İşe servisle giden güruhun servisi kaçırması diye bir olay vardır.
Her ölümlü servis bağımlısı bunu yılda birkaç kez yaşar.
Doğal bir olaydır, üzerinde bilimsel görüş belirtmeye ya da analiz yapmaya gerek yoktur. Yan etkileri bir sonraki gün servise yetiştiğinizde kendiliğinden kaybolur.
Bugün servisi kaçırma günümdü. Ama kaçırmadım. Lakin yetişmeye çalışmak, işe yürüyerek gitmekten daha yorucu bir olaydır. Servise kapağı attığınızdaki görüntünüzün fotoğrafı çekilip size gösterilse bana hak verirsiniz.
Cep telefonumun alarmı gereği sabah saat 7’de uyanır, üstüne yatmaktan kansız kalıp felç olmuş sol kolumun nerde olduğunu arar, bulunca diğer elimle havaya kaldırıp lık lık tıp tıp kan seslerini dinleyip kolu hisseder ve sekiz şeklinde deli yatmaktan dolayı birbirinden ayrılmış eklem yerlerimi yerine oturtur kalkarım. Bu sabahta bunların hepsini yaptım.
Aslında yaptığımı sanıyormuşum çünkü yaptım dedğim şeylerin hepsini rüyamda yapmışım.Alarm ikinci kez çaldığında felçli kolu, ayrık eklemleri falan boşverip ‘’nnahiiieeaaa!!!©’’ (Syrakusa’nın resmi çığlığıdır izinsiz bağrılamaz) çığlığı ile yataktan fırladım ve tuvalete koştum. Koşarken virajı alamadığım için soldan hafifçe kaportamı çarptım ama neyseki sigortalıydı. Tutanak tutma işini akşama bırakıp yüzümü yıkar gibi yaptım. Yıkayıp kurulamakla vakit kaybedemezdim. Bir yandan çizgili pijamalarımı çıkarmaya çalışıyor, bir yandan da ev halkını alarm vererek uyandırmaya çalışıyordum. Derhal giyinmeli ve ultra bacak kaslarımla servise yetişmeliydim. Pantolonu giyerken düştüm ama konsantrasyonumu bozmadan düştüğüm yerde giymeye devam ettim. Gömleği iliklemesem de olurdu. Kravatı dişlerimin arasına alıp ceketi giydim ve mutfaktaki ışınlanma kabinine koştum ama dişi kişinin ‘’çıksana buzdolabından körolmayasıca’’ ricasıyla ölümlüler gibi servise yetişmeye karar verdim. Ama ayakkabılarıma söz geçiremiyordum. Vakit dardı ve ayakkabıları seneye de giyerim diye 3 numara büyük almıştım. Giydim ve bağlarını bağlamadan fırladım.
Sokak insan kaynıyordu ve hiçbirinin acelesi yoktu çünkü onlar geç kalmamıştı ya da servisleri yoktu. Acıdım onlara bir servisleri bile yok diye sırıttım. Ultra hızlı bacaklarımla koşmaya başladım ama yanlarından geçtiğim insanlar rüzgarımın sertliğinden anında üşütüp hasta oluyorlardı. Biraz yavaşladım. Koşmaya devam ediyordum ama dişlerimin arasındaki kravat zırt pırt gözümü kapatıyor hızımı düşürüyordu. Koşarken bişeyi düzeltmeye çalışan insanın dengede durması nerdeyse imkansızdır. Bende dengemi sağlamak için Beter Böceğin bisikletinin yardımcı tekerlerini ayak bileklerime takmıştım. Ama nafile yeri öptüm. Kalkıp koşmaya devam ettim, iliksiz gömleğim rüzgarda savrulurken çantamda bacaklarıma vurup durmadan havalanıyor kafama iniyordu. Azimliydim yetişecektim ama.
Telefonum çalıyordu, zar zor telefonun ekranından servisçinin adını gördüm açtım. Servisçi ‘’günaadın sirikuzu bey gelyon mu servise’’ sorusunun cevabını höynkkleme nidaları arasında aldı: ‘’ geliyorum bekle sakın gitme, servisin yarım mil doğusundan yaklaşıyorum destek iste ve ben gelmeden kimse ateş etmesin’’
Servisçi duymadığımı sandı ama kapatırken manyak dediğini duydum sorucam hesabını. Ufukta servis görünmüştü depar atıp ses hızına ulaşmama ramak kalmıştı ki sigara isteyen biri önüme pat diye çıkınca kafadan birbirimize girdik. Nabzını kontrol ettim yaşıyordu. Hasarı için ağzının içine kartvizitimi sıkıştırıp devam ettim.
Nihayet servise yetişmiştim. Ceple servisçiyi arayıp ‘’kapıyı aç acele et be adam ayağın gazda olsun’’ diye bağırıp kapıya doğru uçtum. Kapı açılmaya başlamış ben de havada süzülüyordum. Gözlerimi kısıp ön koltuğu hedeflemiştimki bir anda servis hareket etti ve olanca hızımla denizde kayan yassı taş gibi caddede sekip kaldırıma vurunca durabildim.
Servisçi olacak hain herif pencereden kafayı çıkarıp ikisi çürük dişleriyle sırıtıp ‘’oleeeee’’ nidalarıyla basıp gitti.
Yerden kalkmadan doğrulup ağzımda kravatım elimi kaldırıp ‘’gii..giiittt..gittmeeeee’’ diye haykırdım ama nafileydi. Doğruldum ve son soruda tüm parayı yanlış cevaba koymuş yarışmacının kaybettiği an gibi ufukta uzaklaşan servise baktım. Yoldan geçenler omuzuma vuruyor, yaşlı teyzeler selpak uzatıyor, öğrenciler 15 yıl sonra düşecekleri durumu görüp okulu asmaya gidiyorlardı. Çaresizce kaldırıma oturup yerdeki karıncayı izlemeye başladım. Dakikalarca karıncayı izleyip anatomisini çözdükten sonra metrobüse yollanmak üzere doğruldum ki bir anda önümde servis durdu. Kapıyı açıp beni içeri aldılar. Servisçiyle gözgöze geldim. Servisçi mağrur gözlerle kendisine bakıp ‘’önemi yok dostum ne de olsa iyi bir adamsın sen’’ bakışımı görüp ‘’kahramanca savaştın sirikuzu bey bu geri dönüşü hakettin’’ bakışıyla karşılık verdi ve işe gitmek üzere sahanda dağılmadan kalmış turuncu renkli yumurta sarısı kıvamındaki güneşe karşı yola çıktık...