Pages

28 Nisan 2011 Perşembe

Toplum Düşmanıyım Kodum Bozuk


İki yazıdan sonra müzik falan koyuyorum ya araya, beni TRT den emekli yayın müdürü zanneden var. Necefli maşrapa mantığından kurtulamamış,her sabah traş olup eline gazetesini çayını alıp takım elbisesiyle koltuğunda akşamı eden ihtiyar sanıyorlar. Bir gün yaşarsam öyle olmayı da hayal etmiyorum değil ama. Çnkü böyle bir dedeyle büyüdüm. Bir zamanlar herşeyin kısıtlı ama daha sıcak ve doğal olduğu, daha fazla özgürlük, daha fazla ..herşeyden daha daha dahaaaa fazla diye bir şarkı tutturup osuruktan ülkenin ağzı açlık kokan cep telefonlu ipad’li çanağı kırık özgür insan tiplerinin olmadığı zamanlardan kalma bir adamdı, istediği gibi yaşadı istemediği gibi öldü. Ben de öyle ölmek istiyorum.

Seksenlerde ergen ve genç olanlar sürekli eleştirilir, avrupa ve abd hayranı olmakla suçlanırdı. Suçumuz büyük azizim beklentilerimiz vardı. özeniyorduk. Kıçımızdaki kot taşlı, saçımız traşlı, yürüyüşümüz afilli olacaktı. Corc'dan borç isteyen Maykıldık ve ödemediğimiz borç bedel kalmadı bugüne kadar. Başka derdimiz yoktu. Kimsenin özentisi dağa çıkıp toprak kapmak, büyük kentte anadoluyu yaşamaya çalışıp başaramayınca telef olup gitmek ya da cüzdanından büyük özgürlük ve herşeye sahip olmak, üstelik sahip olduklarını içine sindirememek arzusu değildi. Dediğim gibi ozamanlar herşey kısıtlıydı. Hayallerimiz ve özentilerimizde.

Sonra büyüdük.
İyi bok yedik.
Birinin dediği gibi ‘’kıçınızdaki kotun markasına özenirsiniz ama o özendiğiniz veletlerin gece kalkıp süt içmesine özenmezsiniz’’ cümlesini hayatımıza geçiremedik. Sütsüz büyüdük ama sütü bozuk demedi bize kimse. Değildik.

Her ölümlünün hayatı boyunca yaptığı birşeydir büyümek. Büyüyünce özgür kalacaktık. Ana baba kravatlı dede olmayacaktı. Bilgisayarımız ve sevişebileceğimiz sevgilimiz paramız da olacaktı. Murat124 otomobilimizle üniversiteye gidip birine aşık olabilecek sonra da kıçımızın kıllarının pişmaniyeye dönmesini gün batımına baka baka izleyebilecektik.

Olmadı azizim. Kıllar pişmaniyeye döndü ama gün batımını kaçırdık.
Şimdilerde bu ülkede gün doğudan batıyor. Doğu herzaman güneşi yükseltir derler ama ben doğuda ışık falan görmüyorum. Tek gördüğüm yoz bir yumurta sarısı.
Acaba şimdiki özgür insanların gittimi çükünün yarısı?

27 Nisan 2011 Çarşamba

Beethoven Sonata Op 57 "Appassionata"

25 Nisan 2011 Pazartesi

BB... Brigitte Bardot'tan Bahseden Kim?


Tarih 2008 sanırım.
Parkta oyun oynayıp tepinen Beter Böcek, böcekliğin verdiği tüm fiziki olanakları sonuna kadar kullanırken bir zemheri zürafası olan babasının dili dışarı çıkmış buldog köpeği haline aldırmamakta ve dünyayı tersten görmesine sebeptir. Park bankında oturmuş sessizce tostunu yiyen yaşlı adamın yanına koşar ve elindeki tostu tuttuğu gibi ısırır ve ‘’çok lezzetliymiş’’ deyip kaçar. Babaya düşen, ne olduğunu anlamadan tostun yarısını kaptıran yaşlı adamdan özür dileyip tostu tazmin etmektir.

Mekan cevahir..
Beter Böceğin uzay gemisi dediği 4D simülatöründen sağ salim çıkmayı başarmış ama kendini Mars’ta zanneden baba bir anda çevresinde beter Böceği göremez. Dört bir yana jet hızıyla dönüp paniklemişken çantasının da olmadığını farkeder. Yemişim çantayı deyip arı sürüsünün saldırısına uğramış danalar gibi ortada dört dönmeye başlar. Son gördüğü sahne ise bardakta satılan mısırdan sipariş veren beter Böcek olur. Hayal meyal duyduğu ise ‘’babamın parası var o verir abla’’ dır. Abla mısır vermiş sırıtık vaziyette babaya bakmakta, baba ise çantası olmadan cebince ne kadra bozuk varsa ablanın önüne döküp Beter Böceği kalayladıktan sonra çantayı aramaya başlar. Çanta güvenlikte bulunur ama baba üstüste gelen 2 stres yüzünden şaftı kaymış durumda kendini gülhane parkında ceviz ağacı sanmaktadır.

2010 kadıköy vapuru..
Mevsim yaz.. Kadıköy’e yapılacak çıkarmanın tüm ayrıntıları cepte. Binilen vapurun sağlalığı mühendislere kontrol ettirildi. Beter Böceğe dayanıklı olduğu test edildi onaylandı.
Bu kez herşeye hazırlıklıyım.
İşte bu söz babanın söylediği son büyük söz olur zannımca hasbel kader.
Martıya simit atmak için büfeye 10 adım atıp simidi jet hızıyla alıcam ve 10 adım geri yürüyüp Beter Böceğin yanına gelicem. Martıya simit atmayı öğrensin bugün varım yarın yokum mahrum kalmasın diyorum kendi kendime kiiiii.... Böcek elinde cep telefonuyla tanımadığım ve tanımak istemediğim bir adamın yanında oturmuş telefon hakkında sorular soruyor adam da anlatıyor. Böceği adamdan ayırmak için harcadığım zamanda biraz daha zorlasa adam telefonu Böceğe verecek nerdeyse.. takas malzemesi ise simit. Martıya da telefonu atarız artık derken kadıköy’e geliyoruz.

2011 den bir gün..
Bahçelievlerdeki kırmızı ışıkta takıldık. Karşı şeritte kırmızıda duran aracın şöförü elini pencereden çıkarmış. Böcek alarmda.. ‘’ELİNİ İÇERİ SOOOKK ÇOK TEHLİKELİİİİİ... BABAAAAA AMCA ELİNİ İÇERİ SOKSUNNNNN!!!’’ adam sokmakla kalmayıp camı da kapatıyor ve kırımızıda geçiyor. Cezaya razı...

Beter Böceği bir gün canlı görürseniz yanındaki ben değilim tanımıyorum..... valla..

21 Nisan 2011 Perşembe

The Office Bölüm-XII / Servise Yetişmek

İşe servisle giden güruhun servisi kaçırması diye bir olay vardır.
Her ölümlü servis bağımlısı bunu yılda birkaç kez yaşar.
Doğal bir olaydır, üzerinde bilimsel görüş belirtmeye ya da analiz yapmaya gerek yoktur. Yan etkileri bir sonraki gün servise yetiştiğinizde kendiliğinden kaybolur.

Bugün servisi kaçırma günümdü. Ama kaçırmadım. Lakin yetişmeye çalışmak, işe yürüyerek gitmekten daha yorucu bir olaydır. Servise kapağı attığınızdaki görüntünüzün fotoğrafı çekilip size gösterilse bana hak verirsiniz.

Cep telefonumun alarmı gereği sabah saat 7’de uyanır, üstüne yatmaktan kansız kalıp felç olmuş sol kolumun nerde olduğunu arar, bulunca diğer elimle havaya kaldırıp lık lık tıp tıp kan seslerini dinleyip kolu hisseder ve sekiz şeklinde deli yatmaktan dolayı birbirinden ayrılmış eklem yerlerimi yerine oturtur kalkarım. Bu sabahta bunların hepsini yaptım.

Aslında yaptığımı sanıyormuşum çünkü yaptım dedğim şeylerin hepsini rüyamda yapmışım.
Alarm ikinci kez çaldığında felçli kolu, ayrık eklemleri falan boşverip ‘’nnahiiieeaaa!!!©’’ (Syrakusa’nın resmi çığlığıdır izinsiz bağrılamaz) çığlığı ile yataktan fırladım ve tuvalete koştum. Koşarken virajı alamadığım için soldan hafifçe kaportamı çarptım ama neyseki sigortalıydı. Tutanak tutma işini akşama bırakıp yüzümü yıkar gibi yaptım. Yıkayıp kurulamakla vakit kaybedemezdim. Bir yandan çizgili pijamalarımı çıkarmaya çalışıyor, bir yandan da ev halkını alarm vererek uyandırmaya çalışıyordum. Derhal giyinmeli ve ultra bacak kaslarımla servise yetişmeliydim. Pantolonu giyerken düştüm ama konsantrasyonumu bozmadan düştüğüm yerde giymeye devam ettim. Gömleği iliklemesem de olurdu. Kravatı dişlerimin arasına alıp ceketi giydim ve mutfaktaki ışınlanma kabinine koştum ama dişi kişinin ‘’çıksana buzdolabından körolmayasıca’’ ricasıyla ölümlüler gibi servise yetişmeye karar verdim. Ama ayakkabılarıma söz geçiremiyordum. Vakit dardı ve ayakkabıları seneye de giyerim diye 3 numara büyük almıştım. Giydim ve bağlarını bağlamadan fırladım.

Sokak insan kaynıyordu ve hiçbirinin acelesi yoktu çünkü onlar geç kalmamıştı ya da servisleri yoktu. Acıdım onlara bir servisleri bile yok diye sırıttım. Ultra hızlı bacaklarımla koşmaya başladım ama yanlarından geçtiğim insanlar rüzgarımın sertliğinden anında üşütüp hasta oluyorlardı. Biraz yavaşladım. Koşmaya devam ediyordum ama dişlerimin arasındaki kravat zırt pırt gözümü kapatıyor hızımı düşürüyordu. Koşarken bişeyi düzeltmeye çalışan insanın dengede durması nerdeyse imkansızdır. Bende dengemi sağlamak için Beter Böceğin bisikletinin yardımcı tekerlerini ayak bileklerime takmıştım. Ama nafile yeri öptüm. Kalkıp koşmaya devam ettim, iliksiz gömleğim rüzgarda savrulurken çantamda bacaklarıma vurup durmadan havalanıyor kafama iniyordu. Azimliydim yetişecektim ama.
Telefonum çalıyordu, zar zor telefonun ekranından servisçinin adını gördüm açtım. Servisçi ‘’günaadın sirikuzu bey gelyon mu servise’’  sorusunun cevabını höynkkleme nidaları arasında aldı: ‘’ geliyorum bekle sakın gitme, servisin yarım mil doğusundan yaklaşıyorum destek iste ve ben gelmeden kimse ateş etmesin’’
Servisçi duymadığımı sandı ama kapatırken manyak dediğini duydum sorucam hesabını. Ufukta servis görünmüştü depar atıp ses hızına ulaşmama ramak kalmıştı ki sigara isteyen biri önüme pat diye çıkınca kafadan birbirimize girdik. Nabzını kontrol ettim yaşıyordu. Hasarı için ağzının içine kartvizitimi sıkıştırıp devam ettim.
Nihayet servise yetişmiştim. Ceple servisçiyi arayıp ‘’kapıyı aç acele et be adam ayağın gazda olsun’’ diye bağırıp kapıya doğru uçtum. Kapı açılmaya başlamış ben de havada süzülüyordum. Gözlerimi kısıp ön koltuğu hedeflemiştimki bir anda servis hareket etti ve olanca hızımla denizde kayan yassı taş gibi caddede sekip kaldırıma vurunca durabildim.
Servisçi olacak hain herif pencereden kafayı çıkarıp ikisi çürük dişleriyle sırıtıp ‘’oleeeee’’ nidalarıyla basıp gitti.
Yerden kalkmadan doğrulup ağzımda kravatım elimi kaldırıp ‘’gii..giiittt..gittmeeeee’’ diye haykırdım ama nafileydi. Doğruldum ve son soruda tüm parayı yanlış cevaba koymuş yarışmacının kaybettiği an gibi ufukta uzaklaşan servise baktım. Yoldan geçenler omuzuma vuruyor, yaşlı teyzeler selpak uzatıyor, öğrenciler 15 yıl sonra düşecekleri durumu görüp okulu asmaya gidiyorlardı. Çaresizce kaldırıma oturup yerdeki karıncayı izlemeye başladım. Dakikalarca karıncayı izleyip anatomisini çözdükten sonra metrobüse yollanmak üzere doğruldum ki bir anda önümde servis durdu. Kapıyı açıp beni içeri aldılar. Servisçiyle gözgöze geldim. Servisçi mağrur gözlerle kendisine bakıp ‘’önemi yok dostum ne de olsa iyi bir adamsın sen’’ bakışımı görüp ‘’kahramanca savaştın sirikuzu bey bu geri dönüşü hakettin’’ bakışıyla karşılık verdi ve işe gitmek üzere sahanda dağılmadan kalmış turuncu renkli yumurta sarısı kıvamındaki güneşe karşı yola çıktık...

19 Nisan 2011 Salı

Aşk Acısına Benzer Ağrının Muadili


İyi demlenmiş parlak renkli çayı, porselen bir fincana koyup, içine şeker koymadan tabağıyla birlikte tutup pencerenin önüne dikildim. Dışarda yağan yağmurun cama vuruşunu gözlerimi şaşı yaparak izliyor bazen de uzaklara bakıyorum. Fincanı burnuma yakın tutuyorum. Çayın buğusu burnuma kaçıyor.

Artık bozulmaya yüz tutmuş kasetçalarımda 24 yıllık bir kaset dönüyor. Bozulacak ve kasedin bandını saracak diye ödüm koparak dinliyorum. Ses mono, devir sayısı düşük ve tozlu. Tıpkı hayal meyal hatırladığım anı demeti gibi.

Sahibinin sesi plaklarımı silmedim bu hafta. Gramofona bakan köpek kimbilir kaç yaşındadır bugün.. 45 lik single plaklardan tut da, 33 lik long play albümler, 78 devirlik klasikler... ne arasan var. 78 likler beni aşıyor. Ben 45 lik ve 33 lüklerin son nefeslerine yetişmiş bir kuşağım. Ayten Alpman, Los Machicambos, Fausto Papetti, Gökben,Aydın Tansel ve Bee Gees..

Çaydan bir fırt daha çekiyorum..

Aşk acısı çekenlerin midelerinin üst kısmında duydukları ağrıya benzer bir ağrı saplanıyor orama burama. Geçmişin ara sıra burnuma kaçırdıkları, çayın buğusundan daha fazla hissettiriyor kendini burnumun direğinde. Gidenler, dönenler, dönemeyenler, düşenler, kalkanlar, terkedenler, terkedilenler, yitip bitenler, yitirenler, acımasızlar, zavallılar, küçükken bugün büyümüş ve anı yaralarını ustura izi gibi yüzlerinde taşıyanlar. Satılan evler, terkedilen oyun alanları, salıncaklarda kalan tozlu terlikler ve nice yıllar bir daha görülemeyecek olanlar.

Çay soğumuş ama fincanı hala tutuyorum..

Ölen dayımı taklit ediyorum aslında. Tek farkım ondan daha boktan bir gezegende yaşıyor olmam. Bir dönemin tüm olumsuzluklarına rağmen insanın doğal ve kaliteli yaşadığı yılları tüketip bir nefeste giden bir adamı hala özler gibiyim. Sonunda aşk acısı çekenlerin midesinin üst kısmında hissettikleri ağrının bendeki kaynağını anlamış oluyorum ve son yudumu çekiyorum fincandan. Meğer anı destekli bir adamı özlemekmiş benim ağrının adı.

Çay güzel olmuş. Bir fincan daha alıp dikileyim pencerenin önüne. Uzayan sakallarımı sıvazlayarak biraz daha çekmem lazım buğuyu ve midemin üst kısmında hissettiğim aşk acısına benzer ağrının muadilini..

Haendel/Sarabande

14 Nisan 2011 Perşembe

Reklam Yapmadan Reklamlar

Reklamcılık zor zanaat. Ben reklamcı değilim ama reklam izleyicisiyim.

Sadece zeki ve yaratıcı insanların yapması gereken bir meslek. İşin püf noktası falan yok, sadece bakış açısı var. Reklamını yapacağın ürünün ya da hizmetin çarpıcılığını arttıracak görselliği, sloganı ya da şirketin ana konseptini anlayıp analiz edebilen reklamcılar gerçekten keyifle izlenen işler çıkartıyorlar. Gerçekten zor bir iş.
Ama keyifli de.

Reklam izlemekle film izlemek arasındaki tek fark iki görselin süresi. Biri hikayeyi, diğeri ise ürünü/hizmeti anlatır. Reklamcının işi daha zor çünkü zaman kısıtlı. Mesajı verip tüketiciyi ya da moda deyimle hedef kitleyi yakalamak, kolundan tutup kendine çevirmek ve mesajı izleyicinin gözüne sokmak için maksimum 2 dakikası var. Diğer zor yanı ise dar zamanda bütün mesajı verebilmek. Firmanın duruşundan ürünün ne olduğuna, ürünün kalitesinden rakiplerine kadar yığınla olguyu seri halde ama bütünü bozmadan vermek zorunda olması. Avantajlı yanı ise reklamın tekrarlanabiliyor ve defalarca izleyicinin gözü önüne getirilebiliyor olması. Tabii şirketin parası varsa.

Müthiş ve deli işi reklamlarda var, piyasa işi, tüccar mantığıyla yapılan klişe reklamlarda. Firmanın adını dahi seçerken reklamcının zeki ,çevik ve akıllı olanına danışacaksın.

''Tahtalıköy Turizm.. Sürat..Konfor..Emniyet..''
Cenaze levazıtmaçısı isen zengin oldun demektir. Ama bu isim ve sloganı otobüs şirketine koyarsan şimdiden ticaret odasına iflas kaydını versen iyi olur.

Bu sıralar reklamların büyük çoğunluğu klişe. Benim aklımda kalan 3 süper reklam var. Biri kot pantolon reklamı, diğer ikisi ise lüks otomobil reklamı.

Kot pantolon reklamında biri kız biri erkek iki gencin duvarları delerek sonsuzluğa zıpladıkları ve Haendel’in Sarabande’ı ile desteklenen kısa film tadındaki bu reklam yüzünden firma batmaktan kurtuldu desem yeridir.

Sürat ve aerodinamik üzerine mesaj vermek isteyen otomobil reklamında ise, ancak paraşüt yardımıyla durabilecek kadar hızlı giden bir süpersonik aracı izlerken insanın aklına tek bişey geliyor. Araç kamerayla önden çekiliyorsa bu araçtan daha hızlı giden şey ne? Araç durduğunda kameranın bağlı olduğu reklamı yapılan otomobili görürsünüz.

Diğer otomobil reklamı ise tasarımı itibariyle tv ya da sinemalarda yayınlanamaz çünkü rakip marka logoları kullanılıyor ama internette müthüş bir izlenme ve sosyal paylaşım sitelerinde beğenilme oranına sahip. 4 adet rakip otomobil anahtarlıkları yanyana dizip (herbirinin üstün özellikleri anlatılıyor) sonunda bilgisayarla anahtarlıklar yokedilip sadece yuvarlak halkaları kalıyor. İşte zeka ve yaratıcılık budur dedirtiyor.

Bu sıralar sinema formatında beş dakikalık uzun reklamlar ve seri haline getirilmiş dizi modunda reklamlar da moda. Ama bazıları tüm iyi niyet ve maliyetine rağmen beklenen etkiyi veremiyor.

Son olarak bir kitapçı/filmcide gördüğüm ve bayıldığım bir pano reklamından bahsedeceğim. Rafların arasında gezerken indirimli film dvdlerinin olduğu reyonda A4 kağıdına yazılıp yapıştırılmış bir slogan gördüm ki milyarlık reklamlara beş çeker : ‘’Böyle indirim ancak filmlerde olur’’

Reklamcı zeki olacak dedik. Neden dedik?




11 Nisan 2011 Pazartesi

Pazartesi Macerası

Bugün Pazartesi. İşler kesat. Yağmurlu havada insanın Bankacılık yapası gelmiyor. Birkaç dünyayı kurtarma işi olsa da hemencecik halledip sıcak çikolatamın başına dönsem diye söyleniyorum. Şıppadanak kötü adamları altedip, bir kaç köprüyü yıkılmaktan kurtarıp, baş kötü adam tarafından esir alınmış kızı da kurtarıp kendime aşık ettimmiydi, çikolatam soğumadan masamın başına dönerdim.

Şimdi de sıcak çukulatamın başındayım ama heyecan olmadan tadı çıkmıyorki? Her an kulağım kirişte, ultra miyop gözlerim ise keskin keskin ufku keserek dünyaya saldıran uzaylı falan var mı diye izliyorum. Biraz kilo almışım galiba, üstelik kafam da genişlemiş fötr şapkam kafama küçük gelmeye başladı ya da 70 derecede yıkandığı için çekti. Kırk kere söyledim dişi kişiye ön yıkamasız yıka şunu diye. Dinleyen kim?

Masamdan kalkıp şöyle bir gerindim ve pantolonumun kopan düğmesinin ok gibi karşıya fırlamasını izledim. Islak köpekler gibi silkelenip yanımdakine pirelerimle kenelerimi sıçrattıktan sonra da ofiste turlamaya başladım. Milletin masasını kontrol ediyor, tuhaf davranışlar sergileyen biri var mı? İçine uzaylı girip ırkımızı tehdit eden bir virüs vücut bulmuşmu diye testler yapıyorum.

Yok arkadaş yokk!

Yapacak fazla bişey yoktu. Kahramanlık yapıcam var mı isteği olan diye bağıramazdım çünkü bunu son yaptığımda ikibin sayfa fotokopi çektirtmişlerdi. Akşama kadar makinenin başında belim koparsa uzaylılarla nasıl savaşabilirdim ki? Koridordan diğer ofise geçtim. O anda gözüme takılan şeyi doğru mu görüyordum? İşte o beklediğim an gelmişti! Büyük boy fotokopi cihazı hareket ediyordu.. Meğer uzaylılar insan vücudunu değil mekanik cihazları tercih etmişti!! Derhal duruma müdahale etmem gerekiyordu. Hemen tuvalete koştum, kahraman kıyafetlerimi giymem gerekiyordu. Telefon kulübesi olmadığı için tuvalete girmem şarttı. Ama erkekler tuvaleti doluydu, vaktim de daralıyordu. Kadınlar tuvaletine daldım ama topuklu ayakkabı, çanta ve ‘’sapıkkkk’’ çığlıkları arasında kendimi dışarı zor attım. İnsana rahat bir kahramanlık yaptırmıyorlar azizim.
Tekrar erkekler tuvaletine koştum ve kabine daldım ama benden önce giren yüzünden kokudan bayılmışım. Kendime geldiğimde tuvaletin kapısının önünde ayaklarımı uzatmış oturur vaziyette buldum kendimi. Üstelik biri kafama meksika şapkası takmış, elime de bakırdan bir kupa tututşturmuştu. Baktım içi de boş, söylendim. İnsan bari üç beş kuruş atar cimri herifler.

Ayağa fırladım ve kıyafetimi değiştirmeye başladım ama fermuar takıldı. Üstelik pelerin de ütüsüzdü, rezil olacaktım cümle dünyaya. Bir sefere mahsus kusuruma bakmasınlar artık diyerek fermuarı kapatmaya çalışırken fermuarın çekme teli elimde kaldı. Elimle kapatmaya çalışırken de parmağım fermuara sıkıştı. Acıyla ciyakladım ve fermuarsız fermuarsız hemen giriş kata inip doktordan sigara içilmemiş çok temiz...... şeyy pardon steril yara bandı alıp yukarı çıktım. Güvenlik de bön bön suratıma bakıp ‘’ bu ne hal lan Syrakusa manyakmısın’’ diye çemkirdi ama şimdi onunla uğraşacak zamanım yoktu. Maskeli baloya gideceğimi söyleyip başımdan savdım. Hem benim yerime fotokopi makinasının içindeki uzaylıyı alt ederse kahrımdan ölürdüm. Benimle gelmesine izin vermediğim iyi oldu.

Tuvalete geri döndüğümde kabin doluydu ve kahraman kostümümün altı içeride kalmıştı. Bir iki kez tık tık yapsam da içerdeki ‘’patlama layn’’ diyerek beklememi rica etti. Ben de beklerken küçüğümü yapıp vakitten kazandım. Nihayet çıktı içerden , ok gibi içeri dalıp kıyafeti tamamladım. Şimşek gibi koşarak fotokopi makinasının yanına geldim diyeceğim ama gelemedim çünkü cam kapı açılmıyordu. Uzaylının işi olmalıydı. Kapıyı açmamı ultra kilit ışınlarıyla engelliyordu. Geri çekilip olanca gücümle kapıya omuz attım ama duvara çarpan pin pon topu etkisi yaptı. Sabah kahvaltımı iyi etmemiştim sanırım ondan açamadım kapıyı. Yoksa çeliği bir deler geçerim cam kapı da neymiş peh! Kapıyı çekerek açmaya çalışırken camın önündeki yazı gözüme takıldı: İtiniz!

İçeri girdim ve olanca gücümle hareket eden fotokopi cihazını sırtlamaya çalıştım. Kaldırmaya çalışıyordum ama içindeki uzaylı obezdi besbelli. ‘’ Bi el atın abiler insaniyet namına’’ diye viyakladım ama gelip geçen oralı bile olmadı. Pisler’ Uğraş didin insanlığı kurtar, nankörler parmağını oynatmasın.. Makineyi asansör boşluğundaki ekliptik düzene bağlı kavramsal zaman karmaşasının içine atabilirsem uzaylıyı evrene geri gönderecek sonra da ‘’git ona git benden selam söyle ‘’ şarkısını söyleyebilecektim. Cihazı kaldırır kaldırmaz arkasındaki uzaylıyı gördüm ve bir tekme atarak cihazla koşmaya çalışırken önümü güvenlik kesti. ‘’Nnaapıyon layn sen maynakkk’’ sesiyle kendime geldiğimde yerde yatan uzaylıyı gösterip durumu anlatmaya çalışırken uzaylı ayağa kalkıp yanıma geldi ve ‘’kardeşim manyakmısın bırak da tamir edelim cihazı ne götürüyon alla allaaaa’’ deyince asayiş berkemal deyip bıraktım tabii cihazı.

2 hafta ücretsiz izin, 4 kutu deli hapı ve Bankaya çantayla girmeme yasağı verdiler. Kafedeyim şimdi. Ortalığı kesip içine uzaylı kaçmış espresso makinesi var mı kontrol ve tetikte bekliyorum.

8 Nisan 2011 Cuma

Guher&Suher Pekinel / Jacques Loussier (From Take Bach)

5 Nisan 2011 Salı

Kıyamet Yok İnsan Var

Metanetli olun dünyanın batmasına daha var.
Endişelenmeniz gereken konu, aryaların artık kötü söyleniyor olmaları değil, dünya batana kadar her gün başka bir belanın musallat olup öldürmeyip süründürmesi.
Hiç çocuklarınıza acıdığınız ve kendinizi suçladığınız oldu mu?

İki beton arasından doğrulmaya çalışan bir gelincik çiçeği, ölmeden önce adını aynı adı taşıyan hayvana verdi. Onun da yuvasını bozunca ona kinci dediniz. Halbu ki o sizin yatağınızın üstüne sessizce çıkıp boğazınıza çöreklenirken sizinle kişisel bir meselesi yoktu. Mesele sadece kendi intikamı da değildi. Mesele, bitki y a da hayvan olamayan insanoğlunda.
Vicdan kusursuz bir işkence aletidir.
Onu nasıl kullanacağınızı öğrenin!

Herşeyi siyah beyaz olarak görseydiniz köpeklerin yerinde olmak istermiydiniz? Evet ise 2 adet köpek dişi ücretsiz!

Değişen fazla bişey yok, insanoğlu önce taşa taptı, şimdi ise özel basımlı filigranlı kağıtlara tapıyor.

Birler ve sıfırlarla yönetilen beton bir dünyada kafasına çivili sopayla vurularak beyni parçalanan bir fok balığının gözlerine kendi gözlerinizle değil, dijital kıyametten kopup gelmiş elektronik bir mercekle bakabilirsiniz.

Birgün oğlumla, hiçkimsenin olmadığı ucu bucağı olmayan yemyeşil bir çayırda koşup yuvarlandığımda bu dünyadaki amacımı artık telafuz edebilmiş olacağım.

Uçurtmayı uçuran rüzgar değil, uçurtmanın rüzgara direnme kuvvetidir. Taşı delen şeyin suyun gücü olmadığı, damlaların sürekliliği olduğu gerçeği gibi. Peki sizin varoluşunuzu delen şey ne?

Syrakusa kilitli. Bir gün yaratıcısına başkaldıracak. Onu öldürmek istiyor.
Syrakusa'ya söyleyin bir numara alıp sıraya girsin!

1 Nisan 2011 Cuma

The Mantı

Dişi kişinin takipte olduğu modern yeşilçam melodramı zengin çocuk fakir kız dizisi varmış. Bunlar kavuşuncaya kadar kadınlar ağlayıp zırlamaya bayılıyor. Bölüm başına 3 dakika ağlasa, 450 çarpı 3 desek bizim evi su basacak demektir.

Kumandayı gene alamam. Zaten dün akşam film izlememe izin verdi bu akşam hayatta vermez. Kumandayı arkama saklayıp ‘’hangi elimde olduğunu bilirsen’’ ayakları da işe yaramaz çünkü dün gece kazandı hile yapıp mızıkçılığa yatarak ancak kaptım aleti. Bu gece kumandayı saklayıp sorma sırası onda ama bilsem de vermeyecek nasılsa. Zorla almaya kalkınca da hep kafamın üst ksmında tok bir sesten sonra ağrı hissediyorum. Bu akşam kumanda senin derse bilin ki 1 Nisan şakası yaptı bana.

Beter Böcek uyuyup el ayak çekilince dolunay çıkar çıkmaz gözlüklü kurt adama dönüşüp kanlı gözlerle film indiriyorum. İşaret parmağımın tırnağı biraz fazla uzuyor, enter tuşuna basmakta zorlanıyorum ama olsun. Doktora gidip baktırıcam lakin doktor gömlek giydirir ellerimi arkadan bağlatır diye korkuyorum. neyse.. Bu gece Soderbergh’in Kafka’sını bulup indiricem. Canım iyi film çekti. Ah bir de John Landis’in Kurt adam Londra’dasını bulsam da indirsem.

Netten film indirme işi çok zevkli. Ama yatmadan önce pc başında yediğim abur cuburların ve içtim içeceklerim şişelerini toplamayı alışkanlık haline getirmem gerek. Zira halkalı çöplüğüne dönen pc çevresini gören dişi kişi sinirden kurt kadın’a dönerse sıfatımı çizer, dalağımı bir fiskede alır valla.

Bugün Cuma. İstediğim kadar kuruyemiş yiyip nutella kaşıklayabilir, salamların arasına ekmek koyup yiyebilirim. Bu akşam yumruğumu masaya vurarak ‘’mantı istiyorum derhal hadi bakiim’’ de diyeceğim.Bunu en son yaptığımda kurt adama dönüşmeyi unutmuştum, farkına vardım ama çok geç olmuştu. Dişi kişi önce mantıyı yaptı sonra da bütün tırmalamalarıma, diz çöküp yalvarmalarıma, önüne geçip çocuklar gibi zıplamalarıma, su tabancamı şakağıma dayayıp intaar etme tehditlerime karşın mantıyı sokaktaki kedilere verdi. Üstelik mantının üstüne kızdırılmış pul biberli yağ da döktü. Yavan yemesinlermiş. Bütün gece mantımı kedilerden korumak için hıssslayıp kamburumu çıkararak dört ayak üstünde sokakta yemek zorunda kaldım. Sarı benekli olanla kuyruksuz olan arada bir kaç mantı çalmayı başardı ama mantının çoğunluğunu korudum. Pis kadın insan bari kaşık verir, kediler gibi yemek çok zormuş. Mantı sıcak olunca patilerimle mantıyla oynayıp soğutmak işin en çetrefilli tarafı. Bir kaç çocukta ensemden tutup beni evlerine almak istedi. Neyseki anneleri ‘’çooocum pirelidir pistir o baksana gözlüğü de var ben sana kuş alırım’’ diye kandırdı çoocuu.. Bu akşam dönüşmeden masaya yumruk koymak yok.

Not: Diyetteyim. Mantıyı ekmeksiz yiyorum.

Europa - Lars Von Trier


Europa - Bande annonce Vost FR _Caprice_