ve dilenerek aldığım ninja kıyafetlerimi giymemiştim. Hay aksiydi, ben ne yapacaktım şimdiydi derken gözüme takılan şey aklıma dahice ve dünyada benden başka hiç bir kahramanın yapmaya cesaret edemeyeceği birşeydi.

Camları silen görevlilerin bindiği vinçli çarklı düzeneğe binip çalıştığım kata gelince tekmeyle camı kırıp içeri düşecek ve yerde yuvarlandıktan sonra sert bir hareketle asortik bir kalkış yapıp üstümdeki cam kırıklarını temizledikten sonra toplantıya yetişip dünyayı kurtarabilecektim. Derhal planımı uygulamaya koyuldum. Camcıya beni de alması için iki dal sigara ve son oynadığım loto kuponunu rüşvet olarak verip bindim ama camcının oyunu sonradan çıktı. Verdiğim sigaralardan birini yakıp oturdu ve üçüncü kata çıkana kadar bütün camları bana sildirdi. Güzel olmayınca da beni aşağı atmakla tehdit etti. Mecburen bütün camları tükürerek sildim. Gazete kağıdı kalmadığı için de kravatımla kuruladım.Güzel parlattım ama aferin bana.

Üçüncü kata gelmiştim. Artık camcı kimliğimden sıyrılıp kahraman kimliğimi takınıp 17 inçlik gözlüklerin arkasından kısık gözlerle bakıp, cama olanca kuvvetimle tekmeyi bastım ama gökdelen camlarının kırılmaz cam olduğunu unutmuşum.

Kırık bacakla üç kat aşağı düşüp kafamı da kırdıktan sonra gözümü açtığımda başımda ofis arkadaşlarım bekliyordu. Gözümü açar açmaz ziptirik Kuddusi’nin kahraman olduğunu, camcıya verdiğim kuponun altıyı bulduğunu ve gözlüklerini aldığım teyzenin bana dava açtığını öğrendim. Üstelik kartını unutanlar ziyaretçi kartıyla günlük giriş yapabiliyormuş...

Neyse, şu hastaneden bir çıkayım önümüzdeki kahramanlıklara bakıcaz artık.

28 Mart 2011 Pazartesi

Yoğunum Gelicem

21 Mart 2011 Pazartesi

Lynch/Jazz/Syrakusa

Bir daha David Lynch filmi izlersem eşekler gib si bemol majör anırmazsam adam değilim. Ben kim Mullholand Çıkmazını, Kayıp Otobanı, İkiz Tepeleri izlemek kim? Yarım aklım vardı o da fezaya uçtu. Bulana aşkolsun. Nevi şahsına münhasır arıza yönetmenin parapsikoloji kıvamında gotik filmlerini anlayan da azdır. Anlamayan benim gibi kazdır.

Yedi düvele bela Cronenberg’i izledim diye şaha kalkıp Lynch’e musallat oldum, turnuvanın ilk gününde iki dövüşçüyü yere serip daha en baştan ‘’bana şampiyonu getirin kırayım üç beş kemiğini ulenn’’ diye gaza gelen ziptirik kareteci moduna girdim ve aldım boyumun ölçüsünü. Lynch önce beni şöyle bir ele aldı, iki çevirdi, uzayda üç tur attırıp bi temiz dövdü , dört kere yere vurup beş metre ilerdeki cama fırlattı, altıncı kattan aşağı çakıldım resmen. Hem vallahi hem billahi Hulk çarpsa bu kadar dağılmaz, Buldog Spike’ın silkelediği kedi Tom bile daha sağlam kalırdı. 
Mullholand Çıkmazı bittiğinde ben kayıp bir otobanda beyni elinde yürüyodum. Yatağın yolunu zor buldum, hatta bulamadım da Beter Böcek elimden tutup beni odama götürdü. Götürürken evin dişisi de elime siyaha boyanmış oklava ve ray-ban güneş gözlüğünü ödünç verip destek oldu. Bir yandan da ‘’anlamadığın entellektüel şeyleri ne izliyorsun nolcek şincik halimiz körolmayasıca’’ diye de çemkirmeyi ihmal etmedi. Körolmayasıca dedi ama çoktan kör olmuştum bile. Henüz oklavayı ful performans kullanamıyorum arada bir koridordaki duvara kafadan tosladığım oluyor ama alışıcam yakında. Yemeğin kokusundan mutfağı, Beter Böceğin radyoaktif atık kokusundan tuvaleti bulabiliyorum ama hala oturma odasını bulmakta zorlanıyorum. Lynch körlüğü geçene dek işe de gidemem. Babaannemin tülbentini iyi ki atmamışım gözlerim açılana dek mahallede tülbent açar, Miles Davis’ten kendi elcaazlarımla arakladığım trompetle What a Wonderful World’ü çalar ekmek paramı çıkarabilirim.

Tamam itiraf ediyorum Miles Davis eceliyle ölmedi. Beni çiğköfte partisi için villasına çağırdığında trompetine göz koyduğum için onu ben zehirledim. Çiğköftesinin içine standart baharat katıp ilave olarak çimento harcı ile paket köfte harcı da ilave ettim bağırsak düğümlenmesinden getti adam.  Tıkanan bağırsağı boşaltmak için trompetini re diyez üflese kurtulacaktı ama trompetini çaldığım için ıkına ıkına öldü. Louis Armstrong’un ses telleri de trompetten değil, kendi imalatım olan ultra acılı şalgam suyundandan kısılmıştır. Nat King Cole de siyah değil beyazdı. Kayseri cıvıklısını yiyip bergen dinlediği için dna sı bozuldu. Eskiden Kadir İnanır filmde çok üzülünce saçı bembeyaz olurdu, Nat King Cole da cıvıklı ve Bergen etkisiyle renk değiştirdi. Saçın beyaza döndüğüne inanıyonuz da tenin siyaha döndüğüne neden inanmıyonuz bre gafiller!

Tülbenti yıkayıp ütüledim, Versace den olma Gucci’den doğma lacilerimi de çekip kolalı gömleğimi de ön plana çıkarıp sokağın baş köşesini tutmak üzere yola çıktım. Ev halkı bir yandan büyük bir gurur ve parıltılı gözlerle beni uğurluyor, bir yandan da katibime kolalı da gömlek ne güzel yaraşır diye mırıldanıyorlardı. Ray Ban gözlüklerimi de takıp merdivenlerden inerken siyaha boyanmış oklavamı artık daha ustalıkla kullanabildiğimi farkettim. Merdivenlerden düşmeden inmeyi başardım ama yanlışlıkla komşunun açık kapısından içeri dalıp koridorda tülbenti açıp trompeti öttürmeye başlayınca ufak bir zamanlama hatası yaptığımı anladım. Komşunun terliği de pek topuklu, benim kafa da bir o kadar sağlammış. On yedi darbeden sonra güç bela kaçıp sokağa attım kendimi. Ne vuruyorsun be! Jazz sevmiyorsan sevmiyorum de alla allaaa!

Sokağın delisi Bayram’ın ve sürpüntücü Kamil efendinin pörtlek bakışlarını ensemde hissederek köşeye bağdaş kurdum. Her ikiside bahşişlerine ortak çıktığım için bana hınç duyuyor ama eskiden bayramlarda verdiğim bahşişlerin hatırına ses etmiyorlardı. Aslında tromopet çalarken müşteri çekmek için çömlekten anakonda çıkartıp dansettirme olayına da girseydim paraya para demezdim ama ilk günden serveti bulup şımarmamak lazım. Üstelik anakondanın bakımı zormuş. İki gün beslenmeyince sahibini yiyen modelleri var dediler tırstım.

Akşam olduğunda babaannemin tülbentinde on lira onbeş kuruş, bir gazoz kapağı (hiç utanma kalmamış milette para diye gazoz kapağı atmışlar mendile) diğer köşedeki tek bacaklı dilencinin tehdit mektubu ve yarısı yenmiş çeyrek ekmek döner birikmişti. Kısa günün karı deyip hepsini cebime doldurdum. Tam evin yolunu tutmuş gidiyordum ki önümde bir limuzin durdu. Aslında durması için dört dakika geçmesi gerekti çünkü limuzin seksen beş metre uzunluğundaydı ve sadece arka kapısı açılabiliyordu. Ben ön kapıda trompetimi üfleyip üç kuruş koparmak için solo trompet şov yaparken limuzin şöförü trompetin ağzına portakal tıkıp beni arka kapıya yönlendirdi.

Limuzinin için üç oda bir limuzindi. Atıyorum sanıyonuz dimi gafiller! Beş ada bir salon ev oluyo da üç oda bir limuzin neden olmuyor? Hıh!

Arkası Yarın...

17 Mart 2011 Perşembe

Aynasız Syrakusa

Ev içindeki erkek ve baba otoritem hüsrana uğramış durumda. Öyle ki, evdeki dişi kumandayı vermez halde kendi dizilerini izliyor, tv’nin önünden geçersem çemkiriyor, (Hürrem’in saç modelini kaçırmışmış) Beter Böcek akşam eve geldiğimde terliklerimi getireceğine terliklerini ayağına istiyor, anasının Hürrem’i bitince kendi kanalını açıp marsupilami denen çizgi yaratığı izleyip onun gibi davranıyor.( Tepeme çıkıp ubaa ubaaa diye bağırıp saçımı başımı yolma durumu) Alt komşu bana inat ses sistemi almış Dolby Digital beyni dağılmış ibo şarkıları dinleyip bana da dinletiyor.Ah bir de kendisi de eşlik etmese şarkıya ne iyi olurdu..Sağır çünkü.

Bütün bu duruma dur demenin vakti geldi de geçti bile diye düşünüp ev yapımı darbe yapmaya karar verdim. Akşam iş çıkışı mahallenin aynacısına gidip bir kaç büyülü ayna satın alıp evin bilimum duvarlarına çaktım. Sonuç fevkalade oldu. Kapıdan girer girmez karşıma çıkan aynada beliren suret ‘’hoşgeldiniz ulu efendimiz Syrakusa’’ deyip yerlere kadar eğiliyor, elimdeki çantayı alıp içinde süpriz çukulata varmı diye karıştırmadan yerine koyuyor. Koridordaki iki aynanın biri göbeğimi gizleyip karın kasları gelişmiş yerli malı Rambo şeklinde gösterip, elimdeki oklavayı saniyede yirmi kurşun sayan otomatik taramalı M60’a çeviriyor. Saçıma bant bağlamıyorum ama. Kel kel bant takarsam büyülü ayna bile güler adama. İkincisi ise akşam yemeği menüsündeki yirmialtı çeşit yemek, sekiz çeşit çorba ve dokuz çeşit tatlıyı saygıyla bana uzatıp emirlerimi bekliyor. Oturma odasına astığım ayna oturduğum koltuğu taht şeklinde gösteriyor. Aynacı çok para istedi onun için zor ikna ettim. ‘’Abi valla ev tapusunu teklif edenler var, bir tek şu hımbıl sünepe gerzek hatırın için sana veriyorum’’ dedi. Hayırsever aynacıymış takdir edip minnet duyguları besleyerek ayrıldım dükkanından. Kredi kartına 6 taksitle taht almış oldum bu vesileyle. Tabii bu aynaların başka bir özelliği daha var. Sadece sahibine, ulu efendilerine, yüce ve yegane varlıkları olan ben Syrakusa’ya hizmet ediyorlar. Evin diğer halkı çok kıskanıyorlar bu durumu ama yapacak bişey yok. Ve elbetteki evdeki kraliyet yaşantıma çomak sokmak isteyen dahili bedbahtlar türlü entrikalar, bilimum dönme dolaplar çevirerek durumu lehlerine çevirmek istiyorlar ama nafile. Benim de casuslarım var evin içinde. Lağım faresiyle sokak kedisini maaşa bağladım, evin içinde planlanan suikastleri haber alıp bana bildiriyorlar, bende acil müdahale sistemini (su tabancam var) devreye sokarak suikasti önlüyorum.

Hane içindeki bu radikal değişim aynayla sınırlı kalmayacak tabii. 2011 model ev anayasası hazırladım ve imza mukabili ev halkına tebliğ edip tebebellüğ etmelerini sağladım. Dişi kişi imzaladı ama Beter Böcek imza atmayı bilemediği için tebliğ kağıdının imza yerini ısırıp diş izi bırakarak bir nevi soğuk damga ile tasdikledi olayı.

Buna göre ;

Madde 1 : Tv kumandası özgürdür. Eline ilk alan kullanır. Alamayanlar alanın kanalını izlemek, içine sindirmek, kanalda yayınlanan programı ben çişe gittiğimde ezberleyerek sorulduğunda özet çıkarmakla mükelleftir.

Madde 2 : Ev içinde herkesin poposu eşittir. Mevcut kanepelere ilk oturan yayılır kanunu, kanun hükmünde kararname ile değiştirilmiş olup kanepeyi kapamayana git iskemlede otur denemez ve yer açılması için gerekli oturma pozisyonu ayarlanır. Ayarlamayanlar için Syrakusa ceza kanunu’nun bilimum ceza maddeleri uygulanır.

Madde 3 : Ev haklı mide çeperinin çapıyla doğru orantılı miktarda yemeği yiyip kalkacak, ‘’ ay dur şu da bitsin, bu da kalmasın yazık’’ ‘’ yersin yersin sana bişey olmaz’’ ‘’bulaşık makinesini çalıştırıcam ortada pis tencere kalmasın’’ bahaneleriyle evin erkeğine sekiz tabak yemek yedirilip mide fesatı geçirmesi önlenecektir.

Madde 4 : Terlikleri evin çocuğu getirir. Evin babasının terliklerinin içine elma sıkıştırıp buzluğa koyup donacakmı donmayacakmı diye bilimsel deneyler yapmak yasaktır.

Madde 5 : Hürrem’in olduğu saatlerde konser var. Beş dakka Hürrem , beş dakka konser, Beş dakka Hürrem , beş dakka konser, Beş dakka Hürrem , beş dakka konser, Beş dakka Hürrem , beş dakka konser, Beş dakka Hürrem , beş dakka konser....

Madde 6 : Evin babasının at olma saati 19.00 – 19.30’dur. Mesai saatleri dışında at olmasını istemek, midesine yumruk atıp dört ayak üstüne düşmesini sağladıktan sonra koşarak üstüne binmek, mezurayı at kayışı gibi ağzına tıkıp deeehhh demek suçtur. Deeh derken popo yerine atın kafasına vurmak ayrıca tazminatı gerektirir. Mesai saatleri dışında at babanın yemi suyu hakkaniyetle verilecek ve istirahat etmesi sağlanacaktır.

Madde 7 : Yukarıda zuhur eden bilimum maddelere kafama göre yenisi eklenecektir. Uymayanlar hakkında mahallenin aynacısından cadı ve eşek gibi gösteren ayna alınarak gerekli işlem yapılacaktır.

15 Mart 2011 Salı

The Office Bölüm X - Bahara Giriş

Öncelikle şunu söylemeliyim ki blog artık ofiste hayal oldu. Güvenlik duvarımız da yasaklatıcı firma ile aynı mantıkta çalışıyor. Gündüzleri ancak Google Reader’dan okuyabiliyor ama yazamıyorum. Tek yönlü blog sevdası, tek taraflı aşka benziyor. Bu nedenle komşularımın bloglarını ziyaretim gecikiyor. Bu yazıyı da tünel açarak yazdım.

Bloglara erişim sekteye uğramasaydı bile bahar aylarına giriş yapıldığı için çoğu blogcudan bahar çarpması, içim içime sığmıyor yazıları, grip ve nezle haberleri yüzünden, milletin kendini açık havaya vurması, rakıları çekip çekip dolmaları yutarak mideyi bozup çayır çimene kusulması nedeniyle blog sayfaları inzivaya çakilecek yakında. Kimileri hafta sonu neler yaptığını resimleyip yazacak, kimileri yani aldığı yazlık giysilerini giyebilmek için kara kuru suntaları yiyip zayıflamaya çalışacak, kimileri harıl harıl tatil satan sitelerde gezip ultra optimus prime otellerde yer arayacak.

Ofislerde kısa kollu gömlek giyilecek (bizim sektör hariç), kantarın topuzunu kaçıranlar ofise terlikle gelip müdüründen zapartayı kamyon yüküyle yiyip iskemlesine çökecek, hemen herkesin bir gözü ekrana bakarken diğer gözü dışarda olacak, izin çizelgeleri hazırlanırken çakışmalar yüzünden kavgalar çıkacak ve işe yarı çıplak gelenler ile takım elbiselilerin klima kavgaları geleneksel olarak devam edecek.

Yaz ayları ile kış aylarının pek bir farkı yoktur aslında. İşe gidenler gene işe gider. Yılda 15 gün izin alır dinlenmeye çalışır. Çocuklular dinlenemeyeceği için izin almanın da pek bir manası yoktur. Evde olanlar yazlığa gider, kışın yaptıklarının sıcak versiyonunu yazlıkta yapar. Dizi severler hüsrandadır çünkü dizi en heyecanlı yerinde tatil edilmiştir. Üstelik ölmek üzere olan dizi kahramanının yaşayıp yaşamayacağı belli değilken canlandıran oyuncu soluğu çoktan bodrum’da almış sevgilisiyle kazandığı paraları eziyordur. Kısacası kahramanın derdi izleyiciyi gerer, canlandıranın zevki sefası da oyuncuyu..

Yığınla arkadaşım o sefil 15 günlük izinlerinde güneye göç edip çılgın gecelere aktıklarını anlatır.
Yalan!

Çektikleri 1500 resmin 1495 tanesinde görünen manzara hiç çılgınca değil, bildiğin emekli Hüsam Bey modudur. Anne babasının elinde tutan ortadaki çocuk, üçünün de elinde roma dondurması çarşıda tur atarken yeğen, baldız, kardeş tarafından çekilmiş resimlerde her hangi bir çılgınlık sezilmez. Kalan 5 resimde de herif göbeğini içine çekmiş havuz kenarında bira içer, kadın da çocuğa ‘’dondun havuzda yeter çık artık körolmayasıca’’ diyerek gardiyanlık yapar. Ancak tatil dönüşü bunun adı yan komşuya eşe dosta hava atıp caka satmak adına çılgın bir tatildir. Bizim 2-3 çocuklu 40 lı yaşları süren ailelerin yapacağı tek çılgınlık otelin kaydıraklı havuzundan kucağına çocuğunu oturtup kaymak ve tam havuza düşerken resim çektirmekten öte gitmez. ( Bu paragrafa ‘’hiç de değil biz gerçekten akıyoruz gecelere’’ diye başlayan yorumlar gelirse hiç şaşırmam)

Tatil dönüşlerini düşünmeden yapılan hatalar olur her sene.

15 gün 50 derece güneşin altında top sakal bırakan adam döndüğünde o top sakalı kesmek zorundaysa, emin olun tatil dönüşü ilk 1 ay kartivizitinin altında ünvan olarak damgalı eşek yazacak ve 1 ay zaman zarfında ofiste tren soyan Daltonlar gibi ağzını eşarpla kapatarak çalışacaktır. İkinci hata ise o eşarbı annesinden araklamasıdır. Ve annesinin desensiz siyah eşarp kullandığı sanmam.

Psikologlar tatil dönüşünde bilgisayarın şifresini hatırlamayanların gerçekten dinlendiğini söyler. Ve ben her sene ofise döndüğümde şifremi hatırlıyor olurum. Bakalım bu sene de hatırlayabilecekmiyim. Hatırlayamazsam bilgi işlem hatırlatır ama ya bilgi işlemciler de kendi ekranlarının şifrelerini unutursa?

Gitmiyorum ulan bu sene tatile!

11 Mart 2011 Cuma

Teknolojik Şovalye


Eskiden yolda kendi kendine konuşanlara deli derlerdi. Şimdi demiyorlar. Cep telefonu kulaklıkları, bluetooth cihazları icat oldu olalı yolda kendi kendine konuşur görüntüsü vermek normal karşılanıyor. Yani teknoloji öyle bir yerden vurdu ki kim akıllı kim deli belli değil.

Teknolojik kolikler her zaman olduğu gibi Türkleri yakından geriyor. Baş gerilenlerden biri de benim. Öyle ki, doğum günümde cep telefonuma kutlama mesajı gönderen tek bir gerçek kişi yok. Ne kadar teknoloji market, elektronik dükkan, dijital kamyon varsa sırayla doğum günümü kutluyor, ‘’kart limitinizin arttırılması için duacıyız gene bekleriz’’ alt mesajları gönderiyorlar. Tanrım, ne çok sevenim var.

Ben bluetooth’u diş protezi zannediyordum eskiden. Dosya alıp vermeye, barda diskoda adam bulmaya yaradığını öğrendiğimde ise bluetooth altıncı versiyonunu çoktan çıkarmış ve Beter Böcek durumu çoktan kavramıştı.  

Uluslararası teknoloji literatürüne kural olarak geçmiş sonuçlar vardır. Bir icadı amerikalılar bulur, japonlar küçültür, ruslar korsanlaştırır, çinliler taklit eder , almanlar sağlamlaştırır, o icatı ayranı yokken satın alıp en hızlı şekilde türkler borçlanır. 

Teknolojinin alt versiyonları bizim milleti bozar. En üst versiyonu olacak! Don, gömlek, sevgili değiştirir gibi cep telefonu değiştiririz, daha bizim memlekette uygulamaya geçmemiş yığınla uygulamaya hazır ve nazır durmak için üst versiyonu şimdiden alır bir köşeye koyarız. Memlekette dijital yayın frekansı 60 hertz’in üstüne çıkmamışken 200 hertz televiyonun yoksa bitiksin azizim. O uygulama bize geldiğinde elimizdeki cihazın garantisi bitmiş, tuşları dökülmüş, cihazın her bir köşesi keneler tarafından bilfiil işgal edilmiş olabilir. Cihazın sahibi fak-ü zaruret içinde harap ve bitap haldedir ve muhtaç olduğu kudret olan maaşına kredi kartı borcundan dolayı haciz gelmiştir.

Filmlerde bazen dikkatimi çeker, adam/kadın konuşması bittiğinde hoşçakal bile demeden telefonu kapatır, gereksiz konuşmaz, elindeki cihaza tanrı muamelesi yapmaz, üstüne dantel örtmez.. Konuşmak için kullanır, açar ve açtığı hızda kapatır. Telefonu da cebinde taşır. Telefonun kadifeden kesesi yoktur, keseye koyduğu telefonuna savarovski kokoş taşları yapıştırmamıştır ve o telefonu bavul büyüklüğündeki çantasına koyup çalınca onbeş dakika aramaz. Bulana kadar karşısındakinin çaldırmaya devam ediyorsa sabrı  peygamber seviyesindedir. Yok acil yardım çağrısı ise zaten karşısındaki telefonu bulup alo diyene kadar ölmüş ve cenazesi belediye tarafından defnedilmiş kırkı , elliikisi bile yapılmıştır. Üstelik biz melodisini çoktan öğrenmiş ve otobüsten indikten sonra eve yürürken ıslıkla çalabiliyoruzdur. İçecek ayranı olan toplumlar kaç kontörüm kalmış diye günde ikibin sorgulama yapmaz. Çünkü içecek ayranı vardır ve telefon lüks değildir. Bizde öyle mi? Asgari ücret alırken aylık maaşından fazlasını cep telefonuna veren bir toplumun (üst model olacak dedik) küflü kontörleri altın parasına satın aldığı bir ekonomide telefonun modeli ne olursa olsun, kontör gitmesin baabında ince hesaplara garkoluruz.

Ben gençken çay kaşığından jeton yapar sevgilimizle ankesörlü telefondan konuşurduk. Hatta orjinal jetona alıp ip bağlayarak attıktan sonra geri çeken arkadaşlarım vardı. İp koparsa ankesörü yumruklamak, kafa atmak, alttan oksijen kaynağıyla delmek gibi dijital olayan yöntemler başı çekerdi. Şimdiki yöntemler dijital ama mantık aynı. Urartu dilinde mesajlaşmak gibi (nbr ii ben de se sevyom had by) maximum  gereksinimleri minimum seviyede kullanma taktikleri açısından dünyada tekiz.  3G özelliği bize ters , herşeyden önce nerde olduğun deşifre oluyor. ‘’Stadyumdayım hayatım gerginim 3 tane yedik kapat ararım ben’’ cevabı yeterli iken 3G kullansa partide olduğu meydana çıkacak. Çünkü hiçbir stadyumda erkek adam koni şapka takmaz, arkasındaki sarışın boynuna dolanıp arkadan kulak işareti yapmaz.
Bir kere çaldır kapat (geldin mi lan), 2 kere sen çaldır 1 kere ben, anasını sen al kızını da ben (Taksim'de buluşuyoruz), 4 kere çaldır kapatmıyorsam telefonu tuvalete düşürdüm  özelliği olan cep telefonu varken kim ister karşısındakinin suratını görmeyi?


8 Mart 2011 Salı

Blog Gurme İlişkisi


Bloglara giriş, ancak gedik açarak, dinamitleyerek ve kaçak göcek tünel kazarak mümkün. Ama öyle yada böyle bir şekilde bloglar hala varlığını sürdürüyor, bloggerlar yazılarını yayımlıyor. Okuyabilenler okuyor, okuyamayanlar gidip okuyanlara soruyor. Kısacası blog dünyası dizi severlerin ertesi sabah sohbetlerine benzedi.

‘’Syrakusa da gelişme var mı kardiş’’
‘’Yok valla aynı hamam aynı tas. Aslında Syrakusa bir öncekinde hani demişti ya ..... aslında dediği gibi çıkmadı en heyecanlı bölümde bloglar kapandı.Bakalım haftaya ne olacak’’

Birbirini sürekli takip edenler bir anlamda yazarın bir sonraki hamlesini öngörebilir haldeler. Öyle ki sokakta karşılaşsalar birbirlerini koklayarak hangi bloğun sahibi olduğunu söyleyecek kadar duyu organları gelişmiş olanlar var. Beni şimdiye dek 6 kişi tanıdı ama yıllardır yıkanmadığımdan dolayı kokladıktan sonra öldüler.

Victor Hugo’nun romanlarını yere uzanarak yazdığını biliyormusunuz?
Bilmesenizde pek bişey kaybetmiş sayılmazsınız ben de bilmiyordum yeni öğrendim ve bana pek bişey katmadı. Denemeye kalksam Beter Böcek üstümde zıplayacağı için denemeyeceğim.
Blog yazarları nasıl yazıyor peki?
Valla herkesin kendi stili var. Gece yazan, gündüz yazan, amuda kalkarak yazan, köpüklenirken tasarlayıp durulanırken yazan, yerken içerken yazan..... uzar gider.

Ben tuvalette tasarlayıp mutfakta yazarım. Tasarlarken tüm şartlar olgunlaşmış olmalı. Yani üst kattaki tam düşünürken sifonu çekmeyecek, ev halkı kapıyı yumruklayıp ‘’hadiseneeeee’’ diye bağırmayacak, çamaşır makinesi çalışıyor durumda olmayacak. Çalışırken bir sağa bir sola dönen tambur bende hipnoz etkisi yaratıyor klozette uyuyakalıyorum. Klozetten fare çıkıp elinde zincirli yuvarlak saatle karşıma geçip ‘’şimdi sadece benim söylediklerimi yapacaksın! Kalk git dolaptan bana peynir getir, eski kaşar getirirsen kıçını ısırırım’’ dese pantolonu çekmeden mutfağın yolunu tutarım ondan korkuyorum.

Mutfakta yazmak işin zor kısmıdır. Çünkü mutfakta yazarken evdeki dişinin bana görev vermesi kaçınılmazdır. Mutfak sınırları içindeysem sınır dışına çıkana dek mutlaka yakalanırım. Bu yazıyı yazarken de yakalandım. Bulaşık makinesini boşaltıp bir yandan da yazıyorum. Mutfa dolabında düdüklünün yerine laptopu koymamak için sürekli olarak ‘’sağ eldeki laptop sol eldeki düdüklü’’ diye tekrarlıyorum. Şimdiye dek bu yöntem işe yaradı karıştırmadım.

Tuttuğum istatistiklere göre (mutfak duvarına ispirtolu kalemle istatistik yazıp evdeki dişi çemkirince Beter Böcek resim yapmış, bak bu incecik zarif çizgi sensin diyorum ses etmiyor) en verimli yazıları et yemeği pişerken yazmışım. Yanında kola varsa okunma oranı tavan yapmış. Çorbalı menü yazıları ikinci, sebzeliler üçüncü sırada. Sıfır çeken yazımda karnıbahar pişiyormuş, pilavın da dibi tutmuş. Balık yedikten sonra da hiç yazmadığımı farkettim. Bir de balık zihin açar derler.

Yanlız burada ciddi bir sıkıntı var. Cimrilik edip tek duvar kullanmayı bıraksam iyi olacak. Zira istatistik duvarına borsa eğrilerimi de çizince karmaşa oluyor. Elliot eğrilerini blog istatistikleri ile karıştırınca borsada ne kadar hissem varsa kamikaze gibi dibe vurdu. Bu anlamda dünyanın beleş olarak kullandığı blogları ben ücretli olarak kullanmış oluyorum. Kesin karıştırdığım sırada musakka pişiyordu.. hay aksi!

3 Mart 2011 Perşembe

Pisliğim ama zeka bende!!

Ayranımız yokken içmeye, sıçmaya bile cep telefonuyla gittiğimiz, iphone 4’ten aşağısını bizi kesmediği, msn yoksa hayat yalan, amanın tanrım laptopsuz ne yapıyormuşum ben daha önce mantığında yaşarken, son versiyon dijital yaşamımızın modası ‘’görüşmeleriniz hizmet kalitesinin arttırılması amacıyla kaydedilecektir’’ teranesidir konumuz.

O kaydedilen görüşmeleri kimsenin dinlediği yok biliyormusunuz? O görüşmeler sadece hukuki itilaf halinde delil amacıyla kullanılıyor. Şimdilerde de artan rekabet yüzünden her sektörde reklamasyon ve müşteri denen yolunacak kazları kendilerine çekmek için kullanıyorlar.

Her şirketin web sayfasında iletişim linkine koydukları resimlere bayılırım. Kulağına mikrofon takılı sarı saçları fönlenmiş, süreki ‘’size hizmet için varım bedenime sahip olamazsın telefonla zor olur ama sesim senin’’ diye gülümseyen , insanın gözünü kamaştıran beyazlıkta inci gibi dişleri olan (benim yok ya kıskanıyorum) gülümseyen bir süper model resmi koyarlar ki, müşteri hizmetlerine eleman alırken Miss Globe kainat ve gezegenler arası güzellik yarışmasına katılmış olmak şart zannedersin! O surat ve fiziğe sahip olacak hatun zaten müşteri temsilcisi olmaz film yıldızı olur. Neden benim ahize üzerinde ulaşan ağız kokumu çeksin ki! Zaten bir seferinde müşteri hizmetleri birimi görmüştüm. Tipler hiç öyle web sayfasındaki gibi değil. Hatta birinin ağzında kürdan vardı. Lahmacunun soğanı dişine girmiş olmalı.
İletişim hizmeti veren bir şirketin web sayfalarında iletişim linklerinin çalışmadığını, uyarmama rağmen düzeltmediklerini, o kaydedilen görüşmeleri yapacağım telefonlara çıkmadıklarını biliyormusunuz?

Reklamlarda mangalda kül bırakmayan başka bir iletişim şirketinin daha ilk faturada kıçıma kazık sokmaya çalıştığı için aboneliğimi jet hızıyla iptal ettirince yetkilinin o kaydı dinlediğini biliyormusunuz?

Bunları biliyormusunuz başlıklı bir yazıya benzedi bu yazı. Uzattıkça uzatabilirim ama telefonu suratıma kapatan müşteri temsilcisi denen kılkuyruk gibi siz de bunalıp bloğu kapatırsınız.

Çok pislik müşteriyimdir ben. Hizmet aldığım her ne olursa olsun, müşteri hizmetleri denen o saçma yere ulaşabildiğimde (ulaştığımda demiyorum çünkü ulaşılmıyor o yerler) anlattığım şeyi anlayıp çözüme ulaştıracak zekaya sahip hiç kimse yok. Nadiren büyük burunluluk ve küstahlık yaparım işte şimdi yapıyorum ; ben o salaklardan daha zekiyim! Çünkü onlardan daha çok biliyorum. Çünkü onlar yanlış biliyor kimsenin suçu değil bu, bu firmanın suçu!

Analitik düşünmek, çok yönlü çözüm ve anladığını hayata geçirme zekanın tanımıdır. İşte bu üç kriter kaydedilen o görüşmeleri yaptığım hıyarlarda olmadığı için telefonu genellikle suratıma kapatırlar. Zekasıyla halledemediği sorun için başka kaçış yolu yoktur o tek hücreli temsilcinin. Kısacası fönlü saç ve inci diş pek işe yaramıyor.

Hiçbir yetkilinin de analitik düşünüp bu gerzeklere eğitim verdiğini sanmam. Çünkü üç otuz paraya part time çalıştırdığı zibidiyi eğitse de herif üç gün sonra basıp gideceği için eğitmeye gerek duymaz.

Pisliğim ama zeka bende!!
Fazladan beş kuruş alamazsınız benden. Ödemem, yakarım o parayı size vermem vermedim de..
Neden biliyormusunuz?
Pisliğim ama zeka bende!!

Evdeki bütün eşyalarımın arkasına bu yazıyı yapıştırıcam. Arabama da yapıştırıcam. Arabasının kıçına ‘’hatalıysam idare et’’ yazan trafikte gezebiliyorsa bu yazıyla da gezilir.

Bak bu yazıyı küfür kalitemi arttırmak amacıyla kaydediyorum. Bir daha da dönüp okumayacağım.

2 Mart 2011 Çarşamba

Blogspot'a Erişememek (acaba?)

Blogspot'u yasakladınız da, milletin evindeki her bilgisayarın DNS ayarlarının değiştirebileceğini nasıl yasaklayacaksınız? 24 saat sonra google da blogspot ve dns diye arama yapanların blogspot'a yüzlerce giriş yolu bulacaklarını bilmiyormusunuz? YouTube bile yasaklandı da yasaklayanlar bile illegal yollardan girmedi mi?
İnternet'e kaşeli mühürlü damgalı yasak koymak?
Adaletin mantığı bazen çok saçma olabiliyor.