Pages

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Gitmek


 Yaşları otuz ile kırk arasında değişen bir grup erkek, birbirinden habersiz olarak hiç bir nedeni olmaksızın evden çıkıp hedefi belli olmayan bir yolculuğa çıkar. Geride bıraktıklarının bu yolculuktan haberi olmadığı gibi kendilerinin de bu yolculuk hakkında hiç bir fikirleri yoktur. Neden, sorun, zaman ve mekan ayrımı yapmaksızın çıktıkları bu yolculukta yolları izbe bir kafe de kesişen erkekler, birbirlerini tanımadan anlattıkları hikayelerde ortak paydalar keşfedecek, geride kalan kadınların çocuklarına anlattıkları hikayelerle bazen paralel, bazen de birbirine zıt köşelerde buluşacaktır. Grup haline dönüşen bu yolculuğun finalinde içlerinden sadece biri geri dönmeyi düşünecek ve döndüğünde diğer erkeklerin çocuklarını da karşılarına alarak hem kadınlardan hem de kendilerinden daha farklı bir hikaye anlatmaya girişecektir sakince.

Yolculuğun sonu ve dönmeyen erkeklerin akıbeti belki de hikayeyi en dikkatli dinleyen çocukta saklı kalacaktır.

27 Mayıs 2011 Cuma

The Office Bölüm XII- Tipler


 Ortaokulda ders kitabı arasında zagor okurduk ya, o günlerden kalma alışkanlığımı hala bırakamadım. Ofiste de işle ilgili word sayfası arasına blog koyuyorum. İyi ki Alt+Tab kısayolu var. Yoksa tehlike anında fareyle sayfa geçişi zor olurdu.

Ofiste insan izlemeyi çok severim. Sinemada film izlerken filmin en heyecanlı yerinde filmi izlemeyi bırakıp karanlıkta beyazperdeden yansıyan ışığın vurduğu kelleleri izlemek gibi bişey bu. Filmden daha çok heyecan veriyor bana. Gölgeleşen insanların suratları filmin dikkatle izlenme oranı hakkında bilgiler veriyor. Ofistekilerin suratlarını izlemek de buna benziyor.

Kategorilere ayırıyorum ofis kafalarını. Herkes bir hengameye kaptırmış gidiyor.

Bilgisayarına hakim 90 derece tipler
Bu tiplerin kambur oturduğu görülmemiştir. Her daim baston yutmuş gibi otururlar ve 8 saat boyunca gözlerini ekrandan ayırmadan sürekli klavye sesi altında çalışılar. Arada bir ayağa kalkarlar ama yine de belleri bükülmez.

Masasında piknik yapanlar
Ofis dışında pek bir şey yedikleri görülmemiştir. Masalarında işten çok yiyecek vardır ve sürekli ağzına bişeyler atarak gözlerini ekrandan ayırmadan beslenirler. Giysi boyutuna vursak XXL’den aşağısı kurtarmaz. Akşamüstü olunca ‘’eve gidince akşam yemeği yemiycem, belki sadece salata’’ duası ile eve gitmek üzere hazırlanırlar.

Hezeyanlılar
Masasında sürekli bir boğuşma halindedirler. Masaüstünde ve tabii bilgisayarlarının masaüstünde kedi yavrusunu  kaybetse bulamaz. 99 pencere açıktır, masası savaş halindedir ama hiç bir iş zamanında bitmemektedir. Çünkü masaüstünde işi bulamamakta, burnundan solumakta, söylenmekte, ofis programlarına uzaylı görmüş gibi baktığından kendisine tanınan imkanların yüzde ikisini kullanbilmekte, sürekli yardım istemekte, koşar gibi çalışmakta iken kalp krizi geçirip masasında ölür. Normal karşılanan bu durum karşısında ofisin dolaplarında bu tiplerin yedekleri bulunmaktadır.

Bir halta yaramayan masa işgal edenler.
Ben.

Ofise telefon görüşmesi yapmaya gelenler.
Sürekli analarını kocalarını karılarını sevgililerini arar ve normal desibelde konuştukları pek görülmez. Ofis telefonu ile konuşurken bir yandan da gözümüze soktukları iphone 4 ü karıştırırlar ama cihazın ne halta yaradığını bildikleri nadir görülür. Yapılan deneyler sonunda telefonları ellerinden alınan bu tiplerin yaşam fonksiyonlarının durduğu gözlenmiştir. Sürekli fısıltı halinde konuşur ve en kısa görüşmesi 20 dakikadır. Ahizeyi kulağına çiviletenler vardır. Anlattıkları duyulmadığından dünyaya barış ve huzuru getirecek formül üzerinde konuştukları düşünülmektedir.

Gizemli karıncalar
Sadece masalrından gelen sesleri dinleseniz 5 yıllık işi 3 günde bitirdiklerini sanırsınız. Ama sabahın sekizinde başladığı yazıyı akşamüstü saat 4 de bir satır bile ilerletemeden o kadar sesi nasıl ve nerelerinden çıkardıkları hala piramitlerin sırrıyla birlikte gizemini korumaktadır.

Sessizler
İnsan Kaynaklarında kaydı olmasa, varlıklarını asla hissedemeyeceğiniz, hatta o gün işe gelmese farkında bile olmayacağınız ofis insanıdır. Geldikleri gibi giderler.

Çeneciler
Sürekli konuşur, olmadı yanındakine laf atar, cevap gelmezse çevreyi tura çıkar, yaptığı işi sesli okur, yanıtını yazarken sesli yazar, hiçbirşey bulamazsa bilgisayarın ekranıyla konuşur.

Soru ve sorun makineleri
Sorusuz ve sorunsuz günleri yoktur. Hayatta kimse onları anlamıyordur ve ofis makinaları bilgisayarları sürekli bozulur. Bozulmadığı gün işe gelmemişler demektir. Hatta bozukan cihazların sorunları dünya tarihinde ilk kez görülen sorunlardır. ‘’Syrakusa bir bakarmısın? Bak şimdi mouse la bunun üstüne gidiyorum tıklayınca mouse kayıyor ama ekran da ters dönüyor niye?’’
‘’Ekranın kablosunu çıkar dilinle hafifçe ıslat yapışsın’’ cevabını ciddiye alıp çarpılan 6 arkadaşım var. Artık bana sormuyorlar.

Bugün Cuma, kalkıp çay almaya gideyim de popom küçülsün


24 Mayıs 2011 Salı

Yengeç Oyunu


Eskişehir’e hiç gitmedim. Ama çok güzel derler. Ortasından Porsuk geçermiş. Son bir kaç yılda hatırı sayılır bir yaşam yeri haline gelmiş demişlerdi. Canlı olarak görmesem de dün akşam Eskişehir’i kameradan gördüm.

Ali Özgentürk’ün kamerasından.
Osmanlı zamanında işlenen bir namus cinayetini konu edinip günümüzde de hiçbirşeyin değişmediğini gözler önüne sermek isteyen ve bunun için öğrencileriyle bir araştırmaya girişen öğretim üyesi Asya’nın dünyasına daldığımızda, Ali Özgentürk’ün Yengeç Oyunu filmiyle karşı karşıya kaldım.

Film konusu itibariyle hoş da olsa, Özgentürk’ün vasatın üzerine çıkamayan tiyatrovari ve ‘’herkes sırayla tane tane konuşsun’’anlatımı, bana hala  seksenli yılların sosyopolitik film anlatımlarını anımsattı. Özgentürk’ün cephesinde değişen ya da yeni bişey yok diye diye izledim filmi.

Filmin sonlarına kadar nerde olduğunu ve kim olduğunu bilemediğimiz kocasına e postalar gönderip bir tür günlük tutan Asya, büyükşehirden  Eskişehir’e kızıyla birliktegelerek  annesi ve iki kardeşiyle birlikte yaşamaya başlayıp üniversitede el attığı araştırması boyunca bir yandan da kendi hayatı ve ailesiyle ilgili çıkmazlar, gerçekler, acılar ve sevinçlerle örülü bir hikayede kendi geçmişine de yolculuk yapacak, araştırma konusu ile yaşantısını paralel sürdüreceği bir hikayeye izleyeciyi de ortak edecktir.

Su da Yanar, At ve unutamadığım Bekçi ile Türk sinemasında entellektüel ve sosyopolitik söyleminden bişey kaybetmeyen Ali Özgentürk, kafamdaki sinemacı tanımında önemli bir yere sahip. Filme Eurimages’ın da destek verdiğini hatırlatayım ama dingin bir kafaya sahipken, vaktiniz olursa dinlenmek ve teatral bir film izlemek adına bu kez çok ciddiye alınmadan izlenebilir.


18 Mayıs 2011 Çarşamba

Senle beraber olsak da .. sevgilim! Yalnızlık Ömür boyu..(Kaybedenler Kulübü)

Tolga Örnek’in filmi Kaybedenler Kulübü, seks ve amaçsız bir yaşamı gösteriyor gibi görünse de yalnızlık üzerine kurulu bir film. Her nekadar gerçek bir radyo programından yola çıkan ve bir tür medya fenomenini anlatan bir senaryoya sahip olsa dahi bu konseptin içine iyice yerleştirilmiş olan bir yalnızlık ve yalnızlığın kaybettirdikleri üzerine hem komik hem de hüzünlü bir çalışma.

Çektiği belgesellerden bildiğimiz ve Devrim Arabaları ile baştacı ettiğimiz Tolga Örnek farklı bir kulvarda koşmayı deneyip, kentin harala gürelesinde ‘’nasıl da sessiz yaşanıyor gürültüler ortasında*’’ dizesine uyan bir film çıkarmış. Film kendini koyu bir hüzne boğmadan kaybeden yalnızların içselliğini vermeyi başarıyor. Yerli yerine uyan ve dozu aşmamış, amacı şaşmamış kısa gaglar da işin ayrı bir keyif kısmı. Tolga Örnek, Türk sinemasında şimdiye dek pek görmediğim bir esprili sansür! anlatımına da sahip ve bana göre filmin en zeki mantığına sahip.

Yalnızlıklarını ve kaybedişlerini farklı kadınlar ve seks ile dinginliğe kavuşturmak isteyen iki adamın ekseninde aslolan, yaptıkları radyo programının her geçen gün artan reytinge sahip olması değil, farklı hayat tarzlarına sahip ve hayatın farklı yerlerinde yaşayan insanların belki de hiç dile getiremedikleri yalnız ve kayıp düşleri, umutları ve hayallerini ipe sapa gelmez ve adı hiç konmamış bir formatta – belki de formatsızlıkta- olması. Bir dönemin ilahı Jim Morrison’un da kendi içsel yalnızlık ve hezeyanlarını alkol, uyuşturucu ve L.A.Woman’larla geçiştirmeye yönelik şiirsel yaşamından izler de bulunmuyor değil.

Yayınevi sahibi Kaan’ın hiç satmayan, satmayacağını bildiği ve depoya konması kesin kitapları basmaktan hoşlanması vazgeçmemesi kaybedişin ilk metaforu. Eski plaklara meraklı bar sahibi Mete, Kaan kadar uçuk olmasa da Kaan’ı tamamlayan ve biri olmadan diğerinin daha çok kaybolacağı dahası kaybedeceği bir tamamlayan surete sahip. Her ikisinin de ortak noktası radyo programı. Program dışında da sıkı bir dostluğa sahip olsalar da aslında birbirlerini tamamlamadıklarında farklı dünyalara sahipler.Ayakları yere basan, meslek sahibi ve gelecek kaygıları olan Zeynep ile Kaan’ın birliktelikleri başladığında taban tabana zıt iki karakterin birliktelikleri üzerine sorular, sorunlar ve çözülmeler filmin içine yerleştiğinde filmin sorduğu sorular da yavaş yavaş yanıt bulmaya başlıyor. Seksten başka duyguların da varolduğu bu ilişkide Zeynep Kaan’ın hayatında katalizör etkisine sahip bir etikete sahipken, ne kadar amaçsız ve yorumsuz olursa olsun, son perdede Zeynep’in hayatındaki Kaan hiçbişey demeyerek son sözünü söylerken bu iki zıt karakterin hayatında beliryici bir finali oluşturuyor. Tabii filmin de.

Kaybedenler kulübünde birbirini hiç tanımayan değişik karakterlere sahip insanların farkında olmadan bu kulübe kulak üyeliği yaptığı kentte, yalnızlıklar her daim olduğu gibi yine kendi imparatorluklarını sürdürürken izleyiciye kalan ise kendi yalnızlığında kendi kaybedişlerini düşünmek oluyor.

Senle beraber olsak da .... sevgilim.... Hiç görmesek birbirimizi... Ömür boyu bağlansak da. Sevinsekte üzülsek de....yalnızlık ömür boyu....**

* A.Telli
** MFÖ

16 Mayıs 2011 Pazartesi

Bunca Zaman Ne yaptım

Çalıştım
Eve gittim
İşe geldim
Eve gittim
İşe geldim
Duş aldım
Kurulandım
Çalıştım
Eve gittim
İşe gittim
Misket oynadım
Yutuldum
Kombiyi kapattım
Pencereyi açtım
Terledim
Kafayı yedim
İşe geldim
Düşündüm
Taşınmadım
Çalıştım
Eve gittim
Uyudum
Uyandım
İşe gittim
Çalıştım
Düştüm kalktım
Parka gittim
Salıncakta sallandım
Kaydırakta sıkıştım
Yemek yedim
Kustum
İşe gittim
Eve geldim
Uyudum
İşe geldim
hastalandım
İyileştim
Film izledim
Beğenmedim
İşe gittim
Eve geldim
Arabayı yıkattım
İşe gittim
Eve geldim
Çişe gittim
Öbürünü de yaptım
Uyudum
Uyandım
Yıkılmadım
Ayaktayım

6 Mayıs 2011 Cuma

JOSELITO Y ANTONIO AGUILAR MALAGUEÑA SALEROSA

Mutlu hafta sonları...

5 Mayıs 2011 Perşembe

Karga ile Eşek


Eşek ile karga birgün uçağa biner.
Uçak havalanır. Bir süre sonra karga hostesi çağırmak için düğmeye basar.
Hostes güleryüzüyle ‘’buyrun ne istemiştiniz’’ diye sorar.
Karga pişkin pişkin ‘’ hiiç, ibnelik olsun diye bastım’’ der.
Hostes bozulur ve gider.
Karga on dakika sonra gene düğmeye basar. Hostes gelir ve ‘’buyrun’’ der.
Karganın cevabı aynıdır. ‘’ibnelik olsun diye bastım’’
Hostes kızar.
Karga biraz sonra gene düğmeye basar ve hostes gelince ‘’ibnelik olsun diye bastım’’ der.
Hostes ‘’bir daha basarsan seni uçaktan atarım’’ der.
Bu kez eşek düğmeye basar. Hostes eşeğin bastığını görünce güleryüzle ‘’buyrun ne istemiştiniz’’ diye sorar.
Eşek, ‘’ hiiç, ibnelik olsun diye bastım’’ deyince hostes çıldırır ve pilotlarla birlikte ikisinide tuttuğu gibi uçağın kapısına getirir.
Kapıyı açarlar, tam atacaklarken karga eşeğe döner ve ‘’sen uçmayı biliyormusun’’ diye sorar.
Eşek hayır deyince, karga gülerek bağırır.
‘’ozaman ne halt etmeye ibnelik yapıyorsun salak!’’

Kıssadan hisse : UÇMAYI BİLMİYORSAN İBNELİK YAPMA!