Pages

18 Kasım 2011 Cuma

Mazi kalbimde bir yaradır.


Mazi kalbimde bir yaradır.
Ne hoş cümle ama. Şarkı söylemiycem korkmayın. Zaten bu sesle söylersem önce kendim ölürüm korkudan. Başlık, eski yeşilçam melodramlarındaki Filiz Akın’ı hatırlatır bana. Donuna damla kaçıran sümüklü velet iken izlediğim bol şarkılı, hüzünlü, yapay ama bir  o kadar da zevkli melodram karelerdi onlar. Büyükada iyi ki varmış. Ediz Hun’un (ki bana göre soyadı yüzünden Tarkan tiplemesini Kartal Tibet değil Ediz Hun oynamalıydı)  Hülya Koçyiğit’i ağaçların arasında kovaladığı başka yeri nereden bulacaktı filmciler? Senetle bonoyla ödeme yapılan, parklardaki banklarda son nefesini veren ( Yadigar Ejder bankta açlıktan öldü be abi) adı sanı unutulmuş figüranlardan tutun, haklı şöhret yapmış kötü adam Erol Taş’lar, Bakırköyde ki piyangocu Kirkor ( Kenan Pars), Atıf Kaptan’lar (ki gerçek adı Atıf Kaptan değil, Atıf Terzioğlu’dur. Atıf Kaptan adını ‘’Bir Millet Uyanıyor’’ filminde oynadığı kaptan rolünden sonra rolüyle özdeşleşmesi nedeniyle almış), Çilekeş ana Aliye Rona’lar, Şuh vamp  kadın Suzan Avcı’lara varana dek kimler geldi kimler geçti.

Mazi kalbimde bir yaradır.
Araba çarpınca kör olup, aşık olduğu erkek öpünce gözleri patdadanak açılan Türkan Şoray, Yeşilçam’ı bizden sonrakilere anlatabilecek son aktrislerden biri. Vurdumu oturtan, at gibi koşan, sette rol icabı döveceği kızını yönetmen motor dediğinde gerçekten sağlam döven Fatma Girik’te var ama Sultan, benim için hala önünde eğilesi bir aktris ve kadın.

Mazi kalbimde bir yaradır.
Yıllarca imkansızlıklarla dolu ülkede sinema yapmaya çalışan Yeşilçam’ın neler çektiğini elbette o sektörün, o dünyanın içinde olan bilir. Ancak imkansızlıkları, çektiklerini anlamak aslında pek zor değil. Hiç değişmeyen kurşun seslerini 30 sene kaydeden Erkan Esenboğa’dan başka sesçinin olmadığı bir ülkede dublajlı film yapmak için çekilen eziyete bak! Virajı dönen arabanın sesinin hep aynı olduğu, fırlatılan ok sesini çıkardığı ıslık sesinin ağızla yapıldığı teknolojiyi kullanarak, tüm aktör ve aktrisleri neredeyse hep aynı sesin konuştuğu  sektörün iki saatliğine seyirciyi tahta iskemleli yazlık sinemalara, Beyoğlu Elhamra’da çekirdek çitleyip sigara içerek gözü yaşlı hallere  soktuğu bir dönemdi o yıllar.
(Nevin AKKAYA, Hayri Esen ve Abdurrahman Palay’ın sesleri ile tüm esas kız ve adamlar,  Tüm kötü adamlar Saadettin Erbil)

Sinemanın türkiye’ye ilk geldiği yıllarda çekilen filmler 1965’e kadar sadece sinemalarda oynadı. Çünkü tv yoktu. Benim tv’de izlediğim ünlü sessiz sinema komikleri Laurel ve Hardy’yi, o dönemin tek dublajcısı olan ve dublajı ülkeye getiren Ferdi Tayfur (herkesin bildiği Ferdi Tayfur değil yanlış olmasın) seslendiriyordu ki, her iki karakteri de o seslendirerek zor bir iş yapıyordu. O dönemlerde Cahide Sonku ‘’Aysel Bataklı Dam’ın Kızı’’ rolünde Muhsin Ertuğrul’un başyapıtı haline dönüşecek ve sinemada melodram’ın miladı kabul edilecekti.

60 yılların melodramlarıyla aslında bolca da gişe yapan sinemada, ne olduysa bıçakla kesilir gibi kesilen bir kriz dönemi de yetmişli yılların başında geldi. Ben ergen dönemlerimde mahalle arası sinemalardan hatırlıyorum ki, sinema izleyicisi sinema salonundan kaçıran ve yaklaşık 10 yıl sürecek olan yarı komedi yarı avantür karışımı basit seks filmleri furyası başgösterdi. Aslında izleyiciyi salondan kaçıran cümlesi çok klişe bir cümledir ve kopyalanıp yapıştırılır. Kaçmasının nedeni her ne kadar  sinemacılara kesilse de aslında  dönemin siyasi ve ekonomik zorlukları, bizim şimdilerde sinemacı tiyatrocu olarak andığımız insanları açlıktan ölmemek için zorunlu olarak o tarza yöneltti.

Mazi kalbimde bir yaradır.
Tekmil  imkansızlıklara rağmen yine de gülümsettiği kahkaha attırdığı da olmuştur Yeşilçam’ın. Vahi Öz horoza kravat takarken, Cevat Kurtuluş hayaletten korkarken, Şener Şen Badi Ekrem tipiyle zıp zıp zıplarken insanlar perdeye bakıp şimdilerde kimsenin gülmediği kadar çok gülüyorlardı. Üstelik o gülüşler çok da sıcaktı be azizim, bizim evde götünden kahkaha atan hiç olmadı. Herkes tv de gördüğü o filmlere gerçekmiş gibi hakkını vererek güldü. Ağlarken de edebiyle samimiyetiyle ağladı.

Mazi kalbimde bir yaradır.
Yıllar sonra filmlerin yapım aşamlarını dinledik perdede gördüğümüz ya da arka planda çalışan ustalardan. Malkoçoğlunun atıyla duvarı kırarak geçtiği sahnede duvarcının duvarı harçla ördüğünü ama set ekibinin bundan haberi olmadığını anlattılar bize. Duvara atla çarpan Cüneyt Arkın’ın kaşının açıldığını, atının beyin travması geçirdiğini öğrenince hem üzüldük hem belli belirsiz güldük. Susuz Yaz’da Erol Taş’ın finalde boğulduğu kanaldaki borudan cesedinin geçmesi gerekirken Taş’ın gömleğinin çalı çırpıya takılıp boğulmak üzereyken set ekibi tarafından kurtarıldığını öğrendik. Kadir İnanır’ın yağmur altında sevgilisiyle romantik dakikalar geçireceği sahnede tankerde suyun bitince kış vakti ıslak elbiselerle donduklarını duyduk.

Hepsinden önemlisi bu insanlardan hiçbirinin aklından zoru yoktu. Hepsi severek yaptılar işlerini azizim. Para kazanmak için yapılmazdı bu iş. Ruhlarının bir parçası sinemaya aitti. Çünkü böyle doğmuşlardı. Sonradan sinemacı olmadı hiçbiri. Sonları ne olursa olsun, hep birileri tarafından hatırlandılar. Bedeli ölmek bile olsa.

17 Kasım 2011 Perşembe

Koyu çay içerken trenin tünele girmesi ve sıçanlar ( Kısaca laf ola)



Son dönemde iyi korku filmleri çekilmiyor. 2008’de ‘’ya tutarsa’’ mantığıyla yapılan gore filmleri ne hikmetse ‘’tuttu’’. Meğer gezegende kan, dehşet, işkence, kıyım ve vahşet görmek isteyen ne çok insan varmış? Halbuki bu konudaki açlığı bizim ana haber bültenleri çokça doyurur sanıyordum. Demek ki yeterli gelmiyor. Vahşet işleri bakanlığına seslenip ana haber bültenlerine daha fazla dram soslu üçüncü sayfa haberi yerleştirmelerini talep edelim de holivut azıcık mola versin.

Dayanamıyorum benden şişko olanlara. Kıskanıyorum. Hasetimden çatlıyorum. Ofiste çok kilo alanların ağlak seslerini nötrleştiren yeni bir alet icat ettim. Ağlaklar söylenmeye başlar başlamaz devreye giren cihaz otomatik olarak ‘’götünü kaldır da hareket et salak’’ cümlesini saniyede 24 kare hızında beyne işliyor. Beta sürümünden 3 kişi faydasını gördü. Tam lisans için banka hesap numaram : Cayman adaları ,Felipe Ceytano Lopez Martinez Gonzales (Bil bakalım soyadım hangisi) adına açılan  1 nolu hesaba 3.000 dolar yatırmaları gerekiyor.

Akşamları serviste eve dönerken radyoda duyduğum haberlerin silsilesine bayılıyorum. Depremde evleri tepesine yıkılanların haberinin ardından, sevgilisinden ayrılan popçunun ‘’bunalımdan kurtulmak için kendine tek taş yüzük aldığı’’ haberini dayayıp milletin şirazesini kaydırıyorlar. Ağlasak mı gülsek mi derken neyseki servisten inmiş oluyorum.

Son dönem ses görüntü codeclerini çözemeyen sinema sistemimin üreticisine ‘’bana çalışmayan cihazı bir servete mi sattınız yoksa yazılım güncellemesi olacak mı’’ diye sordum, 2 gün sonra kargodan codec çözücü geldi. ‘’Vay bee profesyonel tutuma bak’’ mı demeliyim yoksa ‘’ yıkılmadık ayaktayız al şunu kullan bizi bir daha rahatsız etme’’ mesajımı verdiler anlamadım.

Bundan böyle sıçanlara laf yok. Hayatları zor. Üşütüp hasta olma riskleri tavan yapmış durumda. Yoruldum taksi çevirip bineyim deme şansları yok. Sıçan kelimesi yüzünden herkes 7/24 sıçtıklarını sanıyor. En kötüsü Islak ıslak geziyorlar.

Yağmurda şemsiyesiz (hiç sevmem) çıkıp 1 saat yağmurda ıslanıp sıçana döndüm.
Sıçanlara not : Seviyorum sizi ama evime girmeyin, Ratatouille olsanız tanımam oyarım!!

14 Kasım 2011 Pazartesi

Pazartesi Macerası (otuziki kısım tekmili birden..hissi-cinayi)

Uzun süredir ortalık sessiz sakin. Üs olarak kullandığım işyerinin ikinci katında bulunan ofisimde kurşun kalemimin ucunu kemirerek çevreyi kesiyorum. Kemirince ağzımın için odun kırıntısı doluyor o tadı pek sevmiyorum ama olsun, havalı oluyor. Tütün çiğneyip tüküren Lee Van Cleef gibi ara sıra ağzımın yan tarafından tükürüyorum kısık gözlerle. Bir kaç kez kendi ayakkabıma tükürdüm ama neyseki sünger var.

Haftanın ilk günü üçüncü kurşunkalemim bitmek üzereyken bu manasız sakinliğin içinde bir iş olduğunu hissediyordum. Çaktırmadan hızlıca kalkıp fotokopi makinesinin içine, çöp kovasına, hatta tuvalete bile baktım ama hiç ses seda yoktu. Bayanlar tuvaletinde Afitap kafama topukluyla vurdu ama o sayılmaz. Acımadı kii dedim kaçtım. Mutlaka bişeyler atlıyor olmalıydım. Bu sesszilik hayra alamet değil derken neyi atladığımı buldum! Her sabah üzerinde sek sek oynadığım ofisin girişindeki karolardan sağdan üçüncü seramik karoya basmadan atladığımı farkettim. Gidip bastım ama değişen bişey olmadı. Yarın tam vaktinde basayım bari. Mutlaka bişeyler ters gidiyor olmalıydı. Yoksa pazartesileri böyle sakin olamazdı. En iyisi ultraviyole ışınlarıyla belayı gösteren gözlüklerimi takıp bakmaktı. Süper ötesi gözlüğümü Beter Böcek kırdığı için evdeki 3D gözlüklerden birini alıp gelmiştim işe. Onu da takınca millet fena eğleniyordu ama olsun. Böyle şeyler benim gibi bela savuşturan, kovan, kovalayan, temizleyen hatta silkeleyen, süpüren, olmadı üstüne bir bela daha koyup teklemelemeleyen, hatta tekmelemeyi yanlış yazınca silip yenisi yazmayı akıl edemeyip uzattıkça uzatan biri için bir engel olamazdı. O kadar uzatmıştım ki neyin engel olamayacağını bile unutmuştum.
Gözlüğü takıp çevreye bakındım. Kendi kendime ‘’hadi oğlum Syrakusa, titre ve kendine gel’’ dedim ve titredim. Titreyince bizim müdür de ‘’zemheri zürafası gibi evden çıkarsan titrersin tabii, giysene oğlum ceketilimini’’ dedi. Bunun altında kalamazdım, ceketi diyecektiniz diliniz sürçtü herhalde dedim, o da bana ‘’bu gerzek yazıyı sen yazıyorsun suçu bana atma’’ dedi. İki kez üst üste madara olan 3D gözlüklü titreyen bir bela savuşturan olarak tarihe geçtim.

3D gözlüklerimle Çevreme bakınca bir de ne göreyim?
Kırk haramiler Ali baba’nın altınlarını mağaraya koymasınlarmıı???
Pardon...Öhö öhö.. dün geceden aklımda kalmış, Beter Böceğe anlattığım masal araya karıştı.

Ve nihayet bela karşımdaydı. Gökdelenin camlarını silen görevli elindeki bezi cama sürüyor gibi yapı aslında sürmüyor, çevreyi kesiyordu. Kesin casustu. Paltosunun yakalarını bilem kaldırmıştı. Kasım ayında yağmurlu ve soğuk bir günde yaka kalkmaz var bunda bir iş diye düşündüm, üstelik camcı casus durmadan beni işaret edip tehdiatkar el kol işaretleri yapıyordu. Kolunu yukarı kaldırıp hızla aşağı indirince beni oraya çıkarıp aşağı atmak istediğini anladım. Hemen ayağa fırlayıp 3D gözlüğümü asortik bir hareketle sertçe çıkardım ve gözlük elimden kaçıp sapı yanımdakinin kulağına girdi. ‘’Pardon istemeden oldu bilahare tazmin eder tedbir alırım’’ demeye zamanım olmadığı için derhal cama doğru uçmak isterdim ama daha önceki maceralarımdan hatırladığım kadarıyla bizim camlar kırılmaz camdı. Çarpınca çıkan doank sesi ile üçüncü kez madara olmamak için daha gizli dolambaçlı ve kimselerin bilmediği unutulmuş, unutulmaya yüz tutmuş, hatta ikiyüz bile tutmuş, karanlık, loş, neon ışıksız, örümcek ağlı, içinden ıslıklı rüzgarlar geçen, şeytani ruh yuvası, kurtadamların bolca olduğu dehlizlerden geçerek camcı casusa ulaşacaktım. Gizli dolambaçlı yere hemen girip sıfıra bastım anında inmek üzere hareket etti.

Daha hızlı insin diye asansörde tepindim ama asansördekiler enseme vurup fırça attı. Sıfıra indiğimizde açılan kapıdan hızla fırladım ama hemen önümdeki turnikeyi hesap etmediğimden turnikeye tosladım. Olsundu. Üstünden atlayacaktım ancak üstünden atlama kartımı unuttuğum için milleten kart dilenmek, şaklabanlık yapmak, yanımdaki yarısı yenmiş kaşarlı poğaça karşılığında bi tur geçmek için çok uğraştım ama kimse bana üstünden atlama kartını vermedi. Bön bön yüzüme bakıp tükürük saçarak güldüler. Güvenlik ‘’nörüyon sirikuzu bey nettiriyon’’ diye sormasa halim niceydi. Hemen bi ufak açıp yere çömüp sağ kulağımı elimle kapatıp acıklı bir türkü çığırarak derdimi anlatmaya çalıştım ama gelen geçen ağzıma elma tıkıp önüme bozuk para atarak susturdu beni. Binadan dışarı çıkıp yan tarafa dolandım. Camcı casus elindeki mavi renkli sıvı bulunan şişeyi cama doğru tutuyordu. Kesin camı delen ve içeri zehirli gaz saçan, çılgın bir bilim adamının elinden çıkmış kimyasal bir silahtı. Üstelik diğer elinde de T şeklinde tuhaf bir silah daha tutuyordu.  Tırmanma makinasının yanından cama tırmanmaya çalıştım başaramadım. Uçacak pelerinim de yoktu. Zaten olsaydı da rüzgarda zaptetmesi zor oluyor. Dahası rüzgar buruşuğunu hiç bir ütü açamaz. Evdeki dişi kişi ben bunu ütülemem yettin canıma körolmaysıca diye çemkirdiği için pelerinsiz bela savuşturan olmak daha iyi.
İyisimi binanın köşesine tutunarak tırmanmaktı. Camcı casus ağır çekimde elindeki mavi sıvıyı asortik bir hareketle aşağı atmış, yine ağır çekimle bana dil çıkarmış ve altın kaplamalı dişini göstertmişti. Hava kapalı olduğu için dişi çınnnn diye parlamamıştı. Gitti karizması oh olsun.. Tam yarı yoldayken gözüm saate takıldı. Vakit daralıyordu, hemen işimi bitirmem gerekiyordu çünkü biraz daha geç kalırsam artık çok geç olacak ve yemekhanede bugün çıkan kurufasulyeyi kaçıracaktım. Saatin saniye çubuğunu izlerken acaba Beter Böceğe masalın sonunu anlatmışmıydım yoksa uyuya mı kaldım diye düşünürken titredim ve kendime geldim. Neyseki ceketimi giymiştim ve kimse bana zemheri zürafası diyemeyecekti. Hızla camcı casusun yanına tımandım ve üstünde durduğu salıncağa atladım. ‘’İşin bitti dostum artık kimseye zarar veremeyeceksin alçekkk!!’’ diyerek üstüne atladım. Cebimden çıkardığım nane şekerini de yemeyi akıl ettim neyseki. Panzehir olarak hep nane şekeri kullanırım. Hem kurufasulyeyi soğanla yiyince ağzın kokmuyor azizim. Camcı casus benimle debelenirken salıncağın kenarından düşmek üzereydi. Gerilim artmıştı. İkimizde birbirimize ölümcül darbeler indiriyorduk. Benim atımı yemişti ama ben de boş durmayıp filini piyonla almıştım. Belli ki yeni bir saldırı içindeyken ben de ölümcül çoban matına doğru gidiyordum. Boş anında şah çekip onu köşeye sıkıştırdım ve dünyayı kurtardım. Camcı casus ağlayarak kendini aşağı attı. Ben de mağrur ve dik başlı şekilde dik durarak aşağı düşen camcıya bakıp güzel ve de uzun saçlı kızı kucaklayıp aşağı indirdim. Kız oraya ne ara tırmandı çıktı, ya da hangi süper güçler onu benden daha önce yukarı taşıdı bilmiyorum ama kurtarmadan olmazdı dimi ama.. Şimdi kurtardığım fıstıkla gidip kurufasulye-soğan yiycez.
The Son
Metro- Goldwyn-Mahir



10 Kasım 2011 Perşembe

10(bininci) Kasım

Bayram seyran denen gerzek tatil biter. Hayat normale dönerken bugün Atatürk’ü anıyoruz buruk da olsa. Herşeyin bayat ve anormalleştiği ve bu zırvalığın adına demokrasi ve özgürlük dendiği ve bu demokrasinin benim gözümde tavuğun götünden çıkıp sofraya gelen boklu yumurta kadar değerinin olmadığı ülkede, %90’ı içecek ayranı olmayan ancak Cumhuryet’in içine sıçmayı özgürlük sayan magazin beyinli toplumun ucuz değerlerini bilmem ama ben hala milletin burun kıvırdığı eski coşkulu Cumhuriyet’i seviyorum.

Ben gene pelerini takıp mesaiye devam edecektim ama ilk paragrafın gözümü döndüreceğini bile bile böyle başladım. İçimde yapacak kahramanlık hevesi falan da kalmadı. Neyse başka zaman artık.

4 Kasım 2011 Cuma

Derinlemesine Syrakusa Blog ve Sahibi



Teşir-i nisani, ikibindokuzda frenk mucit Syrakusa tarafından icat edilmiş hain ve gaddar bir neşriyatı umumiidir.
Pistir
Üçüncü Richard’ın teyzesinin sülalesinden gelen sahte bir soylu olduğu bilinir.
Sinsi ve lakırdıyı seven, gece görüşüne haiz bir kedi olduğuna dair lukurdular mevcuttur.
Malumatımızca bilinen tüm ahkamı şahsiyelere gıcık, lakin kendi sureti daha da gıcık bir alameti farikadır.
Her türlü vergi resim ve harçtan muaftır.
İki kez vazgeçmiş ama adam olmamış bir kainat gezginidir.
Şuursuzdur
Geceleri beynindeki hezeyanları yer üstüne su içer, taşa oturur.
Kör gözüne parmak sokmayı sever.
Bilim,sanat ve inzivaya hürmet gösterir.
Mikropludur.
Geceleri uykusunda yürür.
Tembeldir.
Şimdiye dek komşuları tarafından bakılmış beslenmiş, tembelliği inatla huy edinmiş azı dişi çürük, takıntılı erkek türüdür.
Yerçekimine inat giysiler giyer.
Bitlidir suyu sevmez.
En yakın dostu anofel fatma adındaki son derece tehlikeli bir sinektir.
Hayalperest, ipe sapa gelmez neşriyatlar düzen abide-i zırt’tır.
Temel Reis seyrederken Kabasakal’ı tutan gıcıklar takımna üyedir.
Safinaz’ın amca oğludur.
Piliç çevrime dükkanının önündeki kediyi kargoyla Yeni Zellanda’ya gönderip camın önünü sahiplenerek ün yapmıştır.
Dilencilerin önündeki bozuk paraları çalıp yarım ekmek döner alırken görüldüğü olur.
Yakaladığı balıkları ipe dizip bisikletinin arkasına bağlayarak kedileri koşturmayı sever.
Ayakkabısının teki öteki tekinden farklıdır.
Yaz aylarında çocuk parklarındaki salıncaklarda, kışın sarıyer sırtlarındaki tripleks villasında yaşar.
Dengesizdir.
Uzak durmak, topluma geri kazandırılması namümkün kuduzlar kategorisine sokulup bir daha da çıkarmamak icap eder.







Geberten Diyaloglar

Beter Böcek son günlerde cin fikirlerle dolu. Bunun %90’ı dünyayı nasıl havaya uçururum kökenli fikirler. 
Kalan zamanlarda da iksir yapmak, iksiri Atatürk’e verip yurdu düşmanlardan kurtarmak, asansöre binip uzaya gitmek, kırmızı kraliçe’nin beslediği ejderhayla savaşmak ( bunu genellikle tuvaletini yaparken gündeme getiriyor ne hikmetse). Bazen kendisinin robot olduğunu söyleyip ancak jeton atarsak istediğimiz şeyleri yapıyor. Biz annen ve babanız jetonsuz yapsan olmaz mı sorusuna cevap ‘negatif’.

İlk sallanan dişini dikkatle inceleyip yerine yeni dişin nasıl çıkacağını anlamaya çalışıyor.
Sallanan dişim ne olucak?
Yerinden çıkacak yerine yeni bir diş oluşacak.
Kim yapacak?
Vücudun.
Nasıl?
........
*****


Bugün okulda ne yaptınız?
Çok şey.
Mesela?
Yemek yedik.
Başka?
Bir de kurabiye yedik.
Başka?
Meyve suyu içtik.
Başka başka?
O kadar başka bişey yemedik.
 ******
Beter Böcek, Atatürk kim?
İyi biri.
Neden?
Yurdumuzu düşmanlardan kurtardı.
Düşman kim?
Ejderha olabilir.
*******
Saat ne işe yarar baba?
Zamanı gösterir.
Zaman nedir?
........... eeeee, şey işte sabahtan akşama kadar geçen süre.
Güneş batınca nereye gidiyo?
Dünyanın arkasında kalıyor biz göremiyoruz o yüzden hava kararıyor.
Dünyanın arkasında ne var? 
*****
Baba rüya nedir?
Daha kazık bir soru yokmuydu oğlum?
Kazık nedir?
******

2 Kasım 2011 Çarşamba

Baltayı Gömmek ve Pelerin

On günlüğüne ofiste savaş baltalarımızı toprağa gömdük.
Yok yok beş günlüğüne..
Yok üç..
Üç iyidir..

Baltaları gömmeye gömdük ama herkesler hatırlıyor ben hatırlamıyorum nereye gömdüğümü. Tuvalete bile baktım, yok bulamıyorum. Şimdi yeni bir alarm verilse millet paşalar gibi kazıp çıkaracak, kaldığı yerden devam edecek, ben de ‘’kalemim yok kalemim yok sınıfta kaldım haberim yok’’ diye diye dönüp durucam ortalıkta. Sarsaklık kötü bişey.

Bu canhıraş debelenmelere iyi alışmıştım aslında benim için zor görevlerden sonra dinlenme gibi geldi. Her seferinde dünyayı kurtarmak, kötülerin kıçını tekmelemek, çaya şeker atıp erimeyince kaşıkla vurup sıçratmadan parçalamak gibi ancak züper kahramanların üstesinden geleceği işleri yapmaktan sıkılmıştım. Zaten 2012 pelerin modasının açılmasını bekliyorum. Defileye gidip kendime pelerin beğenicem. Gülmeyin züper kahraman aleminin de modası var, demode pelerinle kahramanlık yapınca kurtardığın sarışın üzülüyor. Geçen gün kurtardıklarımdan biri cumartesi pazarından aldığım pelerinimi görünce gazetecilere ‘’beni bu zevzek syrakusa değil simitçi kurtardı’’ diye demeç verdi. Nankör şey. Simitçi de simide zam yapmış yok satıyor. Ünlü oldu sırtımdan tabi..

Bu aralar internetten 3D film indirmeye sardım. Orjinalini ev fiyatına sattıkları için mecburen netten indirip öyle izliyorum. Bilenler bilir, Cılark Kent gibi kimliğimi gizlemek için gözlük takıyorum. Yoksa 3,5 miyop, 1,5 astigmatlı olduğumdan değil valla. Kedi gibi görürüm, gözlerimi kısıp ufku tararken uçan sineğin uçmayı öğrenme yılını bile okurum üstünden. Ama madem gözlüğü takıyorum bari görmüyormuş, miyopmuş, gözlerimin merceği , kapakların şaftı kaymış gibi yapayım diye takıyorum. Yoksa kediler parslar pumalar gibi görürüm billa. 3D filmi gözlükle izlerken diğer gözlüğün üstüne takıyorum yoksa kimliğim açığa çıkabilir. Verdikler 3D gözlükler de rengarenk, geçen akşam sarı olanını taktım ve diğer gözlükle üstüste binince Beter Böcek ‘’anneeeee evde uzaylı bişey var süpürgeyle geeelll’’ diye bağırdı. Oğlum ben babanım diye anlatana kadar üç tekme, dört ısırık yedim, arkadan yetişen dişi kişi de ‘’ ooğlumdan uzak dur körolmayasıca uzaylı sapık’’ diye bağırıp süpürgeyi kafamda parçaladı. Normalde FBI CIA aranıp çağrılır, siyah giyen adamlar olaya el koyar ama bizimkiler kendi imkanlarıyla çözdüler işi. O değil de ceza olarak süpürgenin üstüne kereviz yedirilirmi azizim! Süpürge sapını ye daha iyi. Dişi kişiye ‘’makarna yok mu’’ diye sordum ama vermedi. Oğlumuzu bu denli korkutan bir uzaylı zevzek olarak kereviz bana yetermiş. Kırk yılda bir 3D film izleyelim dedik yemediğimiz kalmadı. Teknoloci düşmanı şeyler nolucak!

Bu yazıyı az sonra gideceğim görevden önce yazayım dedim. Bu kadar rehavet bana göre değil. Artık baltayı bulana dek yine sıkıcı imkansız görevler, namümkün işlere geri dönüyorum. Dünyanın bana ihtiyacı var. Baltayı bulma görevini stajyere verdim, sarı 3D gözlüğü de tamirciye. Bu akşam yeşil olanını takıcam. Umarım bu kez kafamda oklava kırıp üstüne ıspanak yedirmezler. Beni çağırıyorlar bana müsaade kalorifer dairesinde hamam böceği görmüşler, şekil değiştiren uzaylı olabilir. Gidip yok edeyim de gezegen rahat bir nefes alsın.