Pages

27 Eylül 2011 Salı

Mola

1 ay buharlaşıyorum. Görüşürüz...

21 Eylül 2011 Çarşamba

Dalai Syrakusa


Benim gibi abanoz kafalı insanların alışkanlıklarından ödün vermeleri imkansız, değişime ayak uydurmaları çok zor, mecburi değişimleri kafalarına kazımaları biraz aman alır.
Bizim ev büyük değişimler geçirdi. Hala da geçirmeye devam ediyor. Örneğin mutfak kapısı ile salon kapısının yeri değişince geceleri ışık yakmadan el yordamıyla kapıyı bulamıyorsun. Eski kapının olduğu yere gidip toslamak kaçınılmaz. İlk 4 salise ‘’ kapı nerde lan’’ diye afallayıp, şoktan kurtulur kurtulmaz yeni yeri hatırlıyorsun ama sızlayan kafanın eşliğinde.

Bizim evde yeni moda, bütün elektrikli ve elektronik cihazların sıraya girip bozulması. Dün de modem gitti. Ondan önce kombi gtimişti ve daha önce de tüplü tv yandı. Aslında tersten yazdığımı farkettim ve düzelteyim. Önce tüpü tv yandı. Sonra kombi bozuldu en son modem gitti. Yahu düşündümde, ortasından başlasam mı? Kombi bozulmadan önce tv yanmıştı, kombiden sonra da modem gitti. Hah bu iyi.

Şimdilik bütün bu olanları sakinlik ve tibet rahibi olgunluğuyla karşılıyorum. Evdeki turuncu masa örtüsünden kendime rahip kıyafeti diktirip berber Necmi’ye kafamı kazıttım. Evde dazlak kafa çıplak ayak dolaşıyor ve bozulan her cihazın başını okşayarak, bunun doğanın doğal bir sonucu olduğunu, eninde sonunda cihazın yenilerek bana geri döneceğini düşünüyorum. Düşünmem bitince de ‘’ommmmm’’ deöeyi de ihmal etmedim hiç. Hepsi iyi güzel de şu rahiplerin içtiği bitki çayları ishal yaptı, on dakika da bir terapimin ortasında tuvalete koşturup, turuncu kıyafetimin eteğine takılıp düşmekten bıktım. Apartmandaki komşular turuncu halime alışamadılar besbelli, eskiden apartmanda helva pişiren bize de getirirdi, şimdilerde kimse çocuğunun eline tabak tutuşturup bize göndermiyor. Bu sabah işe gelirken kapıya ‘’dikkat manyak var’’ asılı kağıt buldum. Terbiyesizler, insan komşusuna manyak dermi.. Beter Böcek bana yürüyen portakal dese de rahipler buna kızmaz dimi?

Cep telefonumun bataryası gitti gidiyor. Konuşmazsam bir gün, konuşursam yirmidört saat dayanıyor. Tam da kombiciye adres verirken (doğal olarak bana geri dönmedi hain) biten şarjımın bende yarattığı  ‘’tibet öküzü ol ve telefonunu boynuzlayarak parçala’’ duygusuna yenilmedim. Ama rahipliğin de bir sınırı var, her an turunculu Jesse James olabilirim.

Sırayla bütün cihazları huşuu içinde tamir ettiricem. Hiç sinirlenmiycem, hatta tamirci bana dönüp ‘’bu ölmüş abi yenisi alıcam mecburen’’ dese bile gözümde yaş, dudaklarımda titreme moduna girmiycem. Turuncu elbisemin eteklerini ısırıp, dazlak kafama nazi haçı çizdirmiycem. Ben tibet rahibiyim rahipler sinirlenmez, küfretmez, herbişeyi olgunlukla karşılar. Delirmez, üşütük popoya dönmez anladınızmı! Dönnmeezzz!!! Bağırtmayın beni layn dazlak kafamla dalarım alayınıza billa savulun açılın dazlak rahip syrakusa terapiye koşuyorrr hieeyyttt!!!  

19 Eylül 2011 Pazartesi

Bedel Ödemek

(İntolerance- 1916/Dawid Wark Griffith)


Bir insanın özgür kalabilmesi için ödeyeceği bedel nedir?
Zamanın başlangıcından beri varolan bedel ödemek mevzuu hala var. Özgür kalabilmek için ya can alması, ya can vermesi ya da ödün vermesi gerekir.
En ağırı hangisi?
Bir kaç gözyaşı dökerek sonra da unutmak kaydıyla özgür kalamıyormu insan?
Hayatını kemikleşmiş ve hiç bir ameliyatla kırılamayacak denli kökleşmiş hale getirenler için bedel çok ağır. Çekip gitmeyi, kemikleşmeden sıyırıp atmayı alışkanlık haline getirebilenler için bedel daha ucuz.

Ahmet Telli’nin şiiri var ya; en sevdiğim dizelerden biridir o yazdıkları..
‘’...... mağlubuz,durmadan kazanan bu hayat basit bir üçkağatçı sadece bir sahtekar,beş benzemezle rest çekiyorum o bunu biliyor,katılmıyor oyuna yokum diyor..’’

Başından beri hırs, iktidar, güç ve dengeleri elinde tutmak ister insan. Bu onun doğasında var. İpler elinde oldukça tanrı zannerder kendini. Kontrolsüz kalmak, kontrolü hayat taşı yapmış biri için nefessiz kalmak gibidir. Öleceğini düşünür. Paniğe kapılır. Yönetemezse toza dönüşür ve yokolur.

Ya da yok eder.

ROMİLÜS'le REMÜS
bir sabah erken
dağda düşünürlerken:
 «Şimdi biz
                ne haltederiz,
                               diye, burada?»
Rastladılar yavrulu bir dişi kurda.
Yavruları vurdular.
Ana kurdun sütüyle
        karınlarını bir temiz doyurdular.
Sonra gidip
        Roma'yı kurdular.
Kurdular ama
        iki adama
                dar geldi Roma.
Ve bir akşam
bilmeden geçti diye
                    şehrin sınır taşını,
çekince kopardı ROMİLÜS
                       kardeşi REMÜS'ün başını...
Nazım Hikmet Ran ( Taranta Babu’ya Mektuplar)

Yok etmek ya da yok olmak.
Veya bedeli ödemek. Gözyaşından daha ağır mı bilinmez. Bazıları ağlarken düşünür gözyaşının daha ağır olduğunu. Kimisi ise ‘’vicdandır bedel olan’’ der.
Hangisi öder hangisi ödemeyi alır? Bunu bilen yok.

16 Eylül 2011 Cuma

Sahibinin Sesi

Büyükbabamdan kalma 78 devirli Deutsche Gramophon kaydı Sahibinin Sesi plaklarının başlangıcındaki cızırtılı sesten ve sadece 7 poz çeken üç ayaklı körüklü Licschten fotoğraf makinesinden yola çıkıp, 1080p çözünürlüklü görüntüye ve DTS Master Audio codecli 3 boyutlu sese terfi ettim ya, artık bu burun aşağı inmez. Hatta kendimi kanola yağında kızarmış patates gibi nimetten sayıp kadehine elli lira verip reyna da denyoluk da yapasım var ama kafada saç kalmadı, yaş kemale erdi, göbek büyüdü artık. Kimse beni takmaz. Üstelik vale parkta bekleşen çocuklar BMW nin altındaki modelleri getirmiyorlar azizim.Sağ kapıya da vurmuşlar tatildeyken. Vuruk kapıyla denyoluk planlarımı erteledim.

Yakında beni kaskodan atacaklar. Bir dilekçe daha hazırlayıp altına ruhsattı ehliyetti bilimum fotokopileri ekleyip ‘’valla ben yapmadım, tatilde çocuk havuzunda gaz çıkarırken yokluğumdan istifade edip büyük kamyon marifetiyle vurmuşlar abi’’ yalvarmalarıyla götürmek zorundayım arabayı. Hasarsızlık indirimini sonuna kadar delen ben, önümüzdeki dönemde aylık sigorta primi olarak üç emekli maaşı ödeyince arabayı otoparka koymayı akıl ederim artık.

Mazi Kalbimde Bir Yaradır : ben de gönül çektim eskiden yandı hayatım bu sevgiden anladım ki bir aşka bedel gençliğimmiş elimden ... diye şarkı vardı eskiden. Esin Engin yakışıklı adamken söylerdi. Nedense bu yazıyı yazarken o geldi aklıma. Halbuki artık bunları anmamam, aklıma gelmemesi lazım, benim son model cihazlarım, dağlar-bağlar-çağlar kafiyeli, bol cıstaklı zibidi işi, dar kroşeli plastikten yapılmış ucuz şarkılarım var. Moda böyle değil mi? Yemişim Ludwig’i Amadeus’u.. Halbuki geldi aklıma ama, neden geliyorki böyle siyah beyaz hatıratlar? Uykusuzum günlerdir sanırım ondan.


Tamirciyi aradım, randevu alırken aniden Cem Karaca hortladı geldi. Tamirci Çırağı diye başladı güzelce. Ben yeniyetmeyken babamın çalıştığı işyerinin ıvır zıvır işlerini halleden 67 model sekiz silindirli İmpala’nın arka koltuğunda yediğim naneler kapı çalarken, tekme atsan içeri göçen mukavvadan imal kaporta için tamirciden randevuyu koparıp Cem Karaca’yı bitirdik mütemadiyen. Hafta sonu arabayı bırakıp yandan vitesli, çevirmeli düğmeyle radyo istasyonu aranan, Elvis çalabilen deri koltuklu impalayı hayal edip, artık nefes almayan ilk öpüşmeleri anarız artık.

Beter Böcek içerden bağırıyor ‘’babaaa kısarmısın şunu duyamıyorum, yüce savaşçı lord gordion saldırıyor’’
Savaşlar kimseyi yüceltmez evlat. 500 Watt gücündeki yeni oyuncağının kıymetini bil Böcek. Bırak, senden biraz daha büyükken sahip olduğum tek sesin son sahibi olayım. Biraz cızırtı seni rahatsız etmez.

14 Eylül 2011 Çarşamba

3D Görgüsüzüm


Görmemişin elektroniği olmuş, çekmiş fişini koparmış.
Benimki bu hesap.
Yeni televizyonum ve ev sinema sistemim kuruldu kurulalı, ev halkına üst düzeyde görgüsüzlük gösterisi yapıyorum. Bir basamak daha yukarı çıkıp bu akşam komşularımı çağırıp onlara da hava atıcam.  Gecenin dokuz buçuk onunda son ses disko müziği bağırttıran komşularım olduğu için kendi sistemimin sesini açıp ‘’evde aksiyon var, ortalık savaş alanına dönmüştür,Beter Böceği güvenli bir yere almışlardır umarım’’ dedirtiyorum.
 
Bu aralar son moda, her haltın 3D olması. Animasyondan tut, maçlara kadar, maçlar da bitince sapına kadar 3D yayınlar hayatımızı işgal etti. Bir şeyi icat edenler Amerikalı, küçültenler Japon, sağlamını yapanlar Alman ve o şeyi dünyada en hızlı alıp borçlanan Türkler olduğu için hayatımı yazsam 3D olur mantığı bizde de var. Görgüsüzsem şanına yakışır bir görgüsüzlük yapmam lazım aşağısı kurtarmaz.

Bu görgüsüzlüğümün en havalı hali dvd marketlere gidip orjinal 3D fimler alıp, kasada sırada bekleyenlerin gözüne sokacak şekilde durmam. Göz ucuyla elimdeki diske bakıp ‘’aaa 3D tvsi ve sinema sistemi var ki almış’’ dedirtiyorum ve kuduruyorum zevkten. Hatta sırtıma ‘’evimdeki buzdolabı bile internete kablosuz bağlanıyor çatlayın’’ yazıp astım.

Geçen gün sırada beklerken önümdeki adam 2 tane birden disk almış, kıskançlıktan kendi aldığım diski kemirmişim, eve gidince disk çalışmadı. Allah cezanı versin herif ne diye beni kıskandırıyorsun be! Bugün gidip ben de üç tane alıcam ve sırada beklerken jonglörlerin havaya atıp çevirdiği labutlar gibi diskleri hayaya atıp çeviricem. Sonra da matbaaya gitmem lazım. ‘’benim 3D televizyonum var’’ yazılı broşürlerimi alıcam. Broşürlere resim de koydurdum. 3D gözlükleri takıp izlerken, tv’nin tozunu silerken, sinema sistemimi yalayıp temizlerken, tv nin önünde salonun ortasında tavuk kestirip havaya altı sarjör mermi boşaltırken çektirdiğim resimler de pek havalı durdu. Bu akşamüstü Taksim meydanında dağıtıma çıkıyorum.

Elektoniklerimi öyle herkesin ellemesi yasak. Komşu ailesiyle oturmaya geldiğinde kumandayı alırlarsa hemen’’ sadece ben açabiliyom benim parmaamı tanıyo ooolum’’ diyerek gözlerime kan bürüterek bakıyorum. Evdeki dişi kişi gözgüsüzlüğümden usandı ve evi terketmeye hazırlanıyor. Beter Böceği de alıp ‘’ senin baban bi manyaktı yavrum’’ diye belletecekmiş.

Bak bu yazıyı da 3D yayınlıyorum ona göre. Gözlük takın öyle okuyun.
Bilgisayarınıdan 3D izleyemiyormusunuz?? Aaa! Ne kadar fenaaa.. hihohahaaaa hssss...gnamm gnamm...

9 Eylül 2011 Cuma

Kirpi




Bir yazının içinde tren geçirebilirmisiniz?
Ben geçiremem.
Ama tren geçmiş gibi davranabilirim.
Kendimi ray yerine koyarak. Belki de ray yerine koymaktan çok, kendimi iki haylaz tarafından rayın üstüne yatırılmış bir bıçak yerine koysam, o yazının içinden gerçekten tren geçer. Maksat benim ezilmem olsun.

Tehlikelidir tren rayına bıçak yatırmak. Treni raydan çıkarabilir, onlarca insanın ölümüne neden olabilir, hayatınız boyunca unutamayacağınız bir gürültünün tek yönetmeni olabilirsiniz. Üstelik bu sesi dünyada kusursuz verebilecek bir ses formatı da yoktur. Kulağınız kusursuz bir formatta duyar ve beyniniz bellek defterine kazır o sesi. Şansınız varsa tren raydaki bıçağı ezer ve siz bıçağın soğumasını bekleyip, yerden alarak çamurda kılkuyruk oyunu oynayabilirsiniz.

Şansınız devam ediyorsa bıçakla oynanan bu oyun çamurda sonlanır ve siz eve gittiğinizde elinizi yüzünüzü yıkayıp anneniz yemeğinizi verdikten sonra yatıp uyur, sabaha yeni bir oyun peşine düşersiniz. Şansınız yoksa o bıçağın bir bedene saplanma ihtimali doğmuş demektir. Her oyun masum değildir cümlesi bıçağın ucundan yere damlamış ve bir beden delinmiştir. Delinen beden insan olmayabilir. Belki de bir hayvan olabilir.

Öfkenin getirdiği darbelerin sayısı masum olmaktan çıkmış bir oyunun şiddetini belirler. Oyun bittiğinde artık kimse masum değildir. Ne bıçak, ne siz, ne de tren.

Şansınız varsa ruhunuz öldürmeye programlıdır ve hemen unutursunuz. Babanızla çıktığınız bir av partisinde, babanızın sizinle övünç duyduğu bir avlanma yapmış gibi ruhen yasal bir rahatlık içindesinizdir. Şansınız yoksa bedenini deldiğiniz hayvan peşinizden gelecektir.
Her gece gelecektir.
Her yaşdönümüzde gelecektir.
Her yemekte gelecektir.
Her yalnız kaldığınızda gelecektir.
Her hatırladığınızda kanlı yüzüyle geri gelecektir.
Özür dilemek imkansızdır.
Bağışlanmanız söz konusu değildir.
Ağlamanız fayda vermez.
Hiç bir ağrı kesici, avucunuzun içinde sıktığınız çeliğin etinizde yarattığı soğuk yaranın ağrısını dindirmez.
Bir çeliği bir bedene sapladığınızda onu filmlerdeki gibi kolayca çekemezsiniz.
Beden kendini öyle bir kasar ki , çeliği çıkarmak için bin adam gücünde olmalısınız.
Çektiğinizde zamanın hep aktığını ve geri döndürülemeyeceğini biliyor olursunuz.
Şansınız varsa çeliği kendinize saplarsınız.
Şansınız yoksa hala yalnız değilsiniz.
Çeliğin deldiği hayvanın bedeni peşinizden gelecek bilin bunu.
Ve 32 yıldır şansım yok. Olmayacak ta..

6 Eylül 2011 Salı

Sevgili Dostum Pembe Panter

Tatile gitmeden bir kaç akşam önce eve Pembe Panter’i konuk ettik. Henry Mancini’nin dayanılmaz güzellikteki sesleri eşliğinde hayali dostumuz Pembe Panter hem Beter Böceği, hem de beni sevindirdi. Makarna sevmiyormuş ama. O vişneli pasta yedi, biz kendi yemeğimizi yedik.

Pembe Panter bastonuyla daha bir aristokrat duruyor. Oldum olası bu sevimli kişiliğin duruşuna, soğukkanlı ingilizliğine ve vurdum duymaz zekasına hayranımdır. Şimdilerde Beter Böcek ilgileniyor yakın dostumla. Bir kaç satır panterden bahsetmişken muhteşem Peter Sellers’i anmamak olmaz. Panter’e hayat veren Blake Edwards ise ayrı bir ikon.



Clousseau diyince aklıma başka isim gelmez, gelse de beynim kabul etmez. Steve Martin ne cüretle kendini panter ilan etti bilmem ama filmin afişini bile gördüğümde tansiyonum yirmiye fırlamıştı sinirden.

Clousseau’nun beni gülmekten yerlere yatıram martial art tipi dövüş sanatı, çizgi Panter’in yürüyüşü, Mancini’nin hınzır müzikleri beni Beter Böcek’ten biraz daha büyük yaşlara geri döndürüyor bu günlerde. Popoma pembeye boyanmış kağıttan kuyruk taktığımı söyleyecek kadar aptal değilim hiç aklınıza getirmeyin. Bir de Çinli uşak almam lazım aslında. Ya da beter Böceğin her an her yerden çıkıp üstüme atlamalarıyla idare edicez bir süre.

Şimdilik bir kaç çiziğim var. Yarına durum vahim olabilir zira Böcek her geçen gün üstüme atlama ve yumruk atma konusunda uzmanlaşıyor. Hadi hayırlısı.

5 Eylül 2011 Pazartesi

Katırland


Düşmanlarınızın listesini yapın bana gönderin.Mail ile gönderin çünkü kısa mesaj kabul etmiyorum. Düşmanlarınızı, bu yaz aklı evvel danngalaklar gibi tercih edip esir kampından kaçar gibi kaçtığımız otele göndericem. Garanti veriyorum düşmanlarınız bir daha iflah olmayacak. Bundan sonraki hayatlarında size yaptıkları kötülükleri düşünüp kafalarını gürgen ağacına vura vura geçirecekler.

Erken rezervasyon yapalım, ucuza olsun üstüne de doğal olsun diye diye arayıp da bulduğumuz otelin adı: Katırland.

Sadece katırların kalabileceği bir yer. Üzerinize konan sinekleri atlar gibi  konduğu yerdeki kaslarınızı titreterk kaçırabiliyorsanız, pisliğe alerjiniz yok ve bağışıklığınız varsa, 1500 kişilik otelde sadece 5 personelin çalışıp onları haftada sadece bir kez görebiliyor ve istediğiniz hiç bir şeye ulaşamıyorsanız, atladığınız havuzun dibinde cam kırıkları varsa, içme suyunun kuyudan çekilip olmayan plastik bardaklarla içmeye itirazınız yoksa, yanmış tavuk kanadı ve tavuk ciğerinden başka bişey yemem daha ne isterim ki, yanına da üç öğün pilav derseniz, kaldığınız odanın halısında ezilmiş koyun kakası olması sizi ilgilendirmiyorsa, havlu değiştirmek için büyüteçle bulduğunuz görevlinin aynı zamanda barmen, cankurtaran, dj ve komi olduğunu öğrenince şaşırmazsanız, zırt pırt elektrikler kesilip odanızda sabun bulamayınca salak polyanna gibi iyimser bir havaya bürünüp yaşasın yaşamak hayat ne güzel layy layyy deme adetiniz varsa katırland de siz de kalabilirsiniz.

Odaya girişten bir dakika otuz saniye sonra cep telefonuna sarılıp acenteye ‘’beni burdan çıkarınnnyoksa şakağıma dayalı silahın tetiğini çekerim, çekmeden önce de ailemi baltayla doğrayıp , ben yapmadım otel bana yaptırdı derim’’ diye bağırmasam şu an bu yazıyı okumanız imkansız olacaktı çünkü koleradan ölüp katırland’in ormanlarında bir çukura atılıp üzerime iki kürek kireç atıp beni unutmuş olacaklardı.

Katırland... Doğal yaşamın adresi, mutluluğun yuvası ve hayallerinizin keçi kakası arasında çılgın bir rüya.. katırland.. katırland.. katırland... tatile giderken solda, kaçarken sağda.. Katırland..

2 Eylül 2011 Cuma

Back to Work!

Kırkbirbuçuk yıl, on ay, yirmialtı gün düşünsem, dokuz çarşambanın bir araya geleceğini tahmin edemezdim.
Geldi.
İnsan tatilin içindeyken tatilin içinde olduğunu, rüyanın içndeyken rüya gördüğünü bilmez ya, ben de bilmiyordum ve gemi azıya almış şekilde göt göbek şişirip horlaya horlaya uyudum. Havuza traktör lastiğiyle atlayıp poposunda kırmızı kalp olan beyaz mayom ve kovboy şapkamla rus kızlara sarkmaya çalıştım ama önce evdeki dişi kişi sonra da rus kızların yanındaki dövmeli ayılar gebertti dayaktan.

Peki tatilden nasıl uyanır insan?
Tatilde suratına bakmadığın patates kızartmasına otelin dışında servet ödeyince tatilin bittiğini şıppadanak anlıyorsun ve çevrene baktığında herkesin giyinik, ciddi, elinde kokteyl kadehi olmadan dolaştığını, ağaç ve yeşilin yerini betonun, havuzun yerini paçalarını kirleten su birikintisinin aldığını farkediyorsun. İşte bu tatil bitti demek oluyor. Olsun ben de balkonda leğeni doldurup içine girerim paşalar gibi. Poposu kalpli beyaz mayomu da giydim mi tamamdır. Bu da sendrom etkilerini aza indirme çabası olur.

Evin önünde taksiden inip 2 bavul 1 çanta ve Beter Böceğin bilimum ıvırtı zıvırtıkları ile boğuşurken de evin önünde duran arabamın şöför kapısının hayvani bir güç tarafından haşat edldiğini görünce, Kevin’i evde tek başına unutan annesi gibi kaldım. ‘’Kim yaptı ulan bunuuuu!!’’ diye bağırırken Beter Böcek, ‘’Ben10 yaptı babaaaa’’ dedi de biraz rahatladım. Malum o velet insanazor’a dönüşüyor, Cartoon Network’ten biliyorum. Tatilde 10 gün başka kanal izlemedik. Şirinler güzel, Bakugan iğrençti. Voltran’ı tek geçerim. Hero 108 ise favorimdir. Yarın servise çektiricem arabayı.  

Tatile gitmeden önce ev tadilatı başlamıştı. Ve ben dönüşte o evin inşaattan farksız olacağını bilerek döndüm tatilden. 45 derece güneşte kızarttığın cildinin üstüne beyazları çekerek konu komşuya hava atıcam derken aynı elbiselerle popondan terler akarak, poposunda kırmızı kalpleri olan mayonuda rezil ederek moloz temizlemeyi de tahmin etmiştim. Öyle de oldu. Herifler evi resmen savaş alanına çevirmişler. Yeni takılan çelik kapı da çok komik.. Açılmıyor!
Yoldan iki kişi çevirip beş lira vererek ‘’hayde aslanlarım dayanınnnn osmanlının torunlarısınız haydeeee’’ naralarıyla çelik kapıyı omuzlatıp anahtarı kırmadan çevirmeye çalışmaktan ellerim patladı. En sonunda çaresiz kalıp hırsız kiraladım. Beş dakikada açtı kapıyı helal olsun.Parasını ödedim ancak o yine de şan olsun diye cebimden on lira daha çalmış. Ses etmedim.

Bugün ofisteyim. On dakikada bir kalkıp yüzümü yıkıyorum. Havuzun yerini tutmaz ama olsun. Islak tutuyor. Terlikle gideyim dedim, dişi kişi engelledi. Bilimum meyve sularını karıştırıp kokteyl yaptım kendime. Şemsiyeli pipet bulamadım ona üzülüyorum.

Yarın yeni televizyonu takmaya gelicekler, tadilatçılar korkudan eve gelemiyor çünkü fena çemkiricem. Kapıyı da kapatamıyoruz çünkü kapatırsak bir daha o hırsızı bulamam. Buldog diktim kapının önüne, kapı değişene kadar nöbet tutacak. 15 kemik , 6 kilo pirzolaya el/pati sıkıştık. Pazartesi gerçek yaşam başlıyor. Umarım 2 günde eve yerleşiriz. Yüzümü yıkamaya gidiyorum sonra gelirim gene.